Viyana Filarmoni Orkestrası’nın Yeni Yıl 2026 konserini televizyondan izledim. Hans Christian Lumbye’in “Københavns Jernbane-Damp / Kopenhag Buharlı Treni” adlı eserini dinlerken geride bıraktığımız yılın ortalarında Ege bölgesindeki sekiz gün süren tren yolculuğumuz aklıma geldi. Eşim Ümit ile birlikte kentler arasında bölgesel trenleri kullanarak yaptığımız bir geziydi bu. Manisa - İzmir arasında trenle yolcu ve yük taşımacılığını 160 yıllık geçmişini görmek istemiştik. Demiryolcu çocuklarının böyle garip zaafları her zaman hoş karşılanırdı.

Bilindiği gibi, Hans Christian Lumbye eserini 26 Haziran 1847'de Kopenhag-Roskilde istasyonları arasında Danimarka Krallığı'nda demiryolu taşımacılığının başlangıcı anısına bestelemişti. Eser ilk kez hattın açılışının üçüncü günü Kopenhag'daki Tivoli Bahçeleri'nde seslendirilmişti.
Dokuz farklı trenle, toplam sekiz günlük gezimize mayıs ayının son günlerinde başladık. Gerçi bildiğim kadarıyla Anadolu topraklarında demiryolculuğun başlaması anısına bestelenmiş bir müzik eseri yoktu ama meraklısını o günlere götüren gazeteci izlenimlerine erişmek mümkündü.
Servet-i Fünun Dergisi’nin kurucusu Ahmet İhsan (Tokgöz) Bey 1892 yılında Eskişehir’e trenle gidiş serüvenini dergisindeki dizi yazısında anlatmıştı. Dr. Ali Okumuş’un yazı dizisinden yararlanarak hazırladığı makaleyi birkaç yıl önce okumuştum. Ahmet İhsan Bey, yolculuğuna hattın açılışının ikinci ayında başlamış ve Haydarpaşa’dan Eskişehir’e 14 saatte ulaşmıştı. Eskişehir’de trenden indi.
Bir gece kentte konakladı. Ertesi sabah, o yıllarda ilçe merkezi olan Eskişehir’den Kaymakam Hayri Bey ile Ankara yönüne doğru trenle yola çıktı ve 32 kilometrelik yolu 1,5 saatte ulaştıkları son istasyon Alpu’ya geldi. Ahmet İhsan Bey yolun yapımı hakkında bilgi aldı, sonra da Eskişehir’e döndü.
Ankara’ya demiryolunun ulaşmasına altı aylık bir süre kalmıştı ve Ankara istasyonunun açılışı da Servet-i Fünun Dergisi’nin 94. sayısının ilk sayfasını süsleyecekti. Ankara Valisi Abidin Paşa, demiryolunun kente gelişi dolayısıyla görkemli bir tören düzenledi.
O günlerde Ankara’da bulunan Tiyatrocu Ahmet Fehim Bey, Kocamanoğlu Tiyatrosu’nu kiralamış, beraberindeki sanatçılarla burayı işletiyordu. Vali Abidin Paşa aynı zamanda çizgi ustası olan Ahmet Fehim Bey’i çağırdı. Sonrasını sanatçı hatıratında şöyle anlattı:
“[Vali Bey ile] zaten aram çok iyiydi. Tren yolundan görülen kale duvarına büyük boy arma yapmamı söyledi. ...Aşağıdan yukarı, kırk metre kare üzerinde, büyük bir Osmanlı devleti arması yaptım. Renkler çok kuvvetli idi. Uzaktan göze çarpıyordu.”
Vali, ilk gelecek treni karşılamak için şehirde yapılacak süsleme ve takların uygun yerlere konulması için de Ahmet Fehim Bey’i görevlendirdi. Böylece kent “cennete” çevrilmişti. Tiyatroda sahneye çıkan on kişilik Macar grubu da karşılama töreninin orkestrası oldu. Bu da eğlenceli bir açılış töreni için yeterliydi. İlk tren 27 Kasım 1892 günü Ankara’ya ulaştı.
Ankara’ya trenin geldiği gün çekilen fotoğraflar da Servet-i Fünün’un 94. sayısının kapağında yerini buldu. Fotoğraflar Ankara vilayet mektupçusu Rükneddin Efendi tarafından dergiye gönderilmiş, trenin Ankara’ya varışını önemseyen dergi sahibi yazar Ahmet İhsan Bey, o zamanki baskı tekniğine uygun “klişe” hazırlanması için Viyana’ya ulaştırmıştı. Yazar, bu “resimli gazetecilik vazifesini hakkiyle ifa etmiş olma” öyküsünü de dergi okurlarına aktarmayı ihmal etmedi.
Ahmet İhsan Bey, bu kez Temmuz 1893’te Alpu’dan ötesine de gitti. Kendi ifadesiyle, “Haydarpaşa’dan müteharrik [hareket eden] odalar içinde seyahat ederek” Ankara’yı gördü. Yolculuk bir günden fazla sürmüştü. Çünkü tren gece yola devam edemiyordu, mola veriyordu. Bu molaya ilişkin bilgiyi de Refik Halit Karay Üç Nesil – Üç Hayat eserinden öğrenebiliyoruz:
“Bu devirde bütün Anadolu için her gün, sabahları, Haydarpaşa’dan bir tek tren kalkıyor ve banliyö istasyonlarına uğrayarak ağır ağır, gacur gucur, akşama geç vakit ancak Eskişehir’e varabiliyor. Oraya varınca bütün yolcular inmeye ve geceyi vagonlardan başka bir yerde geçirmeye mecburdular. Paralılar Alman kadının işlettiği otele gider, parasızlar civardaki hamama.”

Ankara’nın artık tarihi sıfatını hak etmiş tren garında İzmir istikametine hareketimizden 3,5 saat sonra Eskişehir’e ulaştık, tabii ki “Alman kadının işlettiği otele” gitmeyi aklımızdan bile geçirmedik, yataklı vagonumuzda uyumayı tercih ettik. İlk trenin 12 Mayıs 1912’de törenle karşılandığı Balıkesir’e geldiğimizde gün doğmuştu bile. Yolculuğumuza kenti gezmek üzere Manisa’da bir gün ara verdik. İzmir’den ilk trenin 10 Ekim 1865 günü ulaştığı Manisa İstasyonu halen her gün 22 yolcu trenine hizmet sunuyordu.
İkinci gün 160 yıllık tren hattının ilerleyen yıllarda ulaştığı Uşak’a doğru giderken bu kez, 12 Eylül 1897 Pazar günü İzmir Basmane İstasyonu’ndan özel olarak hazırlanan trene binen meslektaşımın İzmir Gazetesi’ndeki “Kasaba Demiryolu Yahut Nûr İçinde Bir Cevelan (Dolaşma)” başlıklı yazısını bir kez daha okudum. Yazıyı Türk alfabesiyle günümüz okurlarına kazandıran Prof. Dr. Arif Kolay’ın Anadolu’da İşletmeye Açılan İlk Demiryolu kitabından başka bilgiler de edinme fırsatı buldum.
20 Eylül 1897’de İzmir Gazetesi’nde yayımlanan yazıda, “Uşak hattı üzerindeki inşaatın pek büyük ve şayan-ı ehemmiyet (önemli) olduğu zaten haber verilmiş ve yol üzerinde 20 kadar tünel ve birkaç büyük köprü olduğu söylenmiş olduğundan trende bulunan davetliler bunları görmek için sabırsızlanıyorlardı” bilgisi aktarılıyordu.

Uşak hattındaki tüneller, Ahmet İhsan Bey’in geçtiği Bilecik’tekilerden kısaydı ama Ege bölgesi için daha ilgi çekiciydi. Aynı yazıda, “Ovanın her tarafı her dem bahar halinde bulunan zümrüt gibi palamut ağaçlarıyla” süslendiği anlatılıyordu. Aynı yolda bağları bitirip meşe palamutlarının bulunduğu bölgeye girdiğimizde, mayıs ayının son günüydü ve bir çok ağacın ömrünün son demlerine gelmiş olduğunu üzüntüyle gördük.

Uşak’a yaklaşırken 125 yılı aşkın geçmişi olan istasyon binalarının yolcularına hizmet sunuyor olmasını görmenin hazına vardık. Bunlardan İnay adını taşıyan istasyon Roma antik kentlerinden Blaundus’a günümüzdeki karayolu bağlantısıyla 11 kilometre uzaklıktaydı ve 4-5 evin bulunduğu bir mezra idi. Tıpkı Sart istasyonu gibi önemli arkeolojik bir bölgeden tarihi eserleri taşıyabilmek için büyük kolaylık sağlayıcı rolü vardı. Sardes antik kenti ile Sart tren istasyonu arasında sadece bir kilometrelik bir uzaklık bulunuyordu.

Bu kazı alanlarından ve diğerlerinden çıkarılan, yurtdışına götürülememiş eserler Uşak tren garına komşu Müze’de ziyaretçilerini bekliyordu. Makinistimizin dinlenme süresi içinde biz de müzeyi gezdik. Denizden 890 metre yükseklikteki Uşak’tan 70 metre rakımlı Manisa’ya dönmek üzere trende yerimizi aldık. Dönüş yolunda onarılmış istasyon binaların bir bölümünün fotoğrafını çektim. İki yıl önce Denizli’nin Çivril ilçesinin terk edilmiş istasyonundaki yemekli vagon ve lokomotifi gördüğümde anki hüznü bu kez yaşamadım.

Gezimiz, bir sonraki gün 25 Ekim 1866 yapımı Basmane garından kalkan ve Ege’nin yine tarihi yolcu ve yük taşıma hatlarından biri olan Torbalı – Selçuk – Aydın – Denizli hattından duraklayarak, Afyon – Kütahya – Eskişehir – Ankara dönüş yoluna doğru devam etti.
Yapımının üzerinden bir buçuk yüzyıldan fazla zaman geçen bu hatlar Kurtuluş savaşı boyunca Kuvayı Milliye’ye de hizmet verdi. O yılları anan Atilla İlhan’ın şu dizeleri belleklerde yer etti:
nihavent bir şarkı bekliyorum
izmir'in işgal edildiği gün
ıslıksız dudaklarımdan alıp götürdüğün
hangi sırılsıklam marşandiz katarıyla kim bilir
hangi ingiliz devriyesinden kaçırarak
kuvayı milliye çetelerine götürdüğün
o nihavent şarkıyı bekliyorum
biraz şuh
biraz mahsun
biraz çıplak
benden konuşuyor o şarkı
biliyorum
Vecdi Seviğ
3 Ocak 2026, Ankara





























