Düsen Kasienov’la “Müzik Üniversitesi” üzerine
Reklam
  • Reklam

Düsen Kasienov'la “Müzik Üniversitesi” üzerine

Dikkatle okunması gereken görüşler...

03 Ekim 2017 - 21:32
Reklam

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı YÖK Aralık 2016’daki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Töreni'nde cumhurbaşkanının talimatından sonra “Müzik Üniversitesi” kurulması çalışmalarını başlatmış ve 5 Nisan 2017’de bir "Müzik Üniversitesi Arama Konferansı" düzenleyerek “Cumhurbaşkanı himayelerinde” bir müzik üniversitesi yolunda ilk adımı atmıştı.

 Gerek Arama Konferansı öncesinde yetkililerin ve Mart ayındaki 2. Milli Kültür Şurası katılımcılarının sürekli olarak “geleneksel ve yerel müziğe atıf yapmaları ve bu müziğin “merkeze alınacağı ifadeleri, gerekse Arama Konferansı konuşmacılarının kariyerleri ve sunumları kurulacak üniversitenin Türk müziği üniversitesi olacağı beklentisini yaratmıştı,. Örneğin Arama Konferansında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Doç. Dr. İbrahim Kalın "Darülelhan'ın kuruluşunun üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtiğini, ancak (şimdi) müzik geleneğinin devam ettirilmesin(de) Müzik Üniversitesi ile birlikte yepyeni bir sayfanın açılacağını” vurgulamıştı. Hatta üniversite adı olarak bazı Türk müzisyenlerin/şairlerin adları önerilmişti. Çok geçmedi ki Haziran 2017 tarihli 7033 sayılı kanunla Ankara’da bir Güzel Sanatlar Üniversitesi kurulduğunu öğrendik. Şaşıranlar ve hayal kırıklığına uğrayanlar çoğunluktaydı, çünkü müzik üniversitesi nasıl ve niçin güzel sanatlar üniversitesine dönüşmüştü, anlaşılamadı. Ancak, bağlı dört fakültenin üçü (Müzik Bilimleri ve Teknolojileri, Müzik ve Sanat Eğitimi, İcra Sanatları) doğrudan müziği kapsadığı için yeni üniversitenin temelde bir müzik üniversitesi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Sovyet klasik müzik geleneğinde yetişmiş iyi bir keman sanatçısı olan ve Kazakistan’da müzik üniversitesi rektörlüğü sırasında geleneksel vokal müziğin üniversitede ilk kez yer almasını sağlayan Prof. Düsen Kaseinov ile yeni üniversite girişimini konuştuk. Prof. Kaseinov, uzun ve üst düzey tecrübelerinin ışığında Kazakistan ve Türk Dünyasındaki müzik eğitimi çalışmalarını anlattı ve Türkiye’ye ilişkin değerlendirmelerini bizimle paylaştı. Kendisi Kazakistan Kültür Bakanlığı görevinde de bulunmuş olup, son sekiz yıldır yürüttüğü Türksoy Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı Genel Sekreterliği döneminde sekiz Türk soyu ülke arasında sayısız kültür-sanat faaliyetine imza atmıştır.

Prof. Kaseinov yerel, özgün ve sanatsal değeri olan çalışmalara değer veriyor ve kültürel anlamda yayılımını sağlamaya çalışıyor. Ancak konuşma ilerledikçe görüyoruz ki, onun kafasındaki klasik Batı müziği ve yerel özgünlüğün birleşiminden oluşan çizgi Türkiye’de halen yapılmak istenilenle tam örtüşmüyor. Bugünkü Türk müziği kaynaklı hareket Cumhuriyet politikalarının Türk müziğini okul ve sistem dışında bırakıp önemsizleştirdiğine inanıyor. Devlet sanat kurumlarının tasfiyesini planlayan 2013 tarihli Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) tasarısı da bu inançtan hareket ediyordu. İdeal bir müzik üniversitesinin müfredatı konusunda görüştüğümüz yerli ve yabancı uzman ve akademisyenler yeni üniversitenin müziği bir siyasi/ideolojik tartışmanın zemini görerek, klasik Batı müziğini yadsıyan ve eğitimi Türk müziği ile sınırlandırmayı yaygınlaştıran bir misyon üstlenmesi tehlikesine dikkat çektiler. Oysa aşağıda belirtileceği üzere “Cumhuriyet dilde, tarihte, inançta olduğu gibi müzikte de öze dönüşe yönelir, yani müzik inkılabı yerelden hareket etmeyi öngörür.” Dolayısıyla mevcut söylem yalnızca “geleneksel ve yerel müziği merkeze alırken”, gerek Prof. Kaseinov’un anlattığı Türk dünyasının gerekse Cumhuriyet’in müzik politikasının konuya bakışı, geleneksel ve uluslararası müziğin birlikte geliştirilmesi gerektiğidir. Örneğin Azerbaycan’ın iki önemli okulundan Bakü Müzik Akademisi Batı çizgisinde eğitim verirken, Azerbaycan Ulusal Konservatuvarında 90 civarında kuyruklu piyano mevcut olup çeşitli dersler geleneksel müzik eğitimine destek verecek şekilde Batı müziği içeriklidir.


Prof Kaseinov konuşmamıza Sovyetler Birliği döneminde Kazakistan dahil Birlik ülkelerinde geçerli müzik eğitimi sistemine değinerek başladı.

Sovyetler Birliği döneminde ve halen temel olarak geçerli eğitim sisteminde Kazakistan’da sabah ilkokula gidenlerden isteyenler öğleden sonraları müzik okuluna gider. Bu dönem yedi yıl sürer ve çocuklardaki müzik yeteneğinin tesbit edilebilmesi için en uygun dönemi oluşturur. Yetenekli olanlar ise yedi yaşında on yıllık yatılı müzik okuluna gider. Her iki tür okulda çalgı da kuram da çok iyi öğretilir. Buradan mezun olanların ortalama %10’u dört yıllık müzik kolejlerine yönlenir. Müzik lisans eğitimi ise üniversite statüsündeki beş yıllık konservatuvarlarda verilir. Konservatuvarların başında rektör, dalların başında ise dekanlar vardır. Konservatuvarlarda hem icracı, hem de konservatuvarlar için eğitimci yetiştirilir. Ayrıca genel üniversitelerin eğitim fakültelerinde müzik eğitimcisi yetiştirilir ve buradan mezun olanlar konservatuvar dışındaki diğer okullarda çalışır.

Bağımsızlıktan sonra, temel okul, kolej ve konservatuvar dizisinden oluşan bu eğitim sisteminden yavaş yavaş serbest piyasaya kayma oldu. Yine de, yetenekli çocuklara yönelik yatılı sistem devlet tarafından finanse edilmeye devam ediliyor, ama bir çok çocuğun yeteneklerinin ortaya çıkmasına vesile olan genel müzik eğitimi zayıfladı.

 

Kaseinov burada sözü kendiliğinden Türkiye ile karşılaştırmaya getirdi.

Türkiye’de klasik Batı müziği eğitiminin çok eksikleri var. Birinci temel sıkıntı klasik müzik eğitimi ilkokulda başlamalı, konservatuvar çok geç.

Türkiye’deki ikinci temel sıkıntı şurada: Eğitim fakültelerindeki eğitimin niteliği yetersiz, dolayısıyla sanat eğitiminin kalitesi düşük. İlk seviye aksıyor. Bizdeki gibi başlangıcı güçlü bir eğitim sistemi hiç yok Türkiye’de. Eğitim özel okullara, kurslara kaydırılmış. Bizde ise devletin çocuktan para kazanma amacı yok.

Bestecilik eğitiminin de düzeyi düşük. Milli müzik araştırmacıları çok az, sayı ve kaliteleri artmalı.

Bu arada yeri gelmişken, Türkiye Sanat Kurumu’nun kurulmaması çok iyi oldu, çünkü Türk toplumu hazır değil. Kazakistan da hazır değil. Bu sistem için sanat bilincinin ve sanatı anlama seviyesinin yüksek olması lazım. Örneğin tiyatro ne zaman ayakta kalabilir, para kazanınca. Sponsor kuşağı da yok. Sponsor kim olur, çocukluğundan beri sanatın içinde bulunmuş kişiler olabilir. Bu konunun sanat ve iş forumlarında tartışılarak yürütülmesi gerekir.

 

Kazakistan eğitim sisteminde geleneksel müziğin durumunu sorduk.

Yukarıda anlattığım sistem uzun süre sadece klasik Batı müziği için geçerliydi. Halk müziği çalgı olarak 1960’larda başladı, iki yıllık hazırlık döneminden sonra konservatuvarlarda veriliyordu. 1987’de halk vokal müziği eğitimi başladı. Uzun yıllar kemancı olarak çalıştıktan sonra, müzik üniversitesi rektörü olduğumda halk vokal müziği bölümü ve hazırlık okulunu ilk defa ben açtım üniversitemde.

Ancak müzik yelpazesinde bir uçtan diğer uca da savrulmadık; klasik Batı müziğini de geliştirip devam ettirdik. Benim mottom şu: “Bir elimde dombra, diğer elimde keman ile müzik dünyasında yerimizi alacağız.” Klasik mi, geleneksel mi konusunda formül her iki müziğin de geliştirilmesi gerektiğidir. Zaten doğada da böyle değil midir – yırtıcıları yok ederseniz örneğin, diğer bazı türler hızla gelişerek zarar verici olmaya başlar. Doğada dengeyi korumak gerektiği gibi, müzikte de uluslararası ve geleneksel müzik dengesini korumak gerekir. Bizde devlet her iki müziği de destekliyor şimdi. Çünkü eğer kendi müziğimizi devam ettiremezsek kültürümüzün bir kısmı kaybolur gider, ama klasik müziği devam ettiremezsek uluslararası camiada yer alamayız. Biz şimdi uluslararası ortamda hem ülkemizi ve müziğimizi gösteriyoruz, aynı zamanda da Batı ile aynı müzik dilini konuşuyoruz. Dünya toplumuna böyle girebiliriz, dünyadaki yarışmaları kazanabiliriz, bize saygı duyarlar o zaman. Dombra ile keman yarışmalarına katılmak absürddür. Sadece etnik müziğe önem verirsek dünyadan koparız. Türkmenistan 2001’de opera ve baleyi kapatmıştı, sonra bunun yanlış olduğunu anladı ve yine açtı.

Ben “Bizde de kapandı”, diye araya girince Kaseinov şaşkınlıkla irkilerek gözlerini açtı: “ Operayı kapattınız mı! “ AKM’yi kastettiğimi açıklamam üzerine, konuyu yakından izlediğini ve operanın ihtiyaçlarına özgü bir binanın gerekli olduğunu belirtti.

Temelde Türk müziği ağırlıklı olması amaçlanan bir üniversitesi kurulması hakkındaki düşünceniz nedir?

Türkiye’de mutlaka müzik üniversitesi açılmalı, klasik müzik aleyhine bir gelişme değildir bu. Üniversite seviyesinde açılmasını olumlu bir gelişme olarak gördüm. Türk müziği ağırlıklı olması ise bence yeni bir başlangıçtan ziyade bir sonuçtur, zira şimdiye kadar geleneksel müziğin ihmal edilmesine bir tepki olarak doğmuş görünüyor. Danışmanlar vb ilgililer şöyle demiş olmalılar: “Klasik müzikte yıllardır bir yere varamadık, eğitim sistemini de kuramadık. Hiç olmazsa yerel müzik üzerinden ilerleyelim.” Ancak klasik müzik de aynı şekilde önemsenmeli ve klasik müzik eğitimi ilkokul seviyesinden başlamalı.

Geleneksel müziğin geliştirilmesine dönük bu üniversite girişimini iki açıdan olumlu buluyorum:

  • Hem geleneksel müzikle klasik batı müziği arasında denge kurmaya yöneliktir,

  • Hem de, doğacak rekabet nedeniyle, klasik Batı müziğinin daha da üst düzey performansını sağlamada itici bir güç vazifesi görecektir. Çünkü rekabetçi bir ortamda klasik Batı müziği daha ivmeli gelişecektir.

Zamana, döneme, hükümetlere bağlı olarak ara sıra dengeler bozuluyor gibi olsa da, rekabet ortamında her iki müzik de yine dengeye gelerek, birlikte var olmaya devam edecektir. Hayat böyle.

Sizin gibi Hüseyin Akbulut da geleneksel müzik ile Batı müziğinin birbirinin karşıtı değil tamamlayıcısı olduğunu belirtiyor ve Cumhuriyet’in öngördüğü müzik politikası uyarınca bizim “uluslararası açılımlı yerel müzik” geliştirmemiz gerektiğini vurguluyor.

Doğru. Kendimizi dünyaya göstermemiz, kültürümüzü tanıtmamız lazım: Örn.Kazak kimdir, Kazak milleti nasıldır? Ama başka kültürleri de tanımamız lazım. Niçin birkaç dili öğreniriz: dünyayla konuşmak için.

Cumhuriyet’in müzik devriminin amacı da teknik ve usulün uluslararası, ruh ve uslubun Türk olmasıydı. Ancak bugünkü “ geleneksel ve yerel” odaklı söylem bunu anlamamış görünerek, Türk müziği-Batı müziği karşıtlığı geliştiriyor ve çok sesli uluslararası müziğin yadsınmasını gündeme getiriyor. Atatürk'ün 1934 TBMM açış konuşması bu yönde çok dikkat çekici ve ışık tutucudur: “Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu düzeyde “Türk Ulusal Musikisi” yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.“ 1935 TBMM açış konuşmasında da “Ulusal musikimizi modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına bu yıl daha çok emek verilecektir,” der.

Keza 1935 Halkevleri Öğreneği’nin hedefi de aynı vurguyu yapar: "Sadece teknik, sadece usul arsıulusal olacak, ruh ve ritim Türklüğünü derhal belli eden bir karakter ve orjinaliteye malik bulunacaktır. Teknik beynelminel, ruh Türk; usul beynelminel, üslub Türk." Aynı şekilde 1938 Halkevleri Öğreneği de halk ezgilerinin esas alınacağını belirtir ve "Arsıulusal modern müzik ile halk türkülerimiz esas tutulacak ve arsıulusal müzik teknik ve araçları kullanılacaktır,” der.

Ali Uçan, Uğur Alpagut ve Turan Sağer gibi akademisyenlerin de ifade ettiği gibi, Atatürk’ün bu örneklerde altı çizili ifadelerle “önerdiği yol-yöntem-teknik, Türk müzik inkılâbında izlenen süreçte çok ileri bir aşamayı yansıtır”. Oysa örn. Ziya Gökalp 1924’te sadece ”halk musikimizi Garp musikisi yöntemiyle armonize etmek” yöntemini öneriyordu.

Benim sözüme yakın bu amaç. Geleneksel müzik ile Batı müziği tekniği birbirini tamamlayıcıdır. Konservatuvar eğitimi alan müzisyenler çok farklıdır. kimliklerini korumayı bilirler. Şimdiki halk müziği icracıları 30 yıl öncekilere nazaran daha yüksek seviyede çalıyorlar. Örneğin kopuzun, dombranın eğitim metodolojisi çok yüksek seviyeye ulaştı, icra tekniği virtüözlük seviyesine çıktı, teknolojisi gelişti. Kopuzu, dombrayı artık eski teknikle çalmıyoruz. Bu noktada Azebaycan’daki müzik eğitimini örnek gösterebiliriz.

Cumhuriyet dönemi müzik politikalarına ilişkin akademik çalışmalar, Atatürk’ün “Türk musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim” amacının ve halk ezgilerini ve ulusal uslubu çağdaşlaşma yolunda en önemli dayanak sayan görüşlerinin “tüm yönleriyle yeterince anlaşılarak süzülemediğini”, “O'ndan çok farklı olarak .. yorumlandığını, uygulandığını” belirtiyor. 1934 yılında kanunu çıkan Milli Musiki ve Temsil Akademisi bile kurulamamış.

Evet, iyi niyet vardı, ama uygulama yeterli olmamış.

Yeni üniversite Türk müziği ağırlıklı olacaksa, klasik müzik eğitiminin konservatuvar düzeyinde tutulması, eğitim fakültelerindeki müzik eğitiminin bölüm bile sayılmayıp ana bilim dali seviyesinde kalması, değindiğiniz denge durumunu nasıl etkiler?

Bütün gelişmeler dengesizlik durumundan kaynaklanır. Bir dönem ilgi bir yöne kayar, o zaman diğer yön kaynamaya başlar ve kalite düzeyini giderek yükseltir. Şimdi klasik müzisyenler de mücadele edecek ve onlar da bir zaman sonra patlayıp yeni bir enerji oluşturacak. O zaman da klasik müziğe yönelik insanlar ve yetkililer klasik Batı müziği üniversitesi kuracak. Dolayısıyla yeni kurulacak üniversite, klasik müzik için bir özeleştiri yapma olanağı sağlayacak ve itici güç olacaktır.

Aslında klasik müziğin sadece konservatuvarda öğretilmesi Avrupa’nın bir uygulamasıdır, siz sadece oraya bakıyorsunuz. Bize de bakın, biz Avrupa’yı aştık, geride bıraktık. Türk müzisyenleri, özellikle klasik Batı müzisyenlerini ısrarla Kazakistan’a davet ediyorum, gelip bizim sistemi incelesinler diye. Ama Batı’ya nazaran küçümsedikleri için gelmiyorlar. Batı ise Kazak müzisyenleri bekliyor.

Son olarak şunu sorduk: Nisan 2017’deki "Müzik Üniversitesi Arama Konferansı"nda İbrahim Kalın şunları söyledi: "Müziğimiz, sanatımız, türkümüz, horanımız, zeybeğimiz gibi düşündüğümüzde bunların çok yerel, milli şeyler olduğunu, ama başka kültürlerin ürettiği sanat formlarının evrensel olduğu gibi bir garip dikotomiler dünyası içerisinde bazen yaşayabiliyoruz. ….Bizim kendi müziğimizin de aynı anda hem yerel ve milli hem de evrensel bir yönünün olduğunu mutlaka dikkate almak durumundayız. “

Ne etnik müzik, ne de klasik Batı müziği evrensel olabilir. Klasik müziğin yaygınlığı Batılıların bir başarısı, bilinçli stratejilerinin bir sonucudur. Türk müziği evrensel değildir. Örneğin Kazak müziğini kim dinler? Evrensel olma yolunda gayretli ve sistematik çalışmak lazım. Her iki müziğin de olması lazım. Gelişmiş toplumlarda hem geleneksel hem çok sesli Batı müziği gelişmiştir.

Raziye KARABEY

Reklam
Bu haber 14699 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Hacettepe Senfoni'de Bir Dünya Prömiyeri
Hacettepe Senfoni'de Bir Dünya Prömiyeri
Arpist Merve Kocabeyler Bursa'da
Arpist Merve Kocabeyler Bursa'da