KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 41
Reklam

KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 41

Paris'te teknik ressamlık ve ustabaşılık yapan İbrahim Bey'in birgün Kafkasya'ya dönüş umudu, Fransa'nın SSCB'yi tanımasıyla tamamen tükeniyordu.

10 Haziran 2020 - 00:03 - Güncelleme: 10 Haziran 2020 - 13:48

Bu eserin tüm yayın hakları Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

41

SEVRES’DE YAŞAM VE TÜKENEN DÖNÜŞ UMUDU

İbrahim Haydar, İbrahim Bey Haydaroff, Nisa Haydarof adına Paris’e gönderilen kartpostalların gönderildiği tarihlere bakınca, ailenin 1922 yılı sonlarına doğru Paris’in banliyösü olan Sevres’e taşındıkları anlaşılıyor. Daha önce şehrin -bugün de en “mûtena” semtlerinden sayılan- 16. Dairede (Arrondissement’da) adını jeolog Armand Dufrénoy’dan(1792-1857) alan Dufrenoy sokağı, 2 numarada oturdukları görülüyor. Bir ucu Boulogne ormanlarına ulaşan bu sokaktaki eve yüklüce bir kira ödemiş olmalılar... Berlin’e gitmek üzere bu evden çıkıp treni kaçırınca bambaşka bir yaşama başlamaları gerekir.

İlk oturdukları sokak, Rue Dufrenoy

O güne dek, yanlarındaki para yetişmiş; Nisa Hanım’ın yanında getirebildiği mücevherlerini de satarak geçinmişler. Ama artık üç çocuklu altı kişilik aileyi geçindirmek için para kazanmak gerekmekteymiş. İbrahim Bey’in diploması yanında değilmiş. Oğlunun söylediğine göre, teknik ressam olarak iş bulmuş. İşçilerin arasında işçi tulumuyla çekilmiş fotoğraflarından, ustabaşı gibi fabrikada çalışmış olduğu görülüyor. Nisa Hanım’ın da çok geçmeden bir dikiş atölyesinde çalışmaya başladığını söyleyen oğlu parasını bazen alıp bazen alamadığını, haftalığını almayınca işten çıkıp başka bir atölyeye girdiğini anlattı.

Paris'te oturdukları günlerde Haydaroğlu ailesine gelen kartpostallardan bir bölüm.

Paris günlerinde o günleri anımsayamayacak kadar küçük olan ortanca kızı ise, annesinin elinde hiç iğne iplik görmemiş: “Dikiş makinesi kullanmayı da bilmezdi” diyor. Annesinin Paris’teyken -parfümünü kullanmakta olduğu- Guerlain’de çalıştığını duymuş! Belli ki, karı koca yaşamlarını sürdürmek için çeşitli işlerde çalışmışlar.

İbrahim Bey, Paris'te ustabaşı (Sol başta, ayakta)

Bu dönemde, oğulları Minnetullah okula başlamış. Annesine sigara almak için bakkala gittiğini anımsıyor. O tarihte kadınlar arasında sigara içmenin moda olduğu Paris’te Nisa Hanım da Kafkasya’da başlayan alışkanlığını sürdürüyor, günde bir paket sigara içiyormuş.

Bir gün Nisa Hanım’ı okula çağıran öğretmen ona çocuğun yaramazlığından yakınmış. Eve dönüş yolunda oğlunu paylayan Nisa Hanım, “Senin için bilmediğim bir söz kullandı. Akşam babana soracağım. Görürsün o zaman!” demiş. Çocuk akşam babasının eve dönüşünü korkarak beklemiş. Annesiyle babasının konuşmasını gizlice dinlemiş. Meğer yaramazlığından yakınan öğretmeni onun için “Çok zekî” demişmiş. Evde Minnet diye çağrılan çocuk, annesinin bilmediği sözcüğün anlamını kendisine de söylemesini beklemiş; ama annesi o konuyu bir daha açmamış.

İbrahim Bey ailesi Paris'te

Daha sonraki günlerde, aileyi en çok kaygılandıran konulardan biri evin oğlunun hastalığı olmuş. Çocuğa önce üfürüm tanısı konmuş. Doktorların önerisine uyarak, dadısı yün kazak giydirip güneşli pencereye oturtuyormuş onu.

KAFKASYA’DAN HABERLER

O arada, İbrahim Bey’in büyük bacısı Umhanım, iki oğlu bir kızı olan varlıklı, dul bir adamla evlenmiş. Derbent’in –Bolşevik yönetiminde önce kamu binası olarak kullanılacak, ileriki yıllarda polikliniğe dönüştürülecek- en görkemli evlerinden birinde oturmuş. İlk çocuğu erkek olmuş. Ona babasının adını vermiş, İsabey demiş. Aileden kalan fotoğraflardan birinin Paris’e gönderilmiş bir mektuba iliştirilmiş olduğu anlaşılıyor. Umhanım’ın oğlunun olduğu anlaşılan fotoğrafın arkasında şöyle yazıyor: “ ‘dcadcadcadca’ diye gezip duruyor.” Rusça “amca, dayı” anlamına gelen bu sözcük aslında bütün bebeklerin en önce çıkardıkları seslerden biri -“deadea”- değil midir?

Kafkasya’dan acı haberler de gelmiş. Bunlardan biri Nisa Hanım’ın kendinden bir yaş büyük dayısının ölüm haberiymiş. Yıllar önce yaralandığında Derbent’teki evine aldığı, sonra İbrahim Bey’e lâf geldiği için apar topar evinden gönderdiği dayısı o yaralanmadan sonra topal kalmışmış. Dayısının bir akarsuyu geçerken sulara kapılıp boğulduğunu öğrenen Nisa Hanım günlerce gözyaşı dökmüş.

Bir başka acı haber de kızkardeşi Maide’yle ilgiliymiş: Lenin’in ölümünden sonra onun koltuğuna oturan Stalin’in ilk “temizlik” döneminde, kızkardeşinin kocası Çe-Ka tarafından idam edilmiş…

BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA

Bir akşam İbrahim Bey her zamanki saatinde eve gelmemiş. Gece olmuş. Ne gelen varmış, ne giden!... Nisa Hanım merak içinde kalmış... Paris’e gelmeden önce öyle çok merak etmiş ki kocasını!... En son idamla yargılanırken çıkmış, memleketinden kaçmış! Belki de, Paris’te bile peşine düşenler olabilir, diye düşünmüştür Nisa Hanım! Sovyet casuslarının eski rejimin ileri gelenlerini Avrupa’nın belli başlı şehirlerinde yakaladıklarını duyuyorlarmış. Bakü’de, Derbent’te olsa evlerinde telefon varmış; sağı solu arayıp haber sorabilirmiş. Şimdi bu yabancı şehirde ne yapacağını bilemeden sabahı zor etmiş.

Gün ağarınca, İbrahim Bey’in eski arkadaşı Hüsrev Mirza’ya gitmek üzere evden çıkmış. Bilse bilse o bilirmiş kocasının nerede olduğunu. Bilmese bile, bulsa bulsa o bulurmuş.

Hüsrev Mirza, İran’daki Türk asıllı Kacar hanedanının bir üyesi, İran Şahı’nın yeğeniymiş. Petersburg’da üniversiteye başladığında amcası henüz tahta geçmemişmiş. Amcası Şah olunca, onu tahtına rakip gördüğü için başını vurdurmamış ama ülkeye girişini yasaklamış. O nedenle Azerbaycan’dan ayrılması gerekince İran’a gidemeyip Paris’e gelmiş. İran’dan “tahsisatıgelmeğe devam ettiği için, Paris’te bir eli yağda bir eli balda yaşayıp gidiyormuş.

Sabahın erken saatinde telâş ve endişe içinde “İbrahim’in başına bir şey mi geldi?diye kapısını çalan Nisa Hanım’ı rahatlatmaya çalışmış İranlı sürgün prens: “Sakin olun! Endişe edecek bir durum yok! Burada, benim yanımda!demiş. Genç kadına belki çay ikram etmeye kalkmış ki o sırada bir kapı açılmış, İbrahim Bey çıkmış. Arkasından bir kadın belirmiş. Bu kadın, bir zamanlar kendinden “Gaspaja Gaydarova (Bayan Haydarov) diye söz edilmiş olan, Maşurina’nın öve öve bitiremediği Sara Hanım’mış. İki kadın birbirlerine “Bu muymuş?diye bakmış olmalı. Nisa Hanım, onu “uzun suratlıbir kadın olarak anımsayacaktır.

Bundan sonrasını kimse anlatmadı: Ancak, soylu bir kadın olarak kavga ederken bile sesini yükseltmeyen, yabancıların yanında asla olay çıkartmayacak olan Nisa Hanım’ın tepkisinin ne olduğunu kestirebiliyoruz. Tartışmalarda taşı gediğine koyduğu bilinen Nisa Hanım’ın bu sahnede vurucu bir söz söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Belki de susmanın daha etkili olduğu bir sahneydi. Ortaya çıkan tuhaf durumu düzeltmek için Hüsrev Mirza, çayın hazır olduğunu söyleyip çay içmelerini önermiş olabilir. Nisa Hanım, mağrur, “Teşekkür ederim, ben çıkıyorumdemiş ve ayrılmıştır.

TÜRKİYE’DE İŞ

Yalnız yurdundan ayrılmak zorunda kalanlar değil, kısa süreli kaçamak yapanlar da uğrar Paris’e. Şehre yolu düşenlerden biri de İbrahim Bey’in Trabzon Konferansı sırasında dostluk kurduğu Rauf Orbay’dır. Kafkasya kökenli olan Rauf Bey, son görüşmelerinden bu yana Kurtuluş Savaşı’na katılmış; siyasete girmiş; başbakanlık yapmış; İsmet İnönü’yle anlaşmazlığa düştüğü için başbakanlıktan ayrılmıştır.

İki eski dost buluşur, dertleşirler. Mustafa Kemal’le aralarındaki anlaşmazlıkları anlatınca, İbrahim Bey sorar:

Mustafa Kemal’den başka kimse yok mu? Neden başka bir önder çıkmıyor?”

Rauf Bey’in yanıtı kesindir:

Çok adam var, ama Mustafa Kemal hepsinden zekî!”

İbrahim Bey’in Paris’te neler yaptığını dinleyen Rauf Bey sorar:

Türkiye’de bir iş ister misin? Demiryolları seferberliği başladı. Senin uzmanlık alanın… Senden Yusuf Kemal Bey’e söz edeyim mi?”

Daha sonra Tengirşenk soyadını alacak olan Yusuf Kemal Bey, o sırada Londra “sefiri” yani büyükelçisidir, Paris büyükelçiliğine de vekâlet etmektedir.

İbrahim Bey, “Olur” der.

1924’te Fransa, Rusya’daki yeni yönetimi -Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni- tanıdığı için göçmenlerde geriye dönüş umudu kalmamıştır.

Bir süre sonra, Büyükelçilikten İbrahim Bey’e Devlet Demiryolları’nda görev verildiğini bildiren bir mektup gelir.1

***

İbrahim Bey, yıllar sonra yeniden mesleğini yapmak üzere Türkiye’ye gidecektir ancak oğluna kalp romatizması tanısı konmuş, çocuğun tedavisi sürmektedir. Bu nedenle ailesinin bir süre daha Paris’te kalmasına karar verirler.

BENİMLE PARİS’TE KAL”

Nisa Hanım bir yandan eşinin yanına gitmeyi iple çekerken bir yandan da Paris’te artık daha kaygısız bir yaşam sürdürmekte olsa gerek. Hemşehrileriyle görüşmekte olduğunu, Paris’in sunduğu kültürel olanaklardan yararlandığını anlıyoruz. Paris’e gelen Fransızların Kara İnci (La Perle Noire) dedikleri karaderili Amerikalı şarkıcı Josephine Baker’i bu arada izlemiş. Karaderili Amerikalı sanatçılar, o tarihte kendi ülkelerinde görmedikleri ilgiyi ve tadmadıkları özgürlüğü Paris’te yaşıyorlar. Nitekim Josephine Baker Paris’e yerleşecek, vatandaşlığa geçecek, giderek II. Dünya Savaşı’nda Fransa için casusluk da yapacaktır.

Josephine Baker’dan “Sans Amour: https://youtu.be/4y99tfGk_Pw

Nisa Hanım’ı konserlere götüren belki de Hüsrev Mirza’ydı, çünkü İbrahim Bey’in yokluğunda onun eşi ve çocuklarından ilgisini eksik etmediğini biliyoruz. O da Nisa Hanım gibi sigara tiryakisiymiş. Kapağının ortasında bir santim genişliğinde altın dikey bir şerit olan parlak mercan rengi (belki de mercandan) incecik bir sigara tabakası kullanıyormuş. Nisa Hanım, bir keresinde ona: “Bu ne güzel bir sigara tabakası!… Ama erkeklere göre değil. Onu bana verin” demiş yarı şaka yarı ciddî.

Türkiye’ye gitme zamanı yaklaşınca, Hüsrev Mirza:

Gitme! Burada benimle kal -çocuklarınla birlikte” demiş Nisa Hanım’a.

Çocukları, Nisa Hanım’ın İbrahim Bey’e tutku ölçüsünde bağlı olduğunu anlatırlardı. Paris’te sürgün İranlı prensle gösterişli bir yaşam seçeneği karşısında Türkiye denilen bilmediği bir ülkede, bilmediği bir ortamda, sevdiği erkekle birlikte yaşamayı seçmesi doğaldı. Paris’teki rahat yaşam önerisini bir seçenek olarak bile düşünmemiş, olsa olsa bu öneriyle gururu okşanmıştı.

Nisa Hanım’ı, üç çocuğu ve çocukların dadısıyla birlikte Türkiye’ye yolcu etmek üzere trene bindirmeyi de üstlenmiş Hüsrev Mirza. Onları kompartmana yerleştirdikten sonra inmiş, peronda trenin kalkışını beklemiş. Birden “A, bir şey unuttum!” demiş. Elini cebine atmış, cebinden tabakasını çıkarıp pencereden Nisa Hanım’a uzatmış. Bu sahneyi o sırada ilkokula giden oğlu Minnetullah Haydaroğlu anlattı. Sözü edilen sigara tabakasını ise ben küçükken -Nisa Hanımın en küçük çocuğu olan- Şermin Teyzem kullanırdı.

Haydaroğlu ailesi, İran’da Pehlevînin Kacar hanedanını devirmesi üzerine Hüsrev Mirza’nın İran’a gidebildiğini duyacak; ancak daha sonra kendisinden haber alınamayacaktır.

Mirza ailesinin Azerbaycan’da kalmayı sürdürmüş bir kolundan gelen besteci Afrasiyab Badarbeyli’nin (1907-1976) 1940 tarihli Kız Kalesi balesinden bir “pas de deux“ izleyebiliriz:

https://youtu.be/AHt4G3Vx4wk

DEVAMI YARIN

(Yarın: Yeni Bir Yurt)

(1) 9 Şubat 1925 tarihli bu Fransızca mektup İbrahim Bey’den kalan az sayıdaki belge arasında bulunuyor.

Bu eserin tüm yayın hakları Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”


 

Bu haber 1535 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
CSO Konser Salonuna Kavuşabilmenin Sevinci;
CSO Konser Salonuna Kavuşabilmenin Sevinci;
Opera Seçkileri SamDOB Sahnesinde
Opera Seçkileri SamDOB Sahnesinde