Dünya 1945’te geride bıraktığı altı yıla göre daha umutlu yeni yıl kutlamasına hazırlanıyordu. Refik Halit Karay’ın 1944 yılının son günü yayımlanan makalesinde vurguladığı gibi “Altı yıldan beri sürüp giren harp... bütün gecelere tüy dikmişti.” 1945 sonbaharında savaş sona erdi. Böylece güzel yemeğe düşkünlüğüyle tanınmış şairlerimizden Ahmet Haşim’in, çok önceleri, 12 Aralık 1928 günü İkdam Gazetesi’ndeki yazısında tahmin ettiği gibi ülkemizde de “Mahiyet itibariyle dinî olmayan bu bayram, milâdî senenin tarafımızdan kabulüyle bizde de teessüs etmeye [yerleşmeye]” başladı.
27 Mayıs 1935’te TBMM “her yıl birinci kânunun [Aralık] 31 nci günü öğleden sonra ve ikinci kânunun [Ocak] birinci gününü” yılbaşı tatili olarak kabul eden “Ulusal Bayram ve Genel Tatil Günleri Hakkında Kanun” tasarısını kabul etti. Kanun metninde aylar o zaman anılan adlarıyla kullanılıyordu ama Türk dilinin sadeleştirilmesi akımları yasanın adını etkilemişti.
Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra yılbaşı kutlamaları yaygınlaşırken II. Dünya Savaşı’nın kasvetli günleri geldi. Türkiye savaşa girmemiş ama savaştan çok çekmişti. Henüz yeni yıl kutlaması yaygınlaşmamıştı. Bunun istisnası Ankara başta olmak üzere bazı kentlerde düzenlenen yarı resmi balolardı. Eğlence yerleri ve lokantalarda neler yapılacağı ise belirsizliklerle doluydu. Dönemin deneyimli İstanbul Belediye Başkanı Dr. Lütfi Kırdar’ın talimatıyla 1945 yılının son akşamı uygulanacak kurallar gazete ilanlarıyla işyerlerine ve halka duyuruldu.
Buna göre, “yalnız lüks ve birinci sınıf müesseseler” beş kişilik müzik heyeti bulundurmak şartıyla, Belediyeden izin alarak yılbaşı gecesi için özel fiyat tarifesi uygulayabileceklerdi. Bu durumda kişi başına fiyat lüks yerlerde 8 lirayı, birinci sınıf yerlerde de 5 lirayı geçemeyecekti. İçki fiyatları ise normal günlerdekinin yüzde 30’undan fazla olamayacaktı. Diğer lokantalarda her zamanki fiyat uygulanacaktı.
Gazinolar buna göre hazırlıklarını yaptılar, müşterilerine programlarını duyurdular. O dönemde bu tür bilgileri geniş kitlelere ulaştırmanın en emin yolu gazetelerdi. İstanbul’da sınırlı bir radyo yayını vardı ama kentte radyo dinleyenlerin sayısı gazete okurlarından daha azdı.

Yesârî Âsım Arsoy, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Udî Nevres, Musa Süreyya Bey, Rakım Elkutlu gibi üstatlardan ders almış olan Safiye Ayla, 1930 yılından itibaren Yeni Postane’nin üst katından yayın yapan İstanbul Radyosu’ndan sesini duyurma olanağı bulmuştu. 1937 ve 1938’de deniz yolları işletmecisi Şirket-i Hayriye’nin düzenlediği mehtaplı gecelerde gerçekleştirilen boğaz vapur gezilerinin aranan solisti olmuştu. Atatürk’ün huzurunda şarkı söylemiş, şair Nâzım Hikmet’i tutuklu olarak yattığı Yakacık Sanatoryumunda ziyaret etmiş, 1940’lı yılların ortasında şöhretinin zirvesine tırmanmıştı. Ankara radyosunun sınavını kazanarak ünlenmeye başlayan Hacer Buluş da Safiye Ayla ile birlikte İstanbul’da sahneye çıkacaktı. Duyurular gazetelerde yayımlandı.
1945 yılında edebiyatta zirveye tırmanma çabası içinde olan Orhan Kemal, “Yılbaşı yaklaştıkça, Mısırçarşısı’yla Kapalıçarşı’nın kalabalıklaştığı gözümden kaçmıyordu. Hani o bayram arifelerindeki telaşlı, sinirli kalabalık… Ama bu demek değildir ki, bütün bir İstanbul, milyonerinden işçisine kadar yılbaşını kutlamağa hazırlanıyor!” satırlarını henüz yazmamıştı. Yazar, 1945 yılı içinde Varlık Dergisi tarafından yapılan araştırmada okurlar tarafından “En beğenilen hikayeci” seçilmişti.
İstanbul’un tanınmış gazinosu Kristal’de de zengin bir program gerçekleşecekti. Gazino, numara verdiği masaların önceden ayırtılabileceğini ve caz orkestrasının da sahnede olacağını ilanlarda duyurmayı ihmal etmemişti.
Günümüzde ülkemizin dört bir yanına dağılmış senfoni orkestraları yeni yılı özel programlarla karşılıyorlar. 1946 yılında da Cemal Reşit Rey’in yeniden kurguladığı İstanbul Şehir Orkestrası yeni yıl öncesi konser verdi. Cemal Reşit’in idare ettiği “Şehir Senfonik Orkestrası, Beethoven’den beklediğimizi bize vermeye muvaffak oldu. Tebrik ederiz” sözcükleriyle tamamlanan yazı Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. “Senfonik Şehir Orkestrasının İkinci Konseri” başlıklı ve “N” imzalı yazı 30 Aralık 1945 günü Cumhuriyet gazetesinin üçüncü sayfasının son sütunundaydı. “N” imzası, 40 yıl sonra Dostum Mozart kitabını yayımlayacak olan gazetenin başyazarı Nadir Nadi’ye aitti.
Nadir Nadi, kurtuluş savaşı döneminde Mustafa Kemal’in yanında bulunan Yunus Nadi Bey’in 28 Mayıs 1920 tarihinde eşi Nazime Hanım’a yazdığı mektupta, “Nadir, kemanına ve derslerine çalışıyor mu?” diye sorduğu oğlu idi. Galatasaray Lisesi’nde okuyan Nadir, İstiklal Caddesi’nde günümüzde de ayakta olan Narman Han’da Karl Berger’den keman dersi alıyordu.
Nadir Nadi, yazısına günümüzde de birçok kentimizde devam eden bir sorunu aktararak başlıyordu:
“Hala bir konser salonumuz olmadığı için müzisyenlerimiz vakıa kiracılıktan göçebelikten kurtulamadılar. Fakat halkın günden güne artan ilgisi bu göçebeliği bize unutturuyor. Ne çıkar? diyoruz, yaldızlı koltuklarda kendi başımıza kalacağımız yerde varsın salaş yapılarda olsun, tek dinleyiciler çoğalsın.”
Yazı şöyle devam ediyordu:
“Senfonik Şehir orkestrasının son konseri de birincisi gibi başarılı oldu. Cemal Reşit’te açıkça sezilen heyecan dağıtma kabiliyeti, genç orkestraya dinamik bir ifade kudreti veriyor ve bu sayede orkestra, şimdilik tabii saydığımız bazı kusurlarını örtüyor, hatta bazı zaafları gideriyor.”
Yazarın bu değerlendirmelerinin ardında, kendi ifadesiyle “Mozart’a yaklaşmak, onun dilini konuşabilmek, onun yaşadığı kentte yaşamak, onun müziğine daha bir yaklaşmak için, onu iyi tanımaya çalışmak için” üniversite eğitimine gittiği Avusturya’daki yılların birikimi vardı.
Nadir Nadi, kısa sürede Avusturya’daki yaşama alışmıştı. Babası, 1930 yılının sonlarında eşine yazdığı mektupta, “Maşallah Nadir aldı yürüdü. Oğlan şimdiden Viyana’nın kurdu oldu” diye anlatıyordu:
“Geçen gün operete gitmiştik. Hepimizin biletini 27 şiline tedarik edip gelmiş. Hem de biletleri alırken oturulacak mevkiinin sahneye nispetle vaziyetini, yani iyi mi kötümü olduğunu takdir ederek alıyor.”
Nadir Nadi, bir süre sonra Viyana’da konser provalarına da gitmeye başladı. Böylece, “Operayı baştan sona içine sindirerek zevkle dinleme” fırsatı buldu.
İkinci Dünya Savaşının ardından kutlanan ilk yılbaşı gecesini “Şehir İkinci Dünya Harbinden sonra sulh içinde ilk yılbaşı gecesini büyük bir neşe içinde geçirmiştir” sözcükleriyle başlayan haberle okurlara aktarılmıştı.
On yıl sonra Hasan Ali Yücel, yeni yıl yazısını şu özlü sözle tamamlayacaktı:
“Kendi yılbaşlarımızın biriken zehirlerini ortaklaşa yılbaşlarında eritmek ne büyük saadet olacak...”
Vecdi Seviğ
31 Aralık 2025





























