Atatürk Kültür Merkezi (AKM) hakkında...
Reklam
  • Reklam

Atatürk Kültür Merkezi (AKM) hakkında...

AKM kendi kendine yeten, kendi içinde büyük, kapsamlı bir Dünya. Dolayısıyla AKM bu yönüyle de değerli.

02 Mart 2016 - 18:07

1. derece anıtsal yapı değerine sahip olması bir yana; batıda veya doğuda fark etmez, Dünya’nın hiç bir uygar ülkesinde mevcut bir opera binasının yıkılıp da yeniden yapıldığı görülmemiştir. [Bunun en önemli nedeni herhalde kültüreldir, ancak ekonomik gerekçeler de söz konusu olabilir.]

Eğer daha iyisini, daha görkemlisini, daha çağdaşını [pardon "barok"unu] yapmak istiyorsanız, İstanbul kocaman bir şehir, 17 milyon nüfusu var; mevcut olanını restore eder, ikinci bir tanesini yaparsınız. İstanbul iki opera binasını kaldırır. Bütün uygar metropollerde de bu böyledir; ya kendi binalarına sahip olan iki-üç opera kurumu vardır (örneğin Londra, Berlin gibi) ya da tek bir opera kurumunun iki yapısı vardır (örneğin Paris gibi).

AKM’nin mimarisini beğenmiyor olabilirsiniz.

Modernist mimariye, “modernizm”e burun bükmek moda zaten. Ancak dünyanın hiç bir yerinde bu binaları yıkmıyorlar; belli bir dönemin ürünü olarak saklıyorlar; saklamak ne kelime, gözleri gibi bakıyorlar. Ancak ve ancak, eski rejimlerine “hıncı” olan ülkelerde (Balkan’larda, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde) belki yıkılanı oluyordur. AKM’nin yıkılmasını isteyenlerin çoğunluğu, AKM’yi belli bir mimari tarzın örneği olarak görmek yerine, -bence yanlış bir okumayla- belli bir ideolojiyle özdeşleştirenler olduğunu söylemek mümkün.

Hannelore Schubert’in 1971 tarihli “Moderner Theaterbau” (modern tiyatro mimarisi) isimli bir kitabı var. Kitap ikinci dünya savaşı sonrasında Almanya’da inşa edilmiş veya tasarlanmış olan sahne sanatları yapılarını ana eksen kabul ederek son 100 yıldaki tiyatro mimarisini ele alıyor. Kitabın kısa bir derleme mahiyetindeki “uluslararası duruma bakış” kısmında ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada yapılmış opera ve tiyatro/kültür merkezi örneklerine kısa bilgi, fotoğraf ve çizimlerle yer verilmiş. Bazılarımız için şaşırtıcı olabilir ancak bu bölümde Türkiye başlığı da var! Tabii ki AKM binası vesilesiyle.

AKM büyük ihtimalle Dünya literatürüne geçen tek modern çağ kültür merkezimiz.

AKM entellektüellerimiz ve mimarlarımız tarafından da genellikle soğuk, itici, çirkin, otoriter tavırlı, çevresiyle ilişkisiz olarak eleştirilir. Ancak modernist mimari zaten böyle bir tarzdır. Modernist mimari örnekleri, içinde bulundukları bağlamla ilişki kurmazlar; kendi başlarına var olurlar. Kaldı ki bence AKM, belki arkasını döndüğü boğazla ilişki kuramıyor olabilir Ancak, kesinlikle önündeki Taksim meydanı ile ilişki kurmayan bir yapı değil!

Anakronizmaya düşerek, yani günümüzün ekolojik, sürdürülebilir, çevreci yaklaşımlarıyla 60 yıl öncesine bakarak, AKM’yi mahkum etmeyelim. Londra’daki Southbank Kültür Merkezi (1951) Thames nehri ile ne kadar ilişki kuruyor? Sydney operası (1973) Sydney limanı ile ne kadar ilişki kuruyor? Varşova’daki Ulusal Tiyatro (1949), New York’taki Lincoln Performans Sanatları Merkezi (1962-1966), Berlin’deki Alman Operası (1961) önlerindeki meydanlarla ne kadar ilişki kuruyorlarsa AKM de Taksim meydanı ile o kadar ilişki kuruyor. Kat kat fuayelerin bütünüyle şeffaf, tül gibi bir cepheyle meydana açılması, meydandan da bu ışıl ışıl cephenin seyredilmesi dışında o dönemde bu büyüklükteki kültür yapıları için başka bir ilişki kurma şekli de yok ki zaten.

Düsseldorf Schauspielhaus’un (1970), Alvar Aalto imzalı Essen Operası’nın (1959-1988) önlerindeki meydanlara sağır duvarlarla, arkalarındaki yemyeşil parklara kısıtlı açıklıklarla bakıyor olmasından hiç bahsetmiyorum.

Bırakalım o dönemi, yakın zamanlarda yapılan en büyük ölçekli opera binalarından, Paris’teki Bastille Operası (1989) hemen önündeki Bastille meydanı ile ne kadar ilişki kurabiliyor ki! İlişki kurulsun diye tasarlanmış, Bastille meydanına bakan dış merdivenlerde kaç kişi oturuyor!

Günümüzün star mimar-mühendislerinden Santiago Calatrava’nın Valencia Operası’na (2005) ne demeli!

Neticede; bu büyüktükteki kültür yapıları zaten ancak fuayeleri üzerinden etraflarıyla ilişki kurarlar ki, AKM de bu ilişkiyi fazlasıyla yerine getiriyor.

[Bir opera binasının çevresi ile kurduğu ilişkide kırılma noktası yaratan bir uygulamayı bu konulardan bu kadar bahsetmişken anmadan geçmek istemem: Oslo Operası (2007). Binanın çatısı bütünüyle limana/denize/suya doğru inen basamaklarla mükemmel bir kamusal alan olarak tasarlandı, uygulandı, işliyor.]

AKM’nin büyük (opera) salonunun akustiği de çoğunlukla eleştirilir.

Salonun yanmadan önceki localı halinin, bu locaların mimari çözümünden (sesin kırılmasını sağlayan yüzeyler oluşturmuş olmalılarından) dolayı daha kaliteli bir akustiğe sahip olduğu da söylenir.

Büyük salon, İstanbul’un büyük ölçekli, düzgün salon eksikliğinden dolayı yıllarca İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve müzik festivali’nde konuk orkestra konserleri için kullanılmaktaydı. mekânsızlıktan dolayı İstanbul Devlet Tiyatrosu da Cumartesi suare ve Pazar matine gösterilerini bu salonda gerçekleştirmekteydi.

Ancak büyük salon ne tiyatro ne de konser düşünülerek tasarlanmıştır. Salonun esas işlevi opera gösterileridir ve opera için gerekli akustik koşullar mimari olarak farklıdır. Ne yazık ki büyük salonun opera temsillerindeki akustiği de öyle “Dünyanın bir numarası” değildi, ancak bu salondaki tiyatro ve konser etkinliklerindeki kötü akustik koşulları örnek göstererek salonu ve bütün binayı kötülemek iyi niyete sığmaz. Kaldı ki, uzun yıllardır bütün Dünyada opera salonlarında ek olarak elektronik akustik sistemler kullanılmakta; yani büyük salonun akustiği böyle bir sistem eklenerek daha iyi bir hale getirilebilir.

AKM’ye başka bir açıdan da bakmak istiyorum;

AKM içinde sadece bir opera sahnesi barındıran bir programa sahip değil. Zaten yeterince kapsamlı bir mekânsal düzenlemeye (arka ve iki yan sahne, yüksek sofito, ana sahnenin parçalanarak hem döner hem de aşağı-yukarı doğrultuda hareketli olması) ihtiyacı olan opera sahnesi dışında AKM ek olarak bir konser salonu, bir sinema salonu, bir oda tiyatrosu ve bir sanat galerisi barındırıyor. Dünyada bu kadar salonu bir arada, yan yana, üst üste barındıran çok az kültür yapısı var, belki de hiç yok. Literatürü şöyle bir tarayın, opera salonuna en fazla küçük salonun eklendiğini, ender örneklerde salon sayısının üçe çıktığını görürsünüz.

Tabii sadece seyirci açısından bakıp da mekân çeşitliliğini ele almamak lazım, bu işin bir de “mutfağı” var: sanatçı odaları, prova salonları, dekor-kostüm atölyeleri, sanatçı lokantası, idari birimler.. Saymakla bitmez!

AKM kendi kendine yeten, kendi içinde büyük, kapsamlı bir Dünya. Dolayısıyla AKM bu yönüyle de değerli. Ve maalesef; bu kadar işlevi bir arada barındırdığı için de bazılarımıza “hantal” gözüküyor!

AKM’nin işlev ve mekânsal çözümlerinden devam edersem;

Binanın mimarı Hayati Tabanlıoğlu Almanya’da tiyatro mimarisi üzerine yüksek eğitim görürken Gerhard Graubner’in öğrencisi oluyor. Graubner Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında sayısız tiyatro-opera-kültür merkezi projesi çizmiş ve uygulamış bir mimar. Dolayısıyla, Tabanlıoğlu, bu işi kaynağında, en yetkin kişisinden öğreniyor ve öğrendiklerini birebir İstanbul’da uyguluyor. Nedir öğrendikleri? AKM’nin fuaye büyüklükleri, merdiven genişlikleri, vestiyer alanı, gişe alanı gibi ikincil işlev mekânlarına baktığınızda, Türkiye’de bu büyüklükte/genişlikte örnekler göremezsiniz. AKM’de bu mekânların bu kadar geniş tutulmasının nedeni, büyük ihtimalle Tabanlıoğlu’nun bu mekânların alanlarını belirlerken, sahne sanatlarının dünyada en gelişmiş, halka en çok mal olmuş ülkelerinden biri olan Almanya’nın standartlarını baz almış ve Graubner’in bilgisini kullanmış olmasıdır. Eğer bir gün Almanya’da bir Graubner yapısına denk gelirseniz (mesela Wuppertal’de 1966 yılında kullanıma açılmış olan Schauspielhaus onundur) AKM’yi daha iyi anlarsınız.

Buradan da ister istemez İstanbul’da son yıllarda inşa edilen tiyatro yapılarına gelmek istiyorum. Örnek olarak yakın zamanda yeniden inşa edilmiş iki binayı düşünelim: Şehir Tiyatrolarının Muhsin Ertuğrul sahnesini ve Üsküdar Musahipzade Sahnesini.

Bu yapıların fuaye büyüklükleri, vestiyer alanları, salona giriş çıkışları, yapıların çevreleriyle kurdukları ilişkiler yeterli mi sizce? Tiyatro çağlar boyunca toplumsal bir etkinlik alanı olmuştur. Hele de 21. yüzyılda tiyatro sadece insanların karanlık bir salona girip sahnedekileri izleyip çıktıkları tek taraflı bir etkinlik değildir. Öncesinde, arasında, sonrasında bir araya gelinen, sohbet edilen, seyredilmiş olanın tartışıldığı bir etkinliktir tiyatro. Bunlara imkân sağlayacak olan ise fuayenin mekânsal kalitesidir; niteliğidir. Fuaye büyüklüğüyle ve donatılarıyla seyircinin "seyirci" olarak kalmadığı, seyrettiğini sorguladığı, tartıştığı bir mekân olarak kurgulanmalıdır.

Suskun ve itaatkâr bir toplum yaratılmak isteniyorsa, tabii ki bir araya gelinecek, sosyalleşecek mekânlara imkan sağlamak istenmez!

Gezi Parkı direnişi toplumumuzun -çoğunlukla gençlerden, ve genç düşünenlerden oluşan- bir kesiminin sorgulamak, tartışmak ve bütün farklılıklarıyla bir arada/yan yana olmak için mekâna ne kadar çok ihtiyacı olduğunu ve zorlandığında da bu mekânı kendisinin bizzat oluşturabileceğini, kurabileceğini, giderek de tasarlayabileceğini kanıtladı.

Sanırım bu kesim genel olarak zaten, başında “devlet” veya “belediye” yazan tiyatro ve kültür kurumlarına pek itibar etmeyen; daha çok, alternatif ve sıra dışı kültür sanat etkinliklerini takip eden gençlerden oluşuyor. Dolayısıyla Gezi Parkı mekânını onların yaratmış olması hiç şaşırtıcı değil.

İsmail Hakkı AKSU

 

 

 

Bu haber 6565 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
GFA'da genç piyanistler sertifikalarını aldı
GFA'da genç piyanistler sertifikalarını aldı
Duvar ve Ötesi
Duvar ve Ötesi