KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 43
Reklam
  • Reklam

KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 43

Paris'ten sonra Nisa Hanım ve çocukları, kendilerini Anadolu'nun bağrında, tavuklar ve atların arasında bir demiryolu şantiyesinde bulurlar.

12 Haziran 2020 - 00:02 - Güncelleme: 13 Haziran 2020 - 12:10

Bu eserin tüm yayın hakları Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

43

ANADOLU’DA GEÇEN YILLAR

Karanlıkdere

Karanlıkdere, İbrahim Bey ve ailesinin Türkiye’deki yaşamlarının ilk durağı… .

Bugünkü Ankara-Kayseri demiryolu ana hattı, Yerköy ile Kayseri arasındaki Karanlıkdere vadisinden geçer. Ortasından Delice ırmağının aktığı, 30 km uzunluğunda, iklimi ılıman, bağlık bahçelik bir vadidir burası. Günümüzde, Yozgat ili tanıtımlarında, “çok güzel manzaralı bir dinlenme yeri”, aynı zamanda “av bölgesi” olarak adı geçiyor. 1925’te ise demiryolu hattı henüz Kayseri’ye ulaşmamıştı; bu vadide, demiryolu yapımında çalışanların kaldıkları lojmanlardan oluşan geçici yerleşimlerden –kamplardan- biri vardı. Demiryolcuların bölüm bölüm yol yapımı ilerledikçe konaklayıp ayrıldıkları kamplar, ‘kısımlar’ olarak adlandırılıyordu.

***

İbrahim Bey, kendinden bir süre sonra Türkiye’ye gelen ailesini karşılamaya İstanbul’a gitmiş. Sirkeci Garı’nda İbrahim Bey’i görünce Nisa Hanım şaşırmış: karşısında daha önce hiç görmediği kadar yanık tenli bir İbrahim Bey varmış. Meğer, başında şapkayla da olsa, bütün gün güneş altında çalışmaktan kararmış eli yüzü.

Nisa Hanım, İstanbul’da sevgili hala kızına da kavuşmuş. Ailesiyle birlikte Kafkasya’dan kaçan Suna halasının kızı Leylâ Asadullayeva, İstanbul’da yaşıyormuş. İki kuzen özlem gidermişler. İbrahim Bey, ailesini daha sonra Karanlıkdere’ye götürmüş.

İbrahim Bey çocuklarıyla demiryolu kampında

YENİ YURDA UYUM

Karanlıkdere’ye gidince, çocuklar kendilerini birden bol güneş altında, tavukların, hindilerin, horozların, koyunların, kuzuların, ineklerin, atların arasında bulmuşlar.

İbrahim Bey’e görevi sırasında binmesi için bir doru at vermişlermiş. Günümüzde “göreve tahsisli otomobil” gibi, o günün şartlarında da dağ başında çalışacak mühendislere at veriliyormuş. Ailesini yanına getirttikten sonra oğluna bir tay almakta gecikmemiş. Daha sonraki yıllarda bir İngiliz, bir de Arap atı almış kendine.

Karanlıkdere’nin temiz havasıyla bol güneşi İbrahim Bey’in oğluna iyi gelmiş. Paris’te bir türlü sağlığına kavuşamayan çocuk bir yıl içinde toparlamış. Ama o arada hastalanan kuzusunu, kendisine Paris’te yaptıkları gibi, güneşin altında yatırmış; kuzucuğun buna canı dayanmamış.

O tarihte Karanlıkdere “kısımı”nda ya da “kampı”nda, İbrahim Bey’den başka bir de Alman mühendisle eşi yaşamaktaymış. Alman mühendisin hanımı bostan ekmişmiş. Sabahları birlikte ekmeğe, dikmeğe, sulamağa gitmek için erkenden Nisa Hanım’ı uyandırırmış. Oğlunun söylediğine göre, erken kalkmayı sevmeyen Nisa Hanım yine de her sabah söylene söylene kalkar, Bayan Rossmaier ile bostana gidermiş.

Bugün internette Karanlıkdere’yi Yeşil Cennet olarak anlatan bir video var. Neredeyse yüz yıl önce o vadide yaşamış demiryolcuların bunda payı yok mudur acaba?

https://youtu.be/qHGkV9iki8A

NİSA HANIM VE KİTAPLAR

Karanlıkdere’deki kampın müdürü, emekli bir kurmay yüzbaşıymış. Onun İstanbullu olan hanımıyla Nisa Hanım iyi anlaşmışlar. Hanım, Nisa Hanım’a Türkiye Türkçesi öğretmiş: Ona okuması için verdiği kitaplar arasında başta Halide Edip olmak üzere ünlü Türk edebiyatçılarının yapıtları varmış. 25 yaşındaki Nisa Hanım, Türkiye Türkçesini öyle iyi öğrenmiş ki konuşmasında Kafkas lehçesinin izi kalmadığı gibi, deyimleri de yerli yerinde kullanır olmuş. Zaman zaman eşine öğretmeğe çalışsa da İbrahim Bey lehçesini hiç değiştirmemiş. İleriki yıllarda tanıştıkları kişiler, Nisa Hanım’ı hep İstanbullu sanırlarmış: “Hanım İstanbullu, bey Kafkasyalı!” derlermiş. Kendi aralarında Nisa Hanım’ın Edebiyat Fakültesi’ni bitirmiş olduğu konusunda iddiaya bile girmişler!

Nisa Hanım Türkiye’de yalnızca Türk edebiyatını okumamış, yabancı yapıtları da izlemeyi sürdürmüş. Yurtdışından kitap getirtiyorlarmış.

Mikail Şolohov 1965’te Nobel ödülü aldıktan sonra Durgun Akardı Don kitabı gündeme gelmiş, Türkçeye çevrilmişti. Nisa Hanım’la İbrahim Bey’in ortanca kızları olan annemin tepkisini unutmuyorum: “Ama bu çok eski bir kitap! Annem okuyordu bunu!” demişti. Nisa Hanım, geçirdiği ağır bir ameliyattan sonra Ankara’da evinde dinlenirken, 4. cildi 1940’ta tamamlanan bu kitabın Rusça aslını okuyormuş.

AFRODİT ROMANI

Kitap okumaya düşkün olan Nisa Hanım, çocuklarının her kitabı okumasını istemiyormuş. Aile Ankara’ya taşındıktan sonra, ortanca kızı İstanbul’da Arnavutköy Amerikan Koleji’nde lise öğrencisiyken, annesinin kendinden Afrodit adlı bir romanı kaçırdığını söyledi: “Sonradan okudum; hiç de öyle kaçırılacak bir yanı yoktu! Zaten Kolej’de her türlü kitap elimizin altındaydı!” dedi. Bu kitabı araştırınca, 1940 yılında Türkiye’deki kültürel ortama çeşitli yönlerden ayna tutan ilginç bilgiler ortaya çıktı:

Meğer bu roman o tarihte “müstehcen” olduğu gerekçesiyle toplatılmış; bu toplama kararı o günlerin gazetelerine yansıyan bir tartışmaya konu olmuş. Kitabın yazarı Pierre Louys (1870-1925) Fransız yazınına katkılarından dolayı hem Şövalye ünvanı ile hem de Legion d’Honneur madalyasıyla ödüllendirilmiş bir yazar... 19. yüzyıl sonunda kaleme aldığı, eski çağ geleneklerini anlatan Afrodit adlı romanının Türkçe çevirisi ilk kez 1939 yılında yapılmış olmalı.1 Kitabın “müstehcen yayın” olduğu gerekçesiyle çevirmeniyle yayıncısına dava açılıyor. Bilirkişi raporuna dayanarak kitap toplatılıyor. 10 Ocak 1940’ta yapılan duruşmada savcı “adaletin huzurunda kitaptan alıntı yapmaktan utanç” duyduğunu söyleyerek böyle bir romanın ne gibi bir yararı olduğunu anlamadığını ekliyor; yapıtın yazınsal bir değer taşımadığını öne sürüyor. 5 Şubat 1940’taki duruşmayı, çoğu yazın, basın ve hukuk çevrelerinden gelenlerle üniversite gençlerinden oluşan çok kalabalık bir grup izliyor. Mahkemede adım atacak yer yok! Bu kez bilirkişi kurulu, kitabın müstehcen olmadığını savunmuştur. Savcı bu rapora karşı çıkınca, yargıç kitabın MEB Talim ve Terbiye Kurulu’nca incelenmesine karar verir. Bu arada, gazetelerde davayla ilgili yazılar yazan Necip Fazıl Kısakürek, Vâlâ Nurettin, Sabiha-Zekeriya Sertel’lerin de aralarında bulunduğu yazarlarla yazıların yayınlandığı gazetelerin genel yayın yönetmenleri de mahkemeye verilir. Mart 1940’ta kitabı çeviren ve yayınlayanların ardından kitapla ilgili yazı yazan gazeteciler de aklanır.

YİNE KARANLIKDERE GÜNLERİNE DÖNERSEK…

Nisa Hanım ile İbrahim Bey çiftinin Paris’te okula başlamış olan en büyük çocukları Minnetullah, okuma-yazma ve aritmetik biliyormuş ama Karanlıkdere’de dağ başında yaşarken yakında gidebileceği bir okul yokmuş. Ayrıca, gideceği bir okul olsaymış bile Arap harflerini bilmiyormuş! Onun için İbrahim Bey, yanında çalışan bir puantörden oğluna yazı öğretmesini istemiş. Adamcağız bu işi öyle ciddîye almış ki sayfalarca ödev vermeye başlamış Minnetullah’a. Sonunda çocuk babasına yakınmış da ödevleri azalmış.

Kampta müdürden başka bir emekli yüzbaşı daha çalışmaktaymış. İki yüzbaşı birbirlerinden hoşlanmazlarmış. Bir süre sonra aynı yazgıyı paylaşacaklarını bilmiyorlarmış.

Bir gün müdüre resmî bir yazı gelmiş. Açmış zarfı; yazıyı okumuş; rengi dönmüş: görevine son veren bir yazıymış bu. İstiklâl Savaşı’na katılmamış subaylara devlet görevinden el çektirmeyi öngören yeni bir yasa gereğince, her iki eski subay da görevden alınmışlar. Karanlıkdere’deki dostlarıyla, iş arkadaşlarıyla vedalaşıp ayrılmışlar.

Nisa Hanım çocukları ve müdür ile Alman mühendisin eşleriyle.

ŞERMİN’İN DOĞUMU

Nisan 1926’da Nisa Hanım doğum yapmak için Karanlıkdere’den İstanbul’a gitmiş. Yine, küçük halasının kızı Leylâ Hanım’ın Maçka’daki evinde kalmış. Kızları Fatma, Leylâ Hanım’ın görkemli bir evde yaşadığını, gece yattığı odanın koyu mavi tavanında yaldızlı yıldızların parladığını anımsıyor! Nisa Hanım, yeni doğan kızına, şiirlerini okuduğu Tevfik Fikret’ten esinlenerek Şermin adını koymuş.

Haydaroğlu ailesi Karanlıkdere'de

KAYSERİ’DE YAŞAM

Demiryolları 1927’de Kayseri’ye ulaşır. Karanlıkdere ‘kısımı’nda görev yapanlar da Kayseri’ye taşınırlar.

Artık demiryolcu aileleri dağ başındaki kısımlarda değil, şehirde yaşamaya başlarlar. Demiryolcularsa inşaatın şehre uzaklığına göre bazen sabah gidip akşam eve dönerler, bazen günlerce işbaşında kalır, ‘kısımlar’da yatar kalkarlar. Yaz gelince aileleri de ‘kısımlar’da daha çok zaman geçirir.

İbrahim Bey demiryolu inşaatında dekovil üstünde.

Aile içinde Minnet diye çağrılan, evin en büyük çocuğu Minnetullah, Kayseri’de ilkokula başlayacaktır. O bu taşınmayla ilgili bir anısını unutamamış: Karanlıkdere’de iki horozu varmış. Onları öyle seviyormuş ki Kayseri’ye taşınırken hiç ayrılmak istememiş onlardan. İki horozdan beyaz olanı yanında götürmesine izin vermişler. Ancak, şehrin ana caddesi üzerindeki yeni evlerinde horozu barındıracak bir yer olmadığı için merdiven altına koymuşlar. Burada Kayseri’nin soğuğundan ilikleri donan beyaz horoz kesilmiş!

O tarihte henüz okula başlamamış olan kızları Fatma ise bu evde gramofondan gelen müzik seslerini anımsıyor: Monti’nin Czardas’ını, Strauss’un valslerini, Brahms’ın Macar danslarını ilk kez burada duymuş. Aynı evde babasının onu kucağına kaldırıp vals yaptığını anlatıyor. İbrahim Bey’le Nisa Hanım, yurtlarına izinli giden yabancı mühendislere plak ısmarlarlarmış. İstedikleri klasik müzik plakları getirilirmiş. Rus müziğini bulmak da güç değilmiş ama memleket havalarına (Azerbaycan müziğine) duydukları özlemi bir türlü giderememişler. Ben çocukken radyoda Araz Üste Buz Üste (Laçin) türküsünü duyan annemin gözleri dolmuş, “Annemle babamın sağlığında bu müzik radyolarda hiç çalınmazdı. Duysalardı ne mutlu olurlardı” demişti. Yurdunun yalnız havasını suyunu değil, sesini müziğini de özlermiş insan…

Türkiye’de tanınan ilk Azerbaycan ezgisi olduğunu sandığım Laçin’i özgün biçimiyle Raşit Behbutov’dan dinleme olanağımız var artık: https://youtu.be/4b9NK70oTXE

Azerbaycan doğumlu caz sanatçısı piyanist Aziza Mustafa Zade’nin yorumuyla dinlemek isteyenler için Laçin: https://youtu.be/s7yLgwufGa4

Oğul Johann Strauss’un İlkbahar Sesleri valsini Polonyalı sanatçılardan dinleyebiliriz. https://youtu.be/ewXcgHvUElc

DEVAMI YARIN

(Yarın: Kayseri- Sivas demiryolu yapılırken)

(1) Bu olaydan sonra, 1940’da, Hasan Ali Yücel’in başında bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığı’nda, dünya klasiklerinin Türkçe’ye çevrilmesi amacıyla Tercüme Bürosu kurulmuştu.

 Bu eserin tüm yayın hakları Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

 

Bu haber 1297 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Brezilya'da Piyano / 19
Brezilya'da Piyano / 19
Klasik Müzik Dünyasından Pandemiye Bakış -5
Klasik Müzik Dünyasından Pandemiye Bakış -5