KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEYOĞLU / 50
Reklam
  • Reklam

KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEYOĞLU / 50

Türkiye'de akrabası var, gerekçesiyle yaşanan sürgünleri İsabey, ayrıntılarıyla anlatıyordu.

19 Haziran 2020 - 00:02 - Güncelleme: 25 Haziran 2020 - 12:37

50

DUVARDA GÖMÜLÜ ALTINLAR

Bu eserin tüm hakları yayın Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

Sovyet devriminden sonra Kafkasya’da kalanların öyküsünü, İbrahim Bey’in en büyük bacısı Umhanım’ın oğlu İsabey’den Azerbaycan’da dinledim.

İbrahim Bey’in en büyük kızkardeşi Umhanım, eşini erken kaybetmiş. Bolşevikler yönetimi ele geçirince her yerde olduğu gibi Derbent’te de herkesin elindeki değerli malları hükümete teslim etmesi duyurusu yapılmış. Halk altınını, mücevherini götürüp teslim ediyormuş.

Umhanım da bir kısım değerli eşyasını teslim etmiş ama bazılarını saklamış: altın kınlı hançerin kınını baltayla küçük parçalara bölmüş, başka altınlarla birlikte bir kazan ile üstü deri kaplı bir küpe doldurup kerpiç duvarın içine gömmüş!

Bir yaz gecesi kapısı dan dan vurulmuş! Açıp bakmış ki üç Bolşevik polis!... “Evini kontrol edeceğiz! Senin teslim ettiklerin çok az! Bizi kandıramazsın! Biz senin nasıl zengin olduğunu biliyoruz! Çıkar altınlarını!” demişler. Umhanım’ın oğlu ile kızı da uykudan uyanıp korkuyla annelerinin yanına gelmişler; oğlu eteğine yapışırken kızı kucağına çıkmış. Umhanım, kucağındaki küçük kızının kulağındaki küpeleri göstermiş önce: “Bunları mı istiyorsunuz?”

Bize kül yutturamazsın! Çıkar altınları!”, “Yoksa alır götürürüz seni, bir daha çocuklarını göremezsin!” diye kükremiş adamlar.

Bu tehdit karşısında Umhanım almış eline baltayı, vurmuş duvara. Kazan devrilmiş. Altınlar dökülmüş. Adamlar, gördükleri karşısında sakinleşmemişler: “Yürü bakalım, emekçi halktan varlık kaçırmanın cezasını görürsün sen!”

Umhanım yalvarmış kendisini alıp götürmemeleri için.

Adamlar onu biraz daha yalvarttıktan sonra: “Tamam” demişler, “Geldiğimizi sakın kimseye söyleme! Hiç sesini çıkarmazsan bir şey yapmayız, ama ağzını açarsan vay haline!”

Duvardan çıkan altınları toparlayıp gitmişler.

Umhanım’ın oğlu bu olaydan sonra Bakü’ye taşındıklarını, orada da zorluk çektiklerini anlattı.

SİBİRYA’YA SÜRGÜN

İbrahim Bey, pek çok Kafkasyalı gibi, Almanya’nın Rusya’ya savaş ilânını sevinçle karşılar; ama geride bıraktıklarını zor günler beklemektedir. Türkiye’den bir selâm gelse, selâmı alanlar KGB’ye sorguya çağrılıyormuş. O nedenle, Derbent’te kalan bacılarından Ragıbe Hanım Ömer Bey’den gelen mektubu kabul edememiş.

En büyük bacıları Umhanım’ın oğlu İsabey Efendiyev’in söylediğine göre, teyzesi Ragıbe ağabeylerinden iki mektup geldiğini, ancak o mektupları görmediklerini anlatmış. Ragıbe Hanım’ın kocasını KGB’ye çağırmışlar: “Karına söyle, ‘Böyle bir akrabam yok; böyle birini tanımıyorum’ yazıp imzalasın. Yoksa, başınıza iş açılır” demişler. 1937’de kayınpederi vurulmuş olan Ragıbe Hanım, istenilen imzayı vererek ağabeylerinden gelen mektupları almamış.

Küçük kızkardeşi Şamala’nın diş doktoru olan kızı o yıl bir generalle nişanlanmış. Şamala Hanım’la ailesi de İbrahim Bey’le akrabalıklarını hiç mi hiç dile getirmemişler. Ama, İbrahim ve Ömer Beylerin ağabeyleri olduğunu sakınmadan söyleyen, en büyük kızkardeş Umhanım’ın yaşamı dünya savaşıyla birlikte iyice güçleşmiş.

Almanya Rusya’ya savaş ilan ettiğinde, Umhanım’la 17 yaşındaki oğlu İsabey Bakü’de iki odalı bir evde yaşıyorlarmış. Bir süre sonra evlerine bir zarf gelmiş. Zarfın içindeki yazıdan bir hafta içinde Kazakistan’a sürgün edileceklerini öğrenmişler. Ellerinde ne var ne yoksa satıp yanlarına bir ay yetecek kadar hurmayla fındıktan başka karneyle verilen ekmek almışlar. Ilık bir sonbahar günü evlerinden alınıp sırtlarında döşekleriyle bir yük vagonuna bindirilmişler. Önceki yolcuları olan ineklerin, atların, domuzların pisliği kalmış vagonda insanlar üst üsteymişler. Vagondaki bir perdenin arkasında duran leğen tuvalet olarak kullanılıyormuş.

Haritada kırmızı ile belirtilen yer Kazakistan'da sürgün edildikleri Simpalatinsk

Kazakistan’da Simpalatinsk yöresinde Ayagus İstasyonu’nda inmişler. Bugün görüyoruz ki, Simpalatinsk daha sonra Sovyetler Birliği’nin nükleer test alanı olarak kullanılmış.

İsabey’le anasının içinde oldukları grubun ince gömleklerle trenden indiklerini gören yerli halk koşup onlara kürk getirmiş. Kafile oradan 100 km. kadar içerideki Pudniksintaş’a götürülmüşler. Ne kadar süreyle geldiklerini bilmedikleri bu köyde girdikleri evde ne yorgan döşek, ne de odun varmış. Umhanım’ın güçlü kuvvetli, boylu poslu oğlu İsabey Efendiyev, -45 derece soğukta üşüyen kulaklarını karla ovuşturup ısıtarak, kâh şu işte kâh bu işte çalışıp anasına bakmış.

Umhanım’ın kızı evliymiş. Onlara o yıl ilişmemişler. Ertesi yıl onları da sürgüne Petrapavlovsk’a göndermişler. Petropavlovsk, Rusya’nın Doğu ucundaki Kamçatya yarımadasında, Bering Denizi kıyısında yer alıyor.

İsabey, geçmişte yaşadıklarını anlatırken, ogünleri yeniden yaşıyor gibi heyecanlıydı.

Umhanım’ın oğlu İsabey, bir yıl çok sıkıntı çektikten sonra yaşamlarını bir düzene sokmayı başardığı gibi başka sürgünlere de yardımcı olabildiğini anlattı. Kendileriyle aynı yerde sürgün olanlar arasında Bakü’nün milyonerlerinden iki Ermeni aileyi, Azerbaycanlı eski bir bakanla ailesini anımsıyor. Bazı yaşlıların memlekete geri dönemediklerini söylüyor. Sürgünlerden birinin hekim olan eşinin hemşire olarak çalıştığını, gönüllü olarak tüm sürgünlerin yardımına koştuğunu anlatıyor. Sibirya sürgünleri birbirleriyle dayanışma içinde oldukları gibi yerli halktan da destek görüyorlarmış.

Beş yıl sonra, savaş sona erince, bir gün bir üniformalı gelmiş: “Bizi bağışlayın. Sizi yanlışlıkla göndermişiz. Sizin dayılarınız Türkiye’deydiler. Savaş vardı. Şimdi gidebilirsiniz. İsterseniz kalabilirsiniz de. Karar sizin. Serbestsiniz.” demiş.

Umhanım’la oğlu yine yük vagonuna binip Kafkasya’ya dönmüşler.

***

Bu sürgünün gerekçesi, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, 9.4.1998 tarihinde Azerbaycan makamlarının İsabey Efendiyev’e verdikleri Temize Çıkarma Hakkında Rapor’da da açıkça yer alıyor:

1888 doğumlu Efendiyeva Umhanım, İsabey kızı, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Halk Dahili İşler Bakanlığı’nın 4.10.1941 tarihli kararıyla, inkılâp karşıtı cinayet türetmiş Heyderov İbrahim, İsabey oğlunun bacısı olarak, oğlu 1924 yılında doğan Efendiyev İsabey, Mehmet Tahir oğlu ile birlikte siyasî motivle inzibati kaydada Kazakistan’a sürülmüşlerdir. Bu sürgün işine Azerbaycan Cumhuriyeti savcılığında yeniden bakılmıştır. ‘Siyasi baskı kurbanlarına beraat verilmesi’ hakkındaki 15.3.1996 tarihli kanunun 1., 2. ve 5. Maddelerine esasen Cumhuriyet savcısının 9.4.1998 tarihli reyi ile Efendiyev Umhanım İsabey kızına ve oğlu Efendiyev İsabey Mehmet Tahir oğluna beraat verilerek temize çıkarılmışlardır.

Baş Adliye Müşaviri

A.P. Abbasov

Bu temiz kâğıdı çıktığında Sovyetler Birliği dağılmış, Umhanım çoktan, Azerbaycan’da söylendiği gibi, “dünyasını değiştirmişti”. Ama oğlu İsabey için ilerlemiş yaşında da olsa bu belgeyi almak önemliydi. Sürgünden dönüp geldikten sonra bir yerde belge doldurmaktan hep kaçınmıştı. “Sibirya’ya sürüldüğüm ortaya çıkarsa ‘Sovyet düşmanı’ diye damga yerim” korkusuyla ne eğitimini sürdürmek için bir okula, ne de çalışmak için bir kamu kurumuna başvurabilmişti. Sibirya dönüşü bir fotoğrafçının yanında öğrendiği zanaatı geliştirerek kendi fotoğrafhanesini kurmuş, sosyalist bir ülkede hayatını “özel girişimci” olarak kazanmıştı. Fotoğrafçı olarak ün yapmış, devletten iş almıştı. “Sovyet dönemi kötü değildi, Garbaçov geldi, düzen bozuldu, ortalık karıştı” diye yakınıyordu. Hiç rüşvet vermediğini vurgulayan İsabey Efendiyev şöyle diyordu: “Annem bana hep atalarımı, dayılarımı anlatırdı. Onlara lâyık bir insan olmaya çalıştım.”

PAZARA GİTMEYEN UMHANIM

İbrahim Bey’in kızkardeşi Umhanım son yıllarında

İbrahim Bey’in hiç görmediği yeğeni İsabey Efendiyev’in eşi Leyla Efendiyeva, -İbrahim Bey’in torunu olan- beni sanki yanında büyümüşüm de sonradan uzaklara gitmişim gibi karşılamıştı. Leyla yenge, İsabey dayının ilk eşi değildi. Sibirya’dan geri gelince evlendiği ilk eşinden neden ayrıldığını şöyle anlattı İsabey Efendiyev: Bir öğlen eve gelince bakmış ki, annesinin de karısının da suratları asık!... Ne olduğunu sorunca annesi “Bir şey yok!” demiş; karısı “Pazara git dedim, gitmiyor!” demiş. Umhanım açıklamış: “Ben bey kızıyım. Ben nasıl pazara patates, ekmek almaya giderim? Benim orada eski hizmetkârlarım var, beni tanırlar.” Bunun üzerine İsabey boş bavulla anasını alıp Ragıbe teyzesine gitmiş.“Evden bir tek Kur’an’ı götürdük” diye anlattı.

Sovyetler Birliği’nde yaşayanların bir kısmı II. Dünya Savaşı’nı Sibirya kamplarında geçirirken bir kısmı da yurt savunması için savaştı. Bu bölümün sonunda, genellikle Sovyetler Birliği’nde yaşayan ve vatanını savunmak için canını vermişlerin anısına söylenen bir şarkıyı dinleyebiliriz: Turnalar… Dağıstanlı bir ozanın -Avar ozan Resul Hamzatov’un- “Turnalar” şiirini Ukraynalı besteci Yan Frenkel bestelemiş. Şiirin sözleri şöyle:

Bazen düşünürüm: kanlı savaşa / Giden askerler dönmediler geri, / Onlar dönüştü beyaz turnalara, / Görmeyecekler artık kara yeri.

Uçuyor göklerde elçilerimiz, / Sesleri duyuluyor uzaklardan. / Sık sık hüzünle dolar gözlerimiz,/ Susarak, göğe baktığımız zaman.

Baktım, akşamüstü sise bürünüp / Uçuyor turnalar sürü halinde. / Üçgen saflarını sıkı tutturup,
Sanki insanlardır, dolaşan yerde.

Yola çıktı turnalarımız bizim, /Çığlıkları bizi gökten çağırdı, /Bundandır derim, Avar dilimizin, / Turnaların sesine benzerliği.

Sislerin içinde, günbatımında, / Yorgun turna sürüsüne, baksana, / Küçücük bir boşluk var saflarında, / Benim yerim değil mi o, acaba?

Gün gelecek böyle bir sürüyle ben, / Süzüleceğim mavi sis içinde. / Kuş gibi sesleneceğim göklerden, / Yeryüzünde bıraktığım sizlere.

Söylendiğine göre, Resul Hamzatov Hiroşima’ya gittiğinde duyduğu öyküden çok etkilenmiş: atom bombasının yol açtığı hastalıktan kurtulmak için tedavi gören Hiroşimalı bir kız çocuğuna -bir Japon söylencesindeki gibi ölümsüzlüğe erişmek için- kağıt katlayarak (origami yöntemiyle) bin tane turna yapması söylenmiş; çocuk daha yediyüz turna yapamadan yaşamını yitirmiş. Hamzatov, bu öykünün etkisi altındayken annesinin ölüm haberini almış. Japonya’dan dönerken hem Hiroşimalı kız çocuğunu, hem annesini, hem de savaşta yitirdiği iki erkek kardeşini düşünerek yazmış şiiri.

Azerbaycanlı sanatçı Müslim Magomayev, 1985’te Bakü’deki bir konserde çalıp söylemeye başlamadan, bu şarkıyı daha önce hep kendi kendine mırıldandığını, ilk kez seyirci karşısında söyleyeceğini açıklıyor. Şarkıyı ilk söyleyenin Mark Berner olduğunu belirtmeden geçmiyor. https://youtu.be/JUsKGW1s5qk

Hamzatov ve şiirleriyle ilgili şu yazıya bakılabilir: https://www.insanokur.org/resul-hamzatovun-hayati-ve-siirleri/

DEVAMI YARIN

(Yarın: Nisa Hanım’ın Hastalığı)

Bu eserin tüm hakları yayın Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”


 

Bu haber 6470 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Biletler, canlı konserlere göre daha ucuz olacak
Biletler, canlı konserlere göre daha ucuz olacak
Classical Music in the Post-Pandemic At Rome
Classical Music in the Post-Pandemic At Rome