KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 40
Reklam

KAFDAĞININ ARDINDAN BİR BEY OĞLU / 40

Paris sanatçılarla, Rusya'dan kaçanlar için bir çekim merkezi olmuştu. Önce otellere yerleştiler, sonra paralar suyunu çekmeye başlayınca ev tuttular.

09 Haziran 2020 - 00:05

Bu eserin tüm yayın hakları Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

40

ÇILGIN YILLARIN PARİS’İ VE GÖÇMENLER

Kafkasya’dan ayrılıp Paris’e ulaşanlar bir daha yurtlarını göremeyeceklerinin farkında değildirler.

1920'lerde Paris Operası'na giden yol.

Gençken Paris’te yaşama şansın olmuşsa, sonradan yaşamın boyunca nereye gidersen git, Paris seninle kalır, çünkü o taşınabilir bir bayramdır.” 1920’lerde Paris’te yaşayan Amerikalı yazar Ernest Hemingway böyle diyor. Hemingway, o yıllarda kendini Paris’e atmış sanatçılardan yalnızca biriydi.

Gertrude Stein ile Alice Toklas, Paris'teki evlerinde.

Teknolojiyi insanlığın yücelmesinin aracı olarak kutsayan 19. yüzyıl anlayışı, 1. Dünya Savaşı ile yıkılmıştı. Tersine, teknolojinin milyonlarca insanı öldürebileceği, sakat bırakabileceği görülmüştü. Savaş sonrasının sanat dünyasını çözümleyenler bu düşünsel ortama dikkat çekiyorlar. Bu dönemde “Dünya daha iyiye gitmiyor, ortalık karmakarışık; öyleyse vur patlasın, çal oynasın” anlayışı sanat çevrelerine egemen olmuştu. Ancak, pek çok ülkede tutuculuk sürmekteydi. Bu nedenle pek çok ülkeden sanatçılar “Ala ala hey!” diye yaşamak için kendilerini Paris’e atmışlardı. Ernest Hemingway, Scott Fitzgerald, Alice B. Toklas, Henry Miller, James Joyce gibi edebiyatçılar; Leon Bakst, Marc Chagall, Pablo Picasso, Modigliani gibi ressamlar; Gertrude Stein gibi koleksiyoncular, Igor Stravinski gibi müzisyenler Paris’te benzersiz bir sanat kolonisi oluşturdular.

Sanatçılar Montparnasse'ta.

A.B.D., İngiltere, İspanya, İtalya, Rusya gibi ülkelerden gelip yerleşenlerin yanında, şair Apollinaire gibi, çok yönlü sanatçı Jean Cocteau gibi, ressam Braque gibi Fransızlar da elbette aynı ortamın kişileriydi. Bu “çılgın”lar hem yaşayışlarıyla, hem ürettikleriyle, “modern” dünyanın ne olduğunu anlama peşindeydiler.

Paris, tarihinde pek çok altın çağ yaşamıştı; ama 1920’lerin Paris’i bu altın çağların belki de en gösterişlisiydi. Paris’in bu dönemi “çılgın yıllar” (les Années Folles) olarak anılır. Amerikalı ozan Ezra Pound, şehrin o tarihte dünyanın her köşesinden “kutsallaştırılmış aptallıklarla çekingenlikleri bir yana atıp yepyeni yönler arayan”ların buluştuğu bir merkez, “dünyanın merkezi” olduğunu söylüyor. Her gelir düzeyinden insana sunabileceği zenginlikler olan bir merkez…

 

Modigliani'nin Siyah Saç tablosu (solda)

Mojżesz Kisling’in 1924 tarihli tablosu: Kiki’nin portresi 

Yeni müzik, yeni resim, yeni edebiyat akımlarının belirdiği Paris’in çılgın yılları “yeni kadın”ı da ortaya çıkarmıştı. Savaş sırasında çalışma yaşamının her alanında erkeğin yerine geçmiş, kendine güvenen bir genç kadın tipiydi bu. İster köylü kızı olsun, ister satıcı kız, bu “yeni kadın”, anasının, büyükannesinin tanımadığı bir özgüvene sahipti. Bu özgüven, dış görünüşüne de yansımaktaydı. O güne dek kadını betimleyen uzun saçlarla yuvarlak çizgiler bırakılmış; düz kısa saçlı, beli belirtmeyen “fıçı” elbiseli, eteğinin boyu dizlere kadar kısalmış, ağzında sigaralık olan bir kadındı bu.

Paris, yalnızca sanatçıların değil, Bolşeviklerin yönetimi almasından sonra Rusya’dan kaçanların da sığındıkları bir şehirdi. Şehrin nüfusu 1920 yılında tarihi boyunca ulaştığı en yüksek rakamı görecek: 2,9 milyonu bulacaktı.1

Öte yandan, 1917’de 2,5 milyon olan Petersburg’un nüfusu 1920’de 600 bine düşmüştü. 1922 yılında 70 bin “Beyaz göçmen”in Paris’te yaşadığına ilişkin bilgi var. Çok geçmeden yalnızca çok sayıda lokantası değil, kendi gazete ve dergileri, okulları, gece kursları, kiliseleri, öksüzler ve yaşlılar için bakımevleri olan bir Rus diyasporası oluştu şehirde. Rus emprezaryo Diagilev ise Rus Balesi’ni (“Ballets Russes”) daha 1909’da Paris’te kurmuş, dansçısından dekor kostüm tasarımcısına dek Rusların çalıştığı bir sanat kurumu oluşturmuştu. Yeni gelen göçmenlerle bunlara Rus tiyatrosu da eklenecekti.

Genel Rus toplumundan farklı olarak Paris’teki göçmenlerin eğitim düzeyleri yüksekti: aristokratlar, kentsoylular, işi elinden alınmış iş adamları, toprağından atılmış büyük toprak sahipleri, Bolşevik karşıtı siyasetçiler, serbest meslek sahiplerinden oluşan göçmenlerin üçte ikisi lise ya da üniversite diplomalıydı. Yine de iş bulmaları kolay değildi; çünkü içlerinde soylular dışında pek azı Fransızca biliyordu. Ayrıca, Fransa savaş sonrası ekonomik sıkıntı içindeydi. Göçmenleri işgücü dışında tutmak için ayrımcı yasal düzenlemeler yapıldığı, meslek sahibi göçmenlerin bile yaşamlarını sürdürmek için özel bir beceri gerektirmeyen sıradan işler yapmak zorunda kaldıkları belirtiliyor.

Paris’e kapak atan önde gelen siyasetçiler arasında, önceki bölümlerde adı geçenlerden eski başbakanlar Prens Lvov ile Kerenski de bulunuyor. Yine burada sözü edilenlerden, 1. Dünya Savaşı sırasında önce Çarlık Ordusu’nun başkumandanı, sonra Kafkasya cephesi komutanı olan Romanov hanedanından Grandük Nikolay Nikolayeviç ile İç Savaş sırasında Beyaz Ordu’nun başkomutanlığını yapan General Denikin de Paris’e yerleşiyorlar.

İbrahim Bey ile ailesinin geldikleri 100 yıl öncesinin Paris’ini bir sessiz filmde izlemek ilginç olabilir: https://youtu.be/blw8zJt-Sc0

PARİS’TE İLK AYLAR

Nisa Hanım, Tiflis’ten Paris’e kadar o uzun yolculuk boyunca hastaymış. Paris’te hemen doktora gitmişler. Doktor, Nisa Hanım’a dış gebelik teşhisi koymuş; hemen ameliyat edilmesi gerektiğini, yoksa yaşamını yitireceğini söylemiş. Nisa Hanım, “Hayır, ameliyat olmayacağım!” demiş kararlılıkla. İbrahim Bey onun bu direnişine karşı duramamış; ama doktordan ayrıldıklarında, “Sen ölürsen ben ne yaparım?” diye gözyaşı dökmüş. Nisa Hanım, “Hiçbir şey olmayacak, biliyorum, ölmeyeceğim” demiş. Muayene sırasında içinden bir şeyin atıldığını hissettiğini söylemiş yıllar sonra.

***

Kafkasya’dan kaçanlar, kısa zamanda Bolşeviklerin devrileceği, kendilerinin de memlekete dönecekleri inancındaymışlar ki, önce pahalı otellere yerleşmişler. Zaman geçip paraları suyunu çekmeye başlayınca otellerden ayrılmışlar.

İbrahim Bey, ailesi ve dostlarıyla Paris'te

İbrahim Bey’in ailesinin kaldığı Champs Elysees’ye yakın oteli “kapısının önünde sallanan bir at vardı, beni bazen ona bindirirlerdi” diye anımsıyordu oğlu. Aynı otelde başka hemşehrileri de kalmaktaymış. Onlardan biri, İbrahim Bey’le birlikte Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti hükümetinde bakanlık yapan İnguş ulusundan Vassan Girey’miş. O, kendilerinden önce ayrılmış otelden.

Aile, kaldıkları V. Bölgedeki lüks otelden ayrılınca Trocadero yakınında bir eve çıkmış. Çocukların dadısı uzun yıllar o evden, orada çocukları parka gezmeye götürmesinden özlemle söz edecektir. İbrahim Bey’in oğluysa Paris’te müzelerle sirke gittiklerini unutmaz.

Bu arada yanlarında getirebildikleri altınları, mücevherleri bozdurup satmaya, rehin verip borçlanmaya başlarlar.

Paris İstasyon Binası (Kuzey Garı)

KAÇAN TREN

Paris’e gittikten bir süre sonra, İbrahim Bey Almanya’ya geçmek istemiş. Besbelli, Berlin’deki hemşehrilerinden oradaki yaşama koşullarına ilişkin olumlu izlenimler almış; belki iyi bir çalışma olanağı bulmuş… Göç hazırlıkları yapılmış. Biletler alınmış. Çoluk çocuk istasyona gitmek üzere faytona binmişler. Yol boyunca, İbrahim Bey faytoncuya “Çabuk! Çabuk! Treni kaçıracağız” dese de faytoncu “Merak etmeyin” diyerek hiç istifini bozmadan, bildiği gibi gitmiş. Sonunda istasyona (Gare du Nord’a) varmışlar. Arabadan bavullarıyla inip perona giderlerken tren düdüğünü çalarak hareket edince, İbrahim Bey faytoncuya dönüp yumruğunu sallamış. Faytoncu, gülümseyerek şapkasını çıkarıp onu selamlamış ve arabasını sürüp gitmiş.

İbrahim Bey’le ailesi o güne dek yaşadıkları evi boşaltmışlarmış: geri dönecekleri bir yer yokmuş. O gece anne baba ve oğul bir otele yerleşirken iki kızla dadılarını bir tanıdıkları misafir etmiş.

Daha sonra, Paris’ten şehrin kıyısındaki küçük bir yerleşime, Sevres’e taşınmışlar.

Stravinski’nin ilk kez 1923’te Paris’te yerleşik Rus Balesi’nce sahnelenen Les Noces balesinden bir bölüm: Valeri Gergiyev yönetimindeki orkestra ile Mariinski sanatçılarından… https://youtu.be/Rb09S2JDGF0    Koreografi, Vaslav Nijinski’nin kızkardeşi Bronislava Nijinska’ya ait… Mariinski Bale Okulu’nda yetişen her iki kardeş de 1909’da Paris’e yerleşiyorlar.

DEVAMI YARIN

( Yarın: Sevres’de Yaşam)

(1) Paris’in 2020 yılındaki nüfusu 2,2 milyonun biraz altında…

Bu eserin tüm yayın hakları Sanattan Yansımalar internet sitesiyle yazarı Mina Tansel’e aittir. Tanıtım için dahi olsa kısa alıntı veya bütünüyle yayın yazarın ve yayıncı internet sitesinin yazılı izni olmaksızın yapılamaz.”

 

Bu haber 1541 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Bilinmeyen Bir Usta ile Dil Bayramı Kutlaması
Bilinmeyen Bir Usta ile Dil Bayramı Kutlaması
Milyarlarca Korona ve Bir İnsan
Milyarlarca Korona ve Bir İnsan