İnsan, zamanın akışı içinde eyleyen bir özne olarak var olur. Nitekim zaman adını verdiğimiz kurgunun, doğal oluş sürecini ölçmek ve anlamlandırmak için tasavvur edilmesi insan zihninin en önemli icatlarından sayılmalıdır; zira hayvanlar ve bitkiler doğanın oluş süreci (doğum, yaşama, ölüm) içinde var olurlar; ancak bunu bir anlamlandırma stratejisine dönüştürmezler. Oysa insan, varlığını dıştan gözlemleme yetisine sahip olan tek canlı olarak, doğumdan ölüme kadar olan kendi yaşam aralığını anlamlandırmakla kalmayıp kendinden önce var olmuş ve kendinden sonra var olacak benzerlerinin oluşturduğu bütünsel ve soyut topluluğu bir zaman-mekân matrisinde birleştirir; kendini zaman içinde, zaman cinsinden düşünen bir varlık olarak hayal eder. Özetle insan bir tarih öznesi olarak yaşar. Zamanı icat etmek ve onun farkında olmak yetmez; insanın varlığının, tarih içinde anlam arz eden bir öznellik olarak belirebilmesi için tarih bilinciyle yüklenmesi gerekir. Tarih bilinci, kişinin varlığını mümkün kılan koşulları ve olayları düşünsel bir edinim olarak öğrenmesi, bu şekilde, her eylemini böyle bir farkındalık olarak deneyimlemesi anlamına gelir. Aksi takdirde, insan kendini tarih içinde konumlandırmayacağı gibi, var oluşunu eyleyen bir özne olarak değil, yalnızca doğal oluşun içinde akıp giden bir benlik olarak görecektir. Bencilliğin, benzerine, doğaya, toplumsal çevreye duyarsızlığın, hatta tahripkârlığın gelişip büyümesi için ideal ortam, bu tarih bilinci eksikliğiyle mâlûl zihinlerin yaygınlaşmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle en basit gündelik hayat deneyiminden en incelikli estetik iddialara kadar, insan bir tarih öznesi olduğunu idrak etmek zorundadır.
İçinde devindiğimiz zamanın, üzerinde ilişkiler kurup üretim yaptığımız mekânın salt o an ve yerden ibaret olmadığını fark etmek, her ikisinin de katmanlar hâlinde tarih sahnelerinin parçası olduğunu idrak etmek, yaşama pratiğimize özgül bir anlam kazandırır. İşte bu düşüncelerle 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın nasıl yaşandığı ve temsil edildiğini gözlemliyoruz. Duygudan arınmış bir hayat insanî olmayacağı gibi, salt duygusal tepkilerle geliştirilen eylemsellik de kısa vadeli ve katharsis’ten (duygusal arınma, boşalma) başka bir sonucu olmayan, böylece kişileri ideolojik yönlendirmeye açık bir kitle hâline getiren en temel bilinçsizlik biçimi olarak tanımlanabilir. Zafer Bayramı’nın neyin zaferi olduğu, hangi tarih sahnesinde hangi maddî koşullar (tarihsel aktörler ve ilişkiler, coğrafya, kaynaklar, stratejinin ayrıntıları, insan hikâyeleri, vb.) altında bu olayın cereyan ettiği, üzerinde yaşadığımız ülkenin tarihi içinde (dolayısıyla onunla var olan biz tarih özneleri için) hangi öneme sahip olduğu bugüne dek başarıyla anlatılamadı. Sözüm ona millî tarihi, ilkokul yıllarından itibaren aynı biteviye ve kalıplaşmış hamâset diliyle, birçoğu abartılı ya da yanlış bilgiyle dolu söylem ve imge kalıplarıyla genç zihinlere aktarmaya çalışmanın iyi sonuçlar vermediğini yıllardır gözlemliyoruz. Üstelik baskı dönemlerinde, özellikle 12 Eylül 1980 darbesini izleyen yıllarda, Cumhuriyet değerleri, Atatürk, İstiklâl Harbi gibi kavramlar klişeleşmiş şekilde kullanılarak, başta muhaliflere her türlü eziyet edildiğini, bunun bir acı ve hınç tortusu oluşturduğunu gördük. Bu tortunun da zaman içinde, alternatif tarih etiketinin cazibesiyle nasıl baştan sona yalan üretimi ve tahrifattan ibaret bir birikim oluşturduğunu, araştırıp öğrenmektense hazır yüzeysel anlatı kalıplarına rağbet eden kesimlerce ve salt duygusal yönelimlerle (örneğin ebeveynler Cumhuriyet değerlerine bağlı insanlarsa, onlara ergence karşı çıkmanın yordamı olarak Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü reddetmek, hatta nefret etmek; 12 Eylül işkencecileri Atatürk resmi ve Türk bayrağını kendilerine kalkan edindiyseler yine bu simgeleri her ne pahasına olursa olsun reddetmek, vb.) benimsendiğini, gerçek olmayan tarih efsanelerine inanmayı tercih etmenin demokrasinin gereği olduğu yönünde beyinlerin yıkandığını ibretle not ettik. Ancak hayat diyalektiktir; baskı ve tahrifat, baskı ve hamâset gibi kendi karşıtını üretir. Bugün Cumhuriyet tarihi, İstiklâl Harbi gibi çok iyi bilindiği varsayılan oysa yalnızca basmakalıp ve çoğu zaman yanlış bilgilerle oluşturulmuş anlatıların eleştirisini yapan, bununla birlikte alternatif değil (zira alternatif kavramı doğasında ideolojik bir tutumu işaret eder!) bilimsel tarih yazım pratiğinin epeyce alan kazandığını, değerli araştırmalarla, somut kanıtlarla, düşman kuvvetlerin belgelerine de dayanarak nesnel bir üslupta anlatılan yeni bir tarihyazımı anlayışı ve ürünleri git gide gençler nezdinde revaç buluyor. Ayrıca aynı eğilimin Osmanlı tarihi için de geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu yüz ağartıcı çalışmaların en önemli temsilcilerinden biri kuşkusuz harp coğrafyası uzmanı Selim Erdoğan’dır. Erdoğan, ayrıntılı ve hamâset mahallesinin uzağından bile geçmeyen eserleriyle İstiklâl Harbi’ni en ayrıntılı şekilde kitaplarında anlattığı gibi, tam bir saha insanı olarak, herkesin bildiğini zannettiği ama kimsenin haritada konumlandıramadığı millî mücadele mekânlarını araştırıyor, kayda geçiriyor, hatta kayıp şehitliklerin ya da Yunan mevzilerinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Onun açtığı yoldan, tarihin coğrafyasız öğrenilemeyeceğini idrak eden genç tarihçilerin yetişmekte olduğunu görerek gururlanıyoruz. Aynı şekilde hep şeytanileştirilmiş düşman olarak tanımlanıp lanetlenen (hakikaten çok lanetlenecek eylemlerde de bulunmuş olan) Yunan tarafının politik ve toplumsal ortamını, bu akıl-dışı eylemlilik ve emperyalizmin şuursuz kuklası olmayı kabullenecek derecede şirâzesinden çıkmış sarhoşluk hâlinin ideolojik temeli olan Megali İdea (Büyük Ülkü) bağlamını, bizatihi Yunan arşivlerinde çalışarak ve Atina Üniversitesi’nde bir doktora tezine dönüştüren çalışmasıyla Türk kamuoyuna tanıtan Esra Özsüer’i de saygıyla selamlamamız gerekiyor. Elbette bu gelişmekte olan bilimsel tarihçiliğin başka önemli temsilcileri de var. Önemli olan bu eğilimin, hamâset retoriği ile alternatif tarih (her ikisinin de sağ ve sol sürümleri mevcuttur!) arasına sıkışmış vatandaşlara yol gösterebilecek ürünleri vukuf ve yetkinlikle sunabilmeye başlamış olmasıdır. Millî Eğitim sisteminin artık ne millî ne eğitim olduğu bir çöküş düzeninde, bu gelişen tarih bilincinin Türkiye’nin düşünsel öncülerini olumlu yönde şekillendirmeye başladığını ifade edebiliriz. Böyle bir bilinç sayesinde, diğer millî bayramlar gibi, 30 Ağustos da şekilcilikten, hamâsetten uzaklaşıp zihinlerde tarih-coğrafya bütünlüğünde bilimsel bir anlam kazanmaya başlayacaktır.
Tarih ve coğrafya bütünlüğünü kucaklayan, genç zihinlerin pırıltısını hissedip bu içinde yüzdüğümüz kültürel çölleşme ve sosyo-politik karanlığın yarattığı karamsarlık bulutlarını dağıtan bir etkinliğe Denizli’de tanık olduk. 30 Ağustos 2025 Cumartesi akşamı, Denizli’ye 6km mesafede, Büyük Menderes Ovası’nın orta kesimlerinde konumlanan Laodikeia (Λαωδικεία) antik kentinin büyük antik tiyatrosunda, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO) müzikseverlere nefes kesici bir konser verdi.

Şef Cem Mansur’un önderliğini on dokuz yıldır özenle sürdürdüğü bu gençlik orkestrası, Türkiye’nin ince humuslu toprak tabakasında parıldayan genç yetenekleri, şiddet ve adaletsizlik sarmalı içindeki ülkenin aydınlık yüzünü bize göstermesi açısından özel bir önem taşıyor. Türkiye’nin çeşitli müzik kurumlarından gençler, bir araya gelip hem meslek deneyimlerini geliştiriyor hem dinleyicilere eşsiz müzik ziyafetleri sunuyorlar. Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Celal Şimşek ve ekibinin olağanüstü gayretleriyle hızla ayağa kaldırılmaya başlanan antik kent, M.Ö.263-261 yılları arasında kurulmaya başlanmış, kral Antiochos II’nin eşi Laodike’ye (Λαωδίκη) atfen adlandırılmış. Roma döneminin bu önemli ticaret şehri, Hıristiyanlık’ın yayılmasıyla birlikte bu kez dinî açıdan da önem arz eden bir yer hâline gelmiştir. Nitekim, İncil’de adı geçen yedi önemli kiliseden biri Laodikeia kentinde inşa edilmiştir. Bölgenin kaderi depremlerle tayin edilir; Laodikeia da aynı akıbete uğramış, depremle tahrip olmuştur. Büyük amfitiyatro, yirmi bin civarındaki seyirci kapasitesiyle, bir süredir bu tür büyük çaplı etkinliklere ev sahipliği yapar hâle gelmiş durumdadır. Ancak yapının, yakın geçmişte neredeyse tamamen toprakla kaplı olduğu, özenli bir çalışmayla yeniden hayat bulduğunu da not etmek, buraya emek veren arkeologlara saygı gereğidir.
Konser, Denizli’de klasik müzik dinleyici kültürünü geliştirmeyi amaçlayan Pamukkale Filarmoni Derneği’nin girişimiyle, bazı Denizlili firmaların sponsorluğu sayesinde mümkün oldu. Benzer etkinliklerde sık rastlandığı üzere, ilan edilmiş başlama saatinin, bazı mühim zevatın beklenmesi nedeniyle sarkması, hele şehrin emanet edildiği kişilerce uzun ve konserle ilgisiz politik konuşmalar yapılması bu kez söz konusu olmadı. Saat 21:00’de genç orkestra elemanları, dik merdivenlerden inmeye başlayınca yaklaşık üçte bir oranında dolu olan amfitiyatroda alkışlar başladı. Şef Cem Mansur’un gençlerle birlikte inmesi de onun her zamanki tevazuuna yakışan bir davranış olarak not edildi. Orkestra yerini aldıktan sonra, önce Pamukkale Filarmoni Derneği Genel Sekreteri’nin kısa konuşmasını müteakip konser sponsoru firmaların temsilcilerine teşekkür plaketleri takdim edildi. Ardından Denizlili şair, kültür insanı Aylin Müftüler tarafından İstiklâl Harbi’nde Denizli’nin önemi ve 30 Ağustos zaferinin anlamı üzerine çarpıcı bir konuşma yapıldı. Müftüler, konuşmasını Nâzım Hikmet’in 1959 tarihli Şehitler şiiriyle noktaladı (“Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri / mezardan çıkmanın vaktidir!”). Giriş faslından sonra şef Cem Mansur sahneye çıkarak, her zamanki gibi seyirciye yönelik nüktedan bir konuşma yaptı. Ayrıca her eserden önce de yine âdeti olduğu üzere, besteci, dönem, eserin özellikleri üzerine kısa konuşmaları devam ettirdi.

Konser, tam temposunda (genelde söylendiğinden daha hızlı tempolu ve dinamik şekilde) icra edilen İstiklâl Marşı’yla başladı. Zeki Üngör’ün bestesi, gençlerin enerjisiyle, resmî törenlerdeki asık yüzlü hâlini bırakıp bir zafer şarkısına dönüştü. Hemen ardından Benjamin Britten’ın (1913-1976) Peter Grimes operasının (1945) sahne değişmeleri için ara müziği olarak yazdığı parçaları (Gündoğumu, Pazar Sabahı, Ayışığı, Fırtına) bir araya getirerek oluşturduğu Dört Deniz Ara Müziği (Four Seas Interludes) seslendirildi. Ara verilmeden çalınan dört eser, özellikle üflemeli çalgıları zorlayıcı sert çarpmalar, grupetto’lar, tril’ler içeren ezgileriyle armonik olarak basit görünüp çalgı tekniği açısından çetin bir özelliğe sahip olduğundan, genç müzisyenler için bir çeşit sınav parçası işlevini de yerine getirdi. Sınavdan kalan olmadığını rahatlıkla belirtebiliriz. Konserin ikinci eseri olarak, az tanınan, Cem Mansur’un deyişiyle “yalnızca viyolonsel için ve bu çalgının nasıl çalınacağını göstermek için” yazmış olan Çek besteci David Popper’in (1843-1913) Polonez (Polonaise) başlıklı eseri icra edildi.
Eser büyük orkestra ve viyolonsel solo için bestelenmiş. Beklendiği gibi, çalgının sınırlarını ve olanaklarını tanıtmayı amaçlayan, ustalık sergilemek isteyen çalgıcıların tercih ettikleri bir kompozisyon olarak tanımlanabilir. Bu eserde solist olarak sahneye, orkestra elemanı Elifsu Yalın (2003) çıktı. Genç yaşına rağmen çalgısına olan hâkimiyeti, teknik yetkinliği ve ifade gücü dinleyenleri hayran bıraktı. Bununla birlikte, sahnenin akustik yapısından kaynaklandığını düşündüğümüz bir nedenle solo viyolonselin sesi orkestra tarafından çoğu pasajda perdelendi.
Bu iki görece kısa eserin ardından Ludwig van Beethoven’ın (1770-1827) ünlü Beşinci Senfoni’si icra edildi. Şef Mansur, bu eseri kırk yıldır dünya sahnelerinde yönettiğini, ancak bunun kadar her defasında daha fazla soru işareti getiren bir müzik olmadığının altını çizdi. Eserin, Fransız Devrimi’nin hâlâ devam etmekte olan (1805) havasını yansıttığını, Beethoven’ın devrim şarkılarından, marşlardan esinlenip basit ezgilerden nasıl karmaşık bir kompozisyon dokusu üretebildiğine hayran olduğunu ekledi. Mansur, meşhur “kapıyı çalan kader” benzetmesinin de koca bir palavra olduğunu, esas itibariyle, bestecinin sadeliğin çeşitlemelerini yaptığını belirtti.
Ayrıca Mansur, bu eserde Beethoven’ın insanlara duyduğu öfke ile İnsan’a duyduğu hayranlığının bir arada yaşayan zıt fikirler olduğunun altını çizdi. Eser, müzik bilmeyenlerin bile bildiği ı-nı-nı-nııın (sol-sol-sol-mi, fa-fa-fa-re) temasıyla başladı. Eser boyunca aynı coşkuyu, Beethoven’a özgü zıtlıkları, vurgulanmış duygu ifadelerini, bunların esin kaynağı olan felsefî ülküleri (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yeterince hissedebildik. Senfoni boyunca özellikle bakır üflemeli çalgıların temiz tınıları takdire şâyan bir özellik olarak belirginleşti. Konser bitiminde dinmeyen alkışlar karşısında Cem Mansur üç kez bis yapma gereği duydu. İlk olarak seyircinin de katkısıyla Gençlik Marşı seslendirildi. İkinci bis olarak Ferit Tüzün’ün (1929-1977) Esintiler orkestra süitinden son bölüm (III. Allegro Vivace, Karadeniz havası) çalındı. Nihayet dinmeyen alkışlara son kez karşılık vermek için Çaykovski’nin (1840-1893) Fındıkkıran Balesi’nden kısa bir bölüm çalındı.
Orkestranın bütün elemanları ayrı ayrı alkışı hak ediyor. Öncelikle taşan enerjileriyle her esere özel anlam kattılar. Geleceğe ilişkin kuşkularımızı bir büyük taarruz coşkusuyla dağıttılar. Benim gençlik yıllarımda senfoni orkestralarında iyi korunmuş erkek tekelleri olan çalgıların (trombon, trompet, korno, fagot, kontrbas) mevzilerine kadınların şimşek hızıyla giriyor olmaları ayrıca göğüs kabartan bir gelişme olarak not ediliyor.
Konser sırasında, alışkın olduğumuz seyirci davranışları (bölüm arasında alkışlamak, cep telefonuna bakmak, sessize alınması unutulmuş cep telefonunun çalması, vb.) gözlemlendiği gibi, açık hava olmasının teşvik ettiği başkaları da görüldü. Konser sırasında sürekli konuşmak, çocuğuna konserin havasını hissetmesi gerektiği yönünde direktif veren babanın icra esnasında hışırtılar üreten bir torbadan muz çıkarıp yemesi, plastik su şişesi çıtırtıları, “nasılsa açık hava” deyip sigara tüttürenler (konser öncesi bu yönde uyarı duyurusu yapıldıktan sonra sigara içen ancak amfitiyatronun en tepe sırasında birkaç kişi oldu), bir genç kızın telefonunda baloncuk patlatmalı bir oyun oynaması, sıralar arasında ve merdivende aşağı, yukarı hareket edenler, anlamsızca sürekli gülenler, tanıdıklarıyla konuşanlar ve elbette sıkılıp çıkanlar. Her nedense Beethoven senfoninin birinci bölümü biter bitmez bir grup insan aceleyle amfitiyatroyu terk etmeye koyuldu. Bütün bu ve benzeri davranışlar, açık hava konserlerinin, özellikle bu tür etkinliklere gitme alışkanlığı olmayan seyircilerde fazladan bir rahatlık ve gevşeme hâli teşvik ettiğini bize düşündürdü. Pamukkale Filarmoni Derneği’nin bu tür etkinliklere ön ayak olması takdiri elbette hak ediyor. Ancak, dernek aynı zamanda, özellikle gençlere yönelik eğitici küçük çaplı ama sık tekrar eden müzik etkinlikleri düzenlerse, geleceğin klasik müzik dinleyicisinin oluşturulmasına önemli bir katkıda bulunacaktır. Bu etkinlikler, müzik kültürü, tarihi, tekniği kadar konser âdâbına ve bu kuralların nedenlerine ilişkin öğretici bir nitelik arz ederse çok olumlu sonuçlar alınabilir.
Cem Mansur, konser öncesindeki konuşmasına şu ilginç saptamayla başladı: “Klasik müzik diyoruz ama, programdaki eserlerden en eski tarihli Beethoven senfonisi bile bu içinde bulunduğumuz yapının tarihiyle karşılaştırılınca çok çağdaş kalıyor. Öyleyse klasik olan nedir? Hangisine klasik demeliyiz?” Cem Mansur’a yakışan bu bilgece saptama, aslında seyirciyi de tarih bilincinin önemine nazikçe davet eden bir uyarı olarak yorumlanabilir. Böyle bakıldığı zaman, konser etkinliği, iç içe geçmiş tarih halkalarından oluşmuyor mu? Özgürlük, eşitlik, kardeşlik idealizminin sanayi toplumu koşulları içinde coşkulu duyurusu, on dokuzuncu yüzyılın millî kimlikleri, İkinci Dünya Savaşı atmosferi içinde yazılmış ve bir umut arayışı gibi de tınlayan deniz izlenimleri, Zafer Bayramı’nın Cumhuriyet kazanımları ve bugünkü var oluşumuz açsından hayatî önemi; bütün bunları kucaklayan iki bin iki yüzyıllık bir tarihsel derinlik. Tarih bilinci, bunlardan yalnızca birine odaklanarak değil, insanın kendini eyleyen ve üreten özne olarak tasavvur edebilmesiyle mümkün olur. Tarih ve coğrafyayı bir bütün olarak içselleştirerek hayata anlam katabiliriz. Aksi takdirde, tüketimin marifet; bencilliğin temel eylem ilkesi; sorumsuz, arsız, nobran, küstah ve kibirli yaşamanın erdem; şiddetin yasa olduğu bir toplum düzeninden başka bir yere varamayız. Duygusal tepkiselliklerden tarih yazılmaz; çoğulcu ve bilimsel anlayışla yazılır.

Türkiye hızla hem fizikî hem manevî anlamda çölleşiyor. Laodikeia’daki genç müzisyenlerin gözlerindeki ışıltı bütün ümidimizdir.
ALİ ERGUR
1Eylül 2025, Denizli



























