Ölümünün 50. Yıldönümünde
Şostakoviç’i Yeniden Düşünmek

20 Yıl Önce Şostakoviç: Bir Değerlendirme
Büyük Rus besteci Dimitri Şostakoviç, 25 Eylül 1906 günü doğmuş, 9 Ağustos 1975 günü ise dünyamıza veda etmişti. 2006 yılında, sanatçının doğumunun 100. yılı münasebetiyle iki yazım yayınlanmıştı. Bunlardan Andante dergisinde yayınlanan Unutulmaz Şostakoviç Yorumcuları başlıklı yazıda, bestecinin eserleri ile önemli yorumcularını değerlendirmiştim. (1) Radikal İki’de yayınlanan Müzik, Siyaset ve İnsanlık Durumları: Doğumunun Yüzüncü Yılında Dimitri Şostakoviç Üzerine Çeşitlemeler başlıklı yazıda ise müzik dünyasındaki Şostakoviç imajı ve bunun zaman içerisinde uğradığı değişimler üzerindeki düşüncelerimi ifade etmiştim. (2) Aradan geçen neredeyse 20 yılda, müzik dünyasının Şostakoviç algısında önemli değişimler yaşandı. Ölümünün 50. yıldönümü, Şostakoviç’i anmak ve bu değişimleri değerlendirmek için uygun bir zaman. Bu yeni yazımda, bu değerlendirmeyi yaparken, ölüm yıldönümünde Şostakoviç’i anmanın en güzel yolunun onun eserlerini dinlemek olduğu düşüncesiyle, okurlarımız için bu eserlerden dinlenmesini önerdiğim küçük bir seçki de sunuyorum. Diğer taraftan, bireysel anma sürecimin bir parçası olarak TRT Radyo-3’te Yorumlar Yorumcular’ın birkaç programını da Şostakoviç’e ayırıyor ve seçtiğim eserlerini müzikseverlerle paylaşıyorum.
Öncelikle, 20 yıl önce yaptığım değerlendirmeleri en genel çizgileriyle özetleyeyim: Şostakoviç, müzik dünyasında üzerinde en çok konuşulan bestecilerden biridir. Ancak, onun müziğiyle sınırlı kalmayan tartışmalar; sanatçı özgürlüğüne, sosyalizme, Sovyet rejimine, Stalin’e kadar uzanıyor. Şostakoviç yaşadığı dönemde, Sovyet rejiminin başarısını temsil eden politik bir simge gibiydi. Buna karşılık o, aynı dönemlerde batılı müzik çevreleri tarafından 20. yüzyılın öncü müzik akımlarına kapalı, deyim yerindeyse muhafazakâr bir besteci olarak değerlendirilir, Sovyet sanat anlayışının bir simgesi olarak görülürdü.
Kuşkusuz ki, bütün bu değerlendirmelerin arkasında, zaman zaman karşı çıkışları olmakla birlikte, Sovyet rejiminin baskılarına boyun eğmiş, müesses nizamla ve onun sanat anlayışıyla uzlaşmış bir Şostakoviç resmi vardı. Böylece, dönemin soğuk savaş koşullarında, Şostakoviç’in şahsında Sovyet rejimi de eleştirilmiş oluyordu.
Zamanla başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist ülkeler radikal bir dönüşüm geçirirken, geçmiş de yeni baştan yorumlanıp yazılmaya başlandı. Kadim Sovyet rejimiyle Şostakoviç’in tarihsel birlikteliklerine son verildi ve batıdaki Şostakoviç imajı büyük ölçüde değişime uğradı. Tarih tekrar yazılırken, Şostakoviç’e atfedilen rol de değişmişti. O artık, şöyle ya da böyle, Sovyet rejiminin uygulamalarından acı çeken bir insandı. İçinde yaşadığı koşullarda dışavurum yolları kapalı olduğu için, bu acısını da ironik biçimde eserlerine yansıtmıştı. Müzik dünyası, Şostakoviç’in eserlerini tekrar tekrar değerlendirmeye ve içlerinde düzene karşı ironiler keşfetmeye başladı. Bütün bu tartışmalarda, Şostakoviç bu defa düzene karşı bir figür olarak simgeleştirilmekte; müziği de onun ironilerini ifade eden taşıyıcılar olarak araçsallaştırılırken, aynı zamanda geri plâna itilmiş olmaktaydı. Tıpkı düzenin bir figürü olarak simgeleştirildiği dönemdeki gibi. Şostakoviç özlediği ve hak ettiği özgürlüğe bu defa da kavuşamamıştı.
Peki, Şostakoviç aslında nerede duruyordu ve Sovyet rejimiyle ilişkisi nasıldı? O bir “gönülsüz devrimci” miydi? Yoksa, rejimle ilişkisi, moda deyimiyle “Stockholm sendromu” olarak nitelenebilir miydi? Sanıyoruz ki, Şostakoviç açısından böyle içselleştirilmiş bir esaret söz konusu değildi. Zaman zaman yönetimle sorunları olmasına, birkaç defa gözden düşüp sonra itibarı iade edilmiş olmasına karşın, Şostakoviç içinde yaşadığı toplumun ve düzenin bir ürünü ve onunla tümüyle bütünleşmese de, bir parçasıydı. O düzenin içine doğmuş, onun içinde gelişmiş, onun kurumlarında üst düzeyde görevler almış, onun maddi-manevi nimetlerinden yararlanmıştı. Şostakoviç’e ülkesinin en büyük ödülleri verilmiş, eserleri batıdaki meslektaşlarına nasip olmayacak koşullarda seslendirilmiş ve kayda alınmıştı. Kendisinin pragmatik bir insan olduğu, yani “nabza göre şerbet verme” gibi bir huyunun bulunduğu da biliniyor. Bütün bu koşullarda, sanıyoruz ki Şostakoviç’in müesses nizama karşı olmasının maddi ve manevi koşulları oluşmaz. Ancak, onun bir sanatçı olarak, parçası olduğu müesses nizam içerisinde, zaman zaman kendisine ve sanatına da yönelen uygulamalardan derin acı duyduğunda kuşku yoktur.
Yazımın ana fikri, sanıyorum ki şu cümlelerimde ifadesini bulmuştu: “Kuşkusuz ki, bir besteciyi ve eserlerini kendilerini kuşatan toplumsal-kültürel ortamdan ve bunun önemli bir öğesi olarak siyasetten bağımsız bir biçimde anlamlandırmak mümkün değil. Bu Şostakoviç için özellikle böyle. Ancak bu ilişkileri, pozitif ya da negatif, ama doğru olmayan yüklemelerle kurmak, bunu yaparken de bestecinin sanatını ve eserlerini arka plâna itmek çok doğru olmamalı.”
20 Yıl Sonra Şostakoviç: Bir Yeniden Değerlendirme
Bu yazımdan sonra geçen yaklaşık 20 yılda dünya siyasî açıdan büyük değişim gösterdi ve bu değişim doğallıkla kültüre, sanata da yansıdı. Müzik de değişik boyutları itibariyle bu değişimden payını alırken, Şostakoviç algılarındaki değişim de büyük oldu. Aradan geçen zamanda, dünya bu kadar değişip, sosyalizm bu dünyanın reel bir gerçekliği olmaktan çıkıp, Sovyetler Birliği döneminden uzaklaşıldıkça ve Stalin dönemi politikaları giderek daha da geride kaldıkça; bu döneme ilişkin tartışmalar da giderek azalmaya, etkisini yitirmeye başladı. Bunun sonuçlarından biri de müzik kamuoyundaki Şostakoviç algılarının da bu etkilerden nispeten uzaklaşması oldu. Şöyle ifade edelim, Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı tarihte doğan insanlar artık 35 yaşında ve eski dönemin koşulları onlar için artık önceki kuşaklar kadar anlam ifade etmiyor. Bu süreçlerin Şostakoviç üzerine etkisi iki yönlü oldu. Birincisi, Şostakoviç’e yönelik ilgi nispeten azaldı ve besteci daha az konuşulup tartışılmaya başlandı. Müzik dünyasındaki popülaritesi nispeten azalırken, eserlerinin de eski dönemlere göre nispeten daha az seslendirildiği ve daha az kayda alındığı gözleniyor ve bu eğilimin devam edeceği düşüncesindeyim. (3) Müziği de bir taraftan daha az tartışılırken, diğer taraftan da eski tarz doğru-yanlış politik yüklemelerden nispeten uzaklaştı. Yani Şostakoviç ve eserleri giderek daha fazla salt müzikal düzeyde değerlendirilmeye başlandı. Bu, bestecinin müziğinin marûz kaldığı siyasî yüklemelerin ve bunlara dayalı tepkilerin azalması anlamında olumlu bir gelişme ama bu yüklemelerin etkisini yitirdiği de söylenemez. Bir örnek verecek olursak, ünlü Estonyalı şef Paavo Järvi, Şostakoviç’in 1952 tarihli ve orijinal ismi “Parti İçin Kantat” olan Güneş Anayurdumuz Üzerinde Parlıyor başlıklı kantatını 2011 yılında ülkesinde bir konserde seslendirdikten sonra, Stalin yanlısı eserleri seslendirdiği gerekçesiyle basında ağır biçimde eleştirilmiş ve ölüm tehditleri aldığı için bir koruma tutmak zorunda kalmıştı. (4)
Bu bağlamda Şostakoviç’i ve eserlerini bekleyen potansiyel bir tehlikenin varlığından da söz etmek isterim. Bu da eserlerinin; müziğini kuşatan, onlardan bir bölümüne esin kaynağı olan, zaman zaman onlara ithaf edilen siyasal-toplumsal olgularla bağlantısının zayıflamasıdır. Evet, Şostakoviç’in müziğinin yanlış siyasî yüklemelerle anlamlandırılmaya çalışılması, bunların müziğin kendisinin önüne geçmesi yanlıştı, ama eserleri üzerinde etkili olan bu olguların yok kabul edilmesi ya da unutulması da bir başka yanlışlık olacaktır. Örneğin, Lenin’e ve Ekim Devrimi’ne övgüler içeren Ekim’e alt başlıklı, orkestra ve koro için 2 numaralı senfonisi; işçi sınıfı mücadelesini vurgulayan 1 Mayıs alt başlıklı, orkestra ve koro için 3 numaralı senfonisi; İkinci Dünya Savaşı sırasında kuşatma altındaki Leningrad kentinde yazılan 7 numaralı “Leningrad Senfonisi”; 1917 Yılı başlıklı ve Lenin’in anısına ithaf edilen 12 numaralı senfonisi; büyük Rus şair Yevgeni Yevtuşenko’nun toplumsal eleştiriler içeren şiirleri üzerine bestelenen ve İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazilerin yerli işbirlikçilerle birlikte Ukrayna’da Babi Yar’da yaptığı Yahudi katliamını konu alan aynı adlı bir bölüme de sahip olan, orkestra, solist ve koro için Babi Yar alt başlıklı 13 numaralı senfonisi; toplumsal içerik ve bağlamlarından soyutlanırsa, bu da Şostakoviç’e önceki kadar büyük bir başka haksızlık olmaz mı? Aynı bağlamda, bestecinin Berlin’in Düşüşü ve Karl Marx adlı film müzikleri ile daha nice eserleri bulunuyor. İçerdiği siyasî-toplumsal izdüşümleri nedeniyle, Şostakoviç’in eserleri her zaman farklı değerlendirmelere ve tartışmalara açık olacak gibi görünüyor. Bu son derece doğal. Ancak kanımızca önemli olan, bu tartışmaların yapılması değil, yanlış yükleme ve önyargılardan mümkün olduğu kadar uzaklaşılarak, ağırlığın müziği üzerinde olması; eserlerindeki izdüşümlerinin de tarihsel gerçekliğin zamanda ve müzikte bıraktığı yansımalar olarak kabul edilmesidir. Sonuçta Şostakoviç 20. yüzyılın önemli bestecilerinden biri ve bunlar da aynı yüzyılın önemli olgularıdır. Ümit edelim ki zaman içerisinde sapmalar ve önyargılar minimuma insin ve gelecekte Şostakoviç’i gerçek değerini bulmuş müziğiyle daha da sağlıklı bir biçimde anlama ve değerlendirme olanağına kavuşalım.

Şostakoviç: Eserler, Kayıtlar ve Dinleme Önerileri
Şostakoviç, üretken bir besteciydi. Dünya ölçeğinde birçok ülke itibariyle sanatçının eserlerinin yayın hakkına sahip olan Boosey & Hawkes’ın devâsâ Şostakoviç eserleri kataloğunda, bestecinin opus numarası almış 147 eseri yer alıyor. Alan ve tür olarak da zengin olan bu eserler; oda müziğinden solo çalgı için eserlere, senfoniden konçertoya, operadan diğer vokal eserlere ve film müziklerine kadar geniş bir alana yayılıyor. Bu eserlerin değişik dönemlerde çeşitli sanatçılar tarafından yapılan ve değişik firmalar tarafından yayınlanan çok sayıda kaydı bulunuyor. Buna karşılık, bugüne kadar bu eserlerin toplu bir kaydının gerçekleştirilmemiş olmasını büyük bir eksiklik olarak görüyoruz. En iyi Şostakoviç icralarını kataloğunda bulunduran Rus plâk firması Melodiya’nın, Sovyetler Birliği döneminde yapmadığı bu kayıtları bundan sonra yapması ise olası görünmüyor, hele de müzik endüstrisinin içinde bulunduğu kriz koşullarında. Bu toplu kayıtların yapılmaması, elbette Şostakoviç’in bazı eserlerinin kayıtlarının olmadığı anlamına da geliyor ve üzücü. Bu koşullar altında, bestecinin eserlerinden yapılan tama en yakın derleme, Brilliant Classics’in 2012’de yayınladığı 51 CD’lik Şostakoviç Edisyonu. Ancak, bu edisyonda Şostakoviç’in eserlerinin büyük bölümü yer alsa da, tümü bulunmuyor. Değişik firmaların kataloglarındaki kayıtlardan bir derleme niteliğinde olan edisyondaki icraların kalitesi de değişken; çok iyi icraların yanında, vasat icralar da hiç az değil.

Biz bu yazımızda Şostakoviç’in eserlerini değerlendirirken, sizinle en değerli gördüğümüz kayıtları, yayınlayan firma isimlerini de belirterek paylaşacağız. (5) Bu kayıtları yapan sanatçılar, Şostakoviç’in yaşamı boyunca yakın sanatsal ve insanî ilişkiler içinde olduğu, birçok eserinin doğuşuna tanıklık etmiş ve ilk seslendirilişlerini yapmış kişilerdir. Şostakoviç’in eserlerinin hazırlık aşamasında görüşlerini aldığı ve bazı eserlerini kendilerine ithaf ettiği bu sanatçılar, eserleri yaşamları boyunca defalarca seslendirmiş ve kayda almışlardır.

Bestecinin tüm eserleri içinde, bazıları diğerlerine göre daha ön plâna çıkıyor. Bunların başında, Şostakoviç’in sanat yaşamı boyunca bestelemiş olduğu 15 senfonisi geliyor. Bestecisini 20. yüzyılın en önemli senfoni ustalarından biri kılan bu senfonilerin bir bölümü, az önce belirttiğimiz toplumsal bağlamları ve yazıldıkları dönemi yansıtan isim ve içerikleriyle de belirginleşiyorlar. Bestecinin 15 senfonisinin Rus ve batılı orkestra şefleri tarafından yapılmış çok sayıda toplu ve tekil kaydı bulunuyor.

Bunlar arasında, senfonilerden 6’sının ilk seslendirilişlerini de yapmış olan büyük Rus şef Yevgeni Mravinsky’nin 8 senfoniden yaptığı kayıtlar bence emsâlsizdir (Melodiya). Senfonilerin toplu kayıtları arasında ise Kirill Kondraşin’in Moskova Filarmoni Orkestrası ile yaptığı kayıtları diğerlerine tercih ediyorum (Melodiya).

Bestecinin eserleri arasında dikkat çeken ikinci önemli bir grup ise yaylı çalgılar dörtlüleridir. Şostakoviç’in yaşadığı sancılı ortamdan kaçıp sığındığı kendi iç dünyasını yansıttığı savunulan 15 dörtlüyü besteci 1938-1974 yılları arasında bestelemiştir. Şostakoviç’in bu eserlerden bazılarını kendilerine ithaf ettiği ve 13’ünün ilk seslendirilişlerini de yapmış olan Beethoven Dörtlüsü’nün kayıtları (Melodiya, Doremi) ile gene önemli bir Rus grup olan Borodin Dörtlüsü’nün kayıtlarını öncelikle öneriyorum (Melodiya).

Bestecinin piyano eserleri arasında Op. 87 dizisindeki 24 prelüd ve füg ile iki piyano konçertosu öne çıkıyor. Şostakoviç, başeserleri arasında yer alan Prelüd ve Fügleri, genç Rus kadın piyanist Tatyana Nikolayeva’nın Bach’ın İyi Düzenlenmiş Klavye başlıklı eserinin yorumundan esinlenerek bestelemiş ve eserin ilk seslendirilişi de 1952’de Nikolayeva tarafından yapılmıştı. Eserin çok sayıda icrası arasında, Nikolayeva’yı ve onun üç kaydı arasında da 1987 kaydını öneriyoruz (Melodiya). Prelüd ve füglerin tamamını değil de, bir bölümünü kayda alan sanatçılar arasında ise bestecinin kendisi yanında (Warner), Sviatoslav Richter (Decca) ve Emil Gilels’in kayıtlarını öneriyoruz (Testament). Şostakoviç’in iki piyano konçertosunda ise çok iyi bir piyanist olan sanatçının kendi kayıtlarını öneriyoruz (Warner).

Şostakoviç’in iki keman konçertosu için ise David Oistrakh’tan başka bir kemancı düşünmeye bile gerek yok; sanatçının her ikisi de kendisine ithaf edilen konçertolardan yaptığı kayıtlar tek kelimeyle emsâlsiz. Oistrakh’a bu kayıtlarda iki büyük Şostakoviç şefi, Mravinsky ve Kondraşin yönetimindeki orkestralar eşlik ediyor (Melodiya). Şostakoviç’in büyük Rus çellist Mstislav Rostropoviç’e ithaf ettiği iki viyolonsel konçertosunun sanatçı tarafından yapılan kayıtları da emsâlsiz (Warner).
Şostakoviç’in viyolonsel sonatında ise ona piyanoyla besteci kendisi eşlik ediyor. Bestecinin en ünlü operası Mtsensk’li Lady Macbeth’in en iyi kaydında ise Rostropoviç’i bu defa orkestra şefi kimliğiyle görüyoruz (Warner).
Şostakoviç’in eserlerinden önerdiğimiz kısa listenin müzikseverlere faydalı olmasını diliyoruz ama kendilerine bu eserlerle ve kayıtlarla yetinmemelerini ve bestecinin değişik türlerdeki diğer eserleri ile değişik yorumlarını dinlemelerini de salık veriyoruz. Nihayetinde, zaman içerisinde kendisi hakkındaki algılar ne kadar değişime uğrarsa uğrasın, Şostakoviç 20. yüzyılın büyük bestecilerinden biridir. Müzik tarihine, insanlık kültürüne ve yaşamlarımıza kattığınız güzellikler için teşekkürlerimizle Dimitri Dimitriyeviç Şostakoviç, huzur içinde uyuyun…
Ahmet Makal
2 Ağustos 2025, Ankara
- Andante, Yıl: 4, Sayı: 24, Eylül-Ekim 2006, ss. 102-105.
- Radikal İki, 24 Eylül 2006. Her iki yazı, Besteciden Yorumcuya – Kısık Ateşte Demlenen Müzik Yazıları başlıklı kitabımızda da yer almaktadır; İmge Yayınları, 2024.
- Ölümünün 50. yıldönümü vesilesiyle yeni Şostakoviç kayıtları artış göstermişse de, bunun genel eğilimi bozmadığı kanısındayım. Yeni kayıtlar arasında, Letonya’lı orkestra şefi Andris Nelsons’un Boston Senfoni Orkestrası ile kaydettiği ve Deutsche Grammophon tarafından 19 CD olarak yayınlanan devâsâ Şostakoviç setini özellikle belirtmek isterim. Sette, bestecinin tüm senfonileri ve konçertoları ile Lady Macbeth operasının kayıtları yer alıyor.
- Bu olay konusunda geniş bilgi ve Jarvi’nin görüşlerini de içeren değerlendirmeler için bakınız, Hannah Ellis-Petersen, Putting the Stalin in Shostakovich: pro-Soviet cantatas cause outrage, The Guardian, 15 Mayıs 2015.
- Şostakoviç’in eserleri ve kayıtları konusunda kapsamlı bilgi ve değerlendirmeler için, Unutulmaz Şostakoviç Yorumcuları yazımıza bakılabilir; a.g.e.


























