KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 45

KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 45

Haydaroğlu ailesi depremden kurtulmuş, ama pek çok arkadaşlarını yitirmişti. Deprem sonrası Ankara'ya tayin isteği kabul edildi.

14 Haziran 2020 - 00:01
Reklam

Bu eserin tüm hakları yayın Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

45

TAŞ DUVARLI TEKKE SAYESİNDE DEPREMDEN KURTULUŞ

İbrahim Bey, Kafkasya’dan ayrıldıktan sonra, soyadındaki Rusça eki atıp İbrahim Haydar olarak imza atar. 1935 yılının Ocak ayında Türkiye’de Soyadı Kanunu’nun çıktığını, 2 Temmuz 1936’da soyadı kayıtlarının sona erdiğini biliyoruz. 1935’ten sonra, aile Haydaroğlu soyadını kullanır. Çocuklarının söylediğine göre, İbrahim Bey bir başka soyadı seçeneği üzerinde de durmuş. Eşinin atalarından Alpana Beylerden birinin adı olan Gubden’i alabileceklerinden söz edince oğlu “Ben Haydaroğlu soyadını alacağım” demiş. Böylece Haydaroğlu soyadında karar kılınmış. Bu olay, tanınmış eski bir aileden gelen İbrahim Bey’in eşine verdiği değeri de gösteriyor, 18 yaşındaki oğlunun nasıl kendi farklı görüşünün arkasında durma hakkına sahip olduğunu da gösteriyor.

Her anne baba gibi çocuklarının iyi yetişmesini isteyen İbrahim Bey’le Nisa Hanım, kızlarını yatılı olarak Amerikan Koleji’ne göndermişler; ama İbrahim Bey, “Oğlumu ben yetiştireceğim” demiş. Daha Karanlıkdere’deyken hem at binmeyi, hem de satrancı öğretmiş ona. (O da kendine oyun arkadaşı olması için kızkardeşi Fatma’ya satranç öğretmiş.) Sivas Lisesi’ni bitiren Minnetullah Haydaroğlu, edebiyatı da, tarihi de babasından öğrenmiş. İbrahim Bey, yalnız Rus edebiyatını değil, dünya edebiyatını da bilirmiş. Bazı kişilerden söz ederken bazı roman kahramanlarıyla özdeşleştirirmiş onları: Örneğin, birisi için “Dorian Gray” dermiş: onu Oscar Wilde’ın kahramanı Dorian Gray’e benzetirmiş.

Oğluna okuttuğu kitapların çoğunu şu yolla edinmiş: Rusya’dan Paris’e kaçanlar arasında, Çar’ın devrilmesinden sonra kurulan kabinede yer alan Dışişleri Bakanı Pavel Milyukov1 da var. Milyukov, Paris’te Poslednie Novosti (Son Haberler) adında Rusça bir gazete çıkarıyor. İbrahim Bey İstanbul’da Hachette Kitabevi’ne gelen bu gazeteye abone olmuş; Anadolu’nun neresindeyse, gazetesi oraya gönderiliyormuş. Gazete, ek ücret karşılığı Rus edebiyatından yapıtlar da veriyormuş. İbrahim Bey oğluna okutmak için birçok kitabı böyle almış.2

Sivas yakınındaki demiryolu kazası

DEMİRYOLU KAZASI: “KİM BU SARHOŞ?”

1930’da Ankara ile Sivas demiryoluyla bağlandıktan sonra “Kafkas hattı” denilen Sivas-Erzurum hattının yapımı başlamıştı.

Yapımı biten ve açılan bir demiryolu boyunda bir gün bir kaza olmuş. Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya kazayı bizzat soruşturmak üzere Sivas’a gelmiş. Asker kökenli Çetinkaya, soyadı gibi sert tanınırmış.

Kazanın oluştuğu yerde inceleme yapmış, görevlilerden bilgi almış. O arada, İbrahim Bey şuna benzer bir söz söylemiş: “Burada sorumlu kişi aramanıza gerek yok. Yurtdışından gelen malzeme hatalı! Avrupa’da ‘Bon pour l’Orient!’3 diyerek dünyanın bu taraflarına kötü malzeme gönderirler.”

Bakan, bu sözler karşısında irkilmiş. Yanındakilere dönüp “Kim bu sarhoş?” diye sormuş. Üst makamdakilerle “Zat-ı âliniz”, “teveccüh buyurursanız”, “tensiplerinize arz ederim” gibi Osmanlı’dan kalma ağdalı saygı sözleriyle, izin alınıp konuşulan bir dönemde ortaya atılıp böyle pat diye konuşanın ancak sarhoş olabileceğini düşünmüş olmalı Bakan Çetinkaya. Yanındakiler, “O hiç içmez” diyerek kim olduğunu söylemişler.

İçki konusu açılmışken, kızı Fatma da onun “sosyal içici” olduğunu, kalabalık ortamlarda kadeh kaldırdığını söylüyor. “Amcam, her akşam minik kadehle rakı içerdi; ama babamı içerken görmedim” diyor.

DEMİRYOLU ERZİNCAN'A ULAŞIYOR

11 Aralık 1938’de demiryolları Erzincan’a ulaşır. İbrahim Bey ile Nisa Hanım Erzincan’a taşınmışlardır. Bundan sonraki durak Erzurum olacaktır. Demiryolcular Sansa Boğazı denilen “kısım”da kamplarını kurmuşlardır. Artık Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne giden kızları Fatma ile Şermin’den başka, liseyi bitirmiş olan oğulları da İstanbul’dadır. Önce Almanca öğrenmesi için Berlitz’e gönderilir. Ardından Mühendis Mektebi’ne (bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi) başlar. Erzincan’da kızları Leylâ ve dadı Maşurina ile dört kişi kalmışlardır.

BAYINDIRLIK BAKANI CEBESOY ERZİNCAN’DA

1939’da Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) olan Ali Fuat Cebesoy, demiryolları inşaatıyla ilgili bilgi almak üzere Erzincan’a gelecektir. Erzincan’a gelmeden, İbrahim Bey’in de orada çalıştığını duymuştur. Şehre gelince kendisini karşılayanlara onunla görüşmek istediğini söyler. Bakan geliyor diye telâştan etekleri tutuşmuş müdürler, çalışanlar şaşırır; meraklanırlar: Cebesoy, İbrahim Bey’i nereden, nasıl tanımaktadır? Kafkasya’da tanıştıklarını nereden bilsinler? (Ne yazık ki, biz de bu tanışıklığın ayrıntılarını bilemiyoruz.) İbrahim Bey’le Ali Fuat Paşa baş başa oturup söyleşirler.

BÜYÜK DEPREM

İbrahim Bey, Erzincan’da eski bir tekkeyi konut olarak kiralamıştır: Evin kalın taş duvarları kışın soğuğu, yazın sıcağı geçirmez. Mühendis arkadaşları, yeni yıla hep birlikte bu büyük evde girmek isterler. İbrahim Bey konuk ağırlamayı sevmekle birlikte bu isteği kabul etmez: “Tekke olarak yapılmış bu evde içki içilmesini kabul edemem” der.

Yeni yıla dört gün kala, hem Türkiye topraklarında hem de yeryüzünde 20. yüzyılın en büyük yer sarsıntılarından biri yaşanacaktır Erzincan’da.

O akşam, İbrahim Bey, bir türlü rahat durmayıp sürekli kişneyen atlarındaki bu huzursuzluğa bir anlam veremez. Geceyarısından sonra saat 2:00’de şiddetli bir sarsıntıyla uyanırlar. Nisa Hanım, kızı Leylâ’ya bakmak üzere yataktan fırlar; ama birkaç adım atamadan düşer. İbrahim Bey onu kaldırmak için yerinden kalkar. Tam o sırada yastığının üzerine koskoca bir taş iner.

Erzincan Garı, depremde ayakta kalabilen bir kaç binadan biriydi.

Richter ölçeğine göre 8 şiddetindeki deprem Erzincan’ı yerle bir etti. Güney-Kuzey doğrultusunda Sivas’tan Karadeniz’e, Doğu-Batı doğrultusunda Erzincan’dan Amasya’ya 200x400 km karelik bir alanda etkisi görülen bu sarsıntıda 100,000’den fazla insan yaralandı; en büyük yıkımın yaşandığı Erzincan’da 33,000’e yakın insan can verdi. Şehrin çevreyle bağlantısı kesildi. Ancak üç gün sonra 30 Aralık’ta ulaşılabilen Erzincan’dan yaralıların çevre illere aktarılmasına da bu tarihten sonra başlanabildi.

Nazım Hikmet, Erzincan depremi üzerine bir şiir kaleme alır o günlerde. Kara Haber başlıklı o ağıttan:

“…Oy dağlar, dağlar, dağlar!

Aldı eline kanlı başını

Karın ortasında Erzincan ağlar.

O ağlamasın da kimler ağlasın!

Kar yağar lâpa lâpa,

Tipidir gelir geçer.

Yanyana, sırtüstü yatan ölüler,

Akşam olur tandıramaz,

Ateşini yandıramaz…

Gün ağarır, şafak söker,

Kimsecikler girmez suya,

Ezilmiş başıyla ölüler,

Vardılar uyanılmaz uykuya…

Ses gelip geceye beyaz taşından,

Kışlanın saati çaldı ikiyi.

Ne çabuk, lâhzada bitti yaşamak…

Kiminin sakalı ak,

Kimisi altı aylık,

Kimi on üç on dört yaşında,

Kimi yola gidecek,

Kimisi mektup bekler,

Yanyana, sırtüstü yatan ölüler…”

Yaşadıkları felâketi dillendirmek Haydaroğlu ailesinde âdet olmadığı için dünyayla bağlantının kesildiği o üç günde yaşananları bilmiyoruz. Nisa Hanım, sonradan, kızı Fatma’nın arkadaşı Nebahat Taşkın’ın soruları üzerine şöyle demiş: “Dışarıda dondurucu bir soğuk ve dizi boyu kar vardı. Çığlıklar, ağlamalar, bağrışmalar geliyordu her yandan. İnsanlar o buz gibi havada yataklarından fırlayıp yarı çıplak dışarı çıkmışlardı. Biz paltolarımızı çıkarıp donmak üzere olan çocuklara, bebeklere sardık. Taş toprak kerpiç evler yerle bir olmuş, sanki kıyamet kopmuştu o gece. Allah kimseye böyle bir dehşeti göstermesin!”4

Erzincan’da taş üstünde taş kalmamış; ama İbrahim Bey’in tekkeden dönüşmüş evi yıkılmamış: Atları bile kurtulmuş depremden. Öte yandan, yıllardır demiryolları yapımı boyunca yaşamı birlikte sürdürdükleri arkadaşlarını yitirmişler o korkunç gecede. Bu acıya dayanmak kolay mı?

İbrahim Bey, merkeze alınmak için Bakanlığa dilekçe yazmış. Dilekçesi kabul edilmiş; Ankara’da Bayındırlık Bakanlığı’nda (Nafia Vekâleti’nde) Yüksek Fen Heyeti’ne üye olarak atanmış.

Bu bölümün sonunda Erzincan için söylenmiş bir ağıt dinleyebiliriz… Bayan Nedime’den “Erzincan Yüreğimi Yaktı Dağladı”: https://youtu.be/EAb3MHZhGTA

DEVAMI YARIN

(Yarın : Ankara’da)

(1) Pavel Milyukov (1859-1943): Kadetler olarak bilinen Anayasal Demokratik Partisi’nin kurucusu; İbrahim Bey’in de yer aldığı Rusya parlamentosu III. Duma’da, daha sonra IV. Duma’da milletvekilliği yapıyor; Burjuva Devrimi’nden sonra kurulan Geçici Hükümet’te Dışişleri Bakanı olarak çalışıyor; Nisan 1921’de Fransa’ya göç ediyor; 1940’a değin burada Rusça gazete çıkarıyor. Almanya ile Sovyetler Birliği arasında çıkacak bir savaşta göçmenlerin hiç koşulsuz anayurtlarının yanında yer almasını savunuyor. Nazilerin saldırılarına karşın bu tutumunu değiştirmiyor.

(2) Minnetullah Haydaroğlu, kendisi Türkiye İşçi Partisi’ndeyken partili gençlerden o sırada Rus Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan Ataol Behramoğlu’nun bu kitapların bir kısmını aldığını, kitapların onun elinde olduğunu söyledi.

(3) ‘Doğu için yeterli’ anlamında Fransızca bir deyiş

(4) Nebahat Taşkın (Kınacı), Anılarla Ailemiz ve Ankara (Ankara: 2011), s. 383

Bu eserin tüm hakları yayın Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”



 

Bu haber 1782 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Prof. Önder Kütahyalı 84 yaşında vefat etti
Prof. Önder Kütahyalı 84 yaşında vefat etti
AntDOB’dan Mükemmel Bach Kantatları
AntDOB’dan Mükemmel Bach Kantatları