Bir süre önce olsa, Türk Operaları üzerine bir yazı yazacağımı tahmin edemezdim. Arka arkaya dikkatimi çekince, önce görmezden gelemedim, sonra da yazmadan edemedim.
İstanbul’da 23 Nisan hafta sonundaki bir sanatsal etkinliğimiz de İstanbul Modern’de Semiha Berksoy sergisine gitmekti. Seramik sanatçısı dostumuz Serra Soysal’ın önerisi, planlaması ve eşliğinde unutulmaz bir Pazar etkinliği oldu. İstanbul’a bahar gelmiş, güzel havada insanlar Galata Port’da denizle buluşmayı seçmiş. Bahçedeki ağaçlar ayrı, terastan İstanbul ve Galata Kulesi siluetleri ayrı güzelliklerdi.

Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası sergisi ile tanıdığım bu özel insanın, ressam, opera sanatçısı, tiyatro sanatçısı, aynı zamanda da genç Cumhuriyet için sanata yön veren öncü bir insan olduğunu gördüm. Onun alışılmışın ötesindeki yoğun sanatsal üretimlerinin, yaşamına ilişkin kilometre taşlarını belgeleyen nesne, mektup, fotoğraf gibi kişisel nesnelerinin saklanmış olması, ailesi tarafından böyle özel bir sergi için seferber edilmesi çok etkileyiciydi. İstanbul Modern’in bir katında bütün bu objeler, ziyaretçileriyle çok güzel bir kurguda buluşuyordu.
Sergi, İstanbul Modern internet sayfasındaki tanıtım yazısında şöyle anlatılıyor: “Semiha Berksoy: Singing in Full Color” sergisi (6 Aralık 2024 – 11 Mayıs 2025), ilk olarak Hamburger Bahnhof – Nationalgalerie der Gegenwart’ta sunuldu. Sergi, Sam Bardaouil ile Till Fellrath küratörlüğünde ve Emily Finkelstein ile Agnes Rameder’ın küratöryel asistanlığında bir operatik sahne olarak kurgulandı. İstanbul Modern’de ölçeği genişletilip yeni bir başlık ve küratöryel çerçeveyle ele alınan sergiyi müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratörü Deniz Pehlivaner ve asistan küratörü Yazın Öztürk hazırladı.”
Çok yönlü sanatçılığı karşısından etkilendiğim bu özel insan, aynı zamanda ilk Türk Operası “Özsoy (Op.9)” sahnesinde rol almıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün İran Şahı Rıza Şah Pehlevi ziyareti için, hikâyesini de “ayrı yollara giden ikiz kardeşler” teması üzerinden kurgulayarak hazırlık sürecini yakından izlediği, Firdevsî’nin Şehnâme adlı eserinden uyarlanan bu opera, ilk olarak 19 Haziran 1934 gecesi, Türkçe librettosunu yazan Münir Hayri Egeli'nin rejisi ve bestecisi Ahmet Adnan Saygun'un orkestra şefliğinde, İstanbul Konservatuvarı’nın yaylı sazlar grubu olan "Riyaseti Cumhur Bando Heyeti" tarafından iki ülke liderinin huzurunda sahnelenmişti. Üç perdelik, dramatik türde bir opera olarak bestelenip sahnelenen Özsoy operasında, bariton Nurullah Taşkıran ve soprano Nimet Vahit ile Semiha Berksoy da yer alıyordu.

Saygun ile yapılmış bir söyleşiyi TRT arşivinden izlemek bu bağlamıyla da iyi oldu.
Müzede farklı sergiler bir aradaydı; önceliği Semiha Berksoy’a verip diğerlerini de öğle yemeğinin ardından gezmek üzere sıraya koyduk. Müzede Bir Pazar, yazımda anlatacağım bir tek bu sergi olsa onun için güzel bir başlık olurdu. Ancak ben sergiye ilişkin deneyimimi, başka bir Türkçe operadan söz etmeye geçiş olarak kullanma niyetindeyim.


Kendini sözcük insanı olarak tanımlayan, plastik sanatlarla ilişkisi kısıtlı bir kişi olarak sergide beni en çok etkileyen içine serpiştirilmiş yazılardı. Tabloların üzerinde, üstelik yalnız çarşaf tablolarda değil armağan olarak yapılmış olan portrelerde, çok sayıdaki oto portresinde de resimlere çoğunla el yazısı ile eklenen sözcükler dikkat çekiciydi. Böylece, bir resim sergisini okuya, anlaya, düşüne, zihnimin o bölümlerini kullana kullana dolaşabildim.
Üstelik Berksoy’un ilk sesli Türk sinema filmi olan, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “İstanbul Sokaklarında” filminin baş rollerinden birini oynadığını öğrenmek, bu siyah-beyaz filmdeki sahnesinden görüntülerin bir monitörde döndüğünü görmek hoş bir sürpriz oldu. Feminist bir kızın kendini anlatmaya çalıştığı bu sahnenin, o zamanlar için oldukça ilerici bir adım olduğunu düşündüm.

Hakkında sonradan yaptığım araştırmada, İpek film tarafından çekilen bu filmin 2 Aralık 1931 tarihinde ilk gösteriminin Beyoğlu semtindeki Melek (Emek) ve Elhamra sinemalarında yapıldığını öğrendim. Demek ki Semiha Berksoy’un öncü çıkışları sinema alanına dek uzanıyordu.

Serginin bir noktasında çakıldım kaldım. Semiha Berksoy’un Nazım Hikmet ile karşılıklı mektuplarından örnekler sergileniyordu ve tam “mahremiyet çerçevesinde en özel kategoriye koyduğum için mektupların yayımlanması, paylaşılması” konusunda içimden söylenmeli bir değerlendirme yaparken karşıma çıkan paylaşım ile ne gözlerime ne duygularıma inanabildim.
Semiha Berksoy’un sekiz yaşındayken annesini kaybettiğini öğrenmiş ve bu deneyimin eserlerindeki yansımalarıyla sarsılmıştım. Ancak o anda karşıma çıkan, yayımladığı ilk öykü olarak belirtilen gazete parçası beni darma durman etti. Hikâyesini daha sonra öğrenecektim. Bir serginin bittikten sonra da insanı başka hikâyelere salması çok özel, değil mi?

İyi ki bu sergiye yalnızca diğer bir Türkçe operayı anlatmaya geçiş olarak değineceğimi söyledim. İçinde dolaşırken fark ettiğimden çok daha fazla etkilendiğimi, üzerine düşünür ve araştırırken başka açılımlarla daha çok benimsediğimi fark ediyorum. Yazmanın bu etkisini unutmayıp daha sonra da kullanmalı; o alan benim ilgi ve bilgi sınırlarımın dışında diyerek önyargının ket vurmasına izin vermemeli.
VE TROYA...
Gelelim Troya epik operasına… Tam bu noktada, Ali Ergur’un Sanattan Yansımalar’da yayımlanan, 16 Haziran 2025 tarihli yazısına göndermeyle diyorum ki: Evet, Denizli’de sürpriz sanatsal etkinlikler büyüleyici olabiliyor… Bu kapsamda, 2. Denizli Opera Bale Günleri’ni ele almak gerekir. Genel duyurusu gelecek özel gösterimleri müjdelerken, Troya ile Denizlili sanatseverlerin 8-9 Mayıs 2026 tarihinde buluştuğunu belirtmeli.

Denizli Büyük Şehir Belediyesi’nin bir sanat şehri yaratma çabası, çok yönlü etkinlikleri beraberinde getiriyor. Duyuruları takip ediyor, olanak buldukça katılıyorum. Hele bazıları için bir olanak yaratmamak şımarıklık gibi geliyor. Bu nedenle, Troya epik operasının gösterimini duyar duymaz izlemeye gitmem gerektiğini hissettim. Ne de olsa Paris, Helen, Hektor, Aşil ve Truva Atı’nın ana kahramanları olduğu efsaneyi Homeros’tan öğrendiğimden beri çok severim.
Türkçe operalar arasında ayrı bir yeri olduğunu öğrendiğimde Troya operasına ilgim arttı. İlk kez sahnelenişi, Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından gerçekleştirilmiş. O zaman çok farklı bir kadro ile, Çanakkale-Troya antik kentinin UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine girmesinin yirminci yılı olan 2018’de, dönemin Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü, tenor Murat Karahan’ın genel sanat direktörlüğünü yaptığı ve on iki yıl aradan sonra Tan Sağtürk’ün sahnelere dönmesini sağlayan bir proje olmuş. Görkemli, geniş kadrolu, ses getirecek bir opera için kollar sıvanmış. Bestesini Rumen besteci ve orkestra şefi olan Bujor Hoinic yapmış, Türkçe librettosu Artun Hoinic yazmış. Besteci, 1980’lerde evliliği sonrası Türkiye’ye yerleşmiş olup o ve özellikle oğlu Artun Hoinic Türkçeyi çok iyi konuşmaktalar. Röportaj videolarını izlemek, ortak yaratım sürecini öğrenmek heyecan verici. O dönemde Bujor Hoinic, Troya epik operası için Homeros'un İlyada'sındaki tanrılar yerine gerçek savaşı, hayatı ele aldığını, sekiz sahne içinde iki perdelik bir sentez oluşturduklarını belirtiyor. Dünyaya mâl olmuş bir efsaneye evrensel bir müzik gerektiğini düşünerek “antik bir medeniyeti modern bir müzik ile harmanladım,” demektedir. Ayrıca, antik modlar, gizli makamlar ve Anadolu ritimleri kullandığını da eklemektedir. Aslında hem beste hem librettonun yazılması aşamalarını öğrenerek gösterimi izleyince, opera için şarkı sözü devreye girdiğinden librettoda edebi gücün kısıtlandığını bilip duyduğum ya da üst yazıdan okuduğum bazı yerlerde daha hoşgörülü olabildim.
Eserin İzmir Devlet Opera ve Balesi ekibi tarafından bu sezon sahnelenmesi, Denizli Opera Günleri programına da girmesini sağlamış. Özay Gönlüm salonu bütünüyle doluydu. Sahnenin yüksek tavanlı ve geniş mimarisi, böylesine görkemli bir opera eseri için çok uygun görünüyordu. Orkestra çukuru, eser sahnelenmeye başlamadan önce özellikle çocukların ilgisini çekti. Gidip gelip o derin kuyuya bakıyorlardı. Bol sandalyelerdeki enstrümanların sabırlı bekleyişini görmeden biliyordum. Ara verildiğinde de bu durum değişmedi. Müziklerin görsel şölene önemli desteği, bale sahnelerinin başarısındaki tartışmasız katkısı aşikâr olsa da görünmeyen kahramanlar olarak orkestra üyeleri, kalplerden kalplere büyük alkış aldı. En azından kendim için bunu söyleyebilirim. Görünürlükleri bir yabancılaşmaya yol açacağı için göz önünde olmamaları gerektiği konusunda hemfikir olmakla haklarını teslim etmek bir çelişki yaratmıyor. Hatta temsilin sonunda ekibe plaket veren, büyük şehir belediye başkan vekili Sayın Ali Marım, orkestranın daha iyi görünmesi için önümüzdeki günlerde çalışma başlatmayı bu ironi ile vadetmiş olabilir.

Anlatıcı ozan Homeros, Tankut Eşber tarafından canlandırıldı. Biri, liri ile ilham veren, diğeri anlattıklarını yazarak kayda geçiren iki balerin ile Homeros sahneleri birbirine çok hoş bağladı. Görmediği için bu peri kızlarının eşliğinde geliş gidişleri ve anlatıları, sahne geçişlerindeki akıcılığın temel unsuru oldu.

Eser, opera-bale olarak tasarlandığı için, Troya’da bale sanatçıları daha çok savaşçı karakterlere dağıtılırken romantik sahnelerde sözün gücünü kullanabilmek amacıyla opera sanatçılarına yer verilmiş. Dijital 3D mapping teknolojisi, özellikle dekorları kolay değiştirmek ve deniz dalgaları, yanan şehir, surlar avlular gibi görkemli mekânlar için önemli bir avantaj sağlamış. Özellikle, az sayıda aksesuar yanında başrollerden biri olduğunu düşündüren Truva Atı dışındaki tüm dekor, fonda yansıtılan hareketli görüntülerle oluşturuluyordu. Sahnenin neredeyse bomboş olması, çok geniş kadrolu bölümler dâhil dans ederken, savaşırken, düğünde veya yasta bir aradayken sanatçıların rahatça hareket edilmesini, görselliğin oldukça etkili hâle getirilebilmesini sağlıyordu.

Savaş ve yas sahnesi demişken gösterimin söz etmeden geçilemeyecek bir yönü daha vardı. Savaş sahneleri bale sanatçılarının olağanüstü başarısının da etkisi ile göz doldururken yürekleri ayağa kaldırıyordu.

Göz kırpmadan ve hayranlıkla izlenenin, aslında kıyasıya bir savaş olduğunu bilse de insan kapılıp gitmekten kendini alamıyordu. Bu etkinin nedeni bir savaş güzellemesi değildi elbette. Hatta, ölüm ve ardından gelen ağıtların savaşın yıkıcılığını iliklere dek hissettiriyordu. Yine de bu durum, gözle görülen ile içte yaşananın tezadına engel olamıyordu.


Paris’in ağabeyi Hektor, Yunan rakibi Aşil (ki canlandıran baletin çok başarılı olduğunu belirtmeli) tarafından öldürüldüğünde önce Hektor’un acılı annesi dansıyla ağıt yakarken ve ardından Troyalı kadın yüreklere hançeri saplayarak hepimizin o derin acıyı içinde hissetmesini sağladığı efsanevi ağıtı haykırırken savaşın bu dünyadaki en büyük kötülüklerden olduğunu idrak etmesi kaçınılmazdı.

Troya’nın Kral Priamos komutasında ve güçlü savaşçıları olmasına karşın Yunan ordusu tarafından ele geçirilemediği savaş sahnesinin büyüsü yine dansçıların başarısının eseriydi. Düşmanın kaçarken artlarında bıraktığına hükmedilip savaştaki galibiyetin anıtı olarak hevesle surların içine alınan Truva Atı ve içinde sakladığı savaşçılarla Homeros’un sahneye girişleri, tahta atın etrafında şenlik dansları, sonunda alev alev yanan şehir ve ardışık aryalar izleyicilerin duygudan duyguya savrulmanın müsebbibiydi.

Sonuçta dakikalarca ayakta sürecek alkışlar fazlasıyla hak edilmişti. İzmir’de 2018’deki ilk temsili için, trafik kazası sonrası yürüme şansını yitirmiş bir ekip arkadaşlarının savaş arabalı bir asker olarak savaşacağı sahnenin yazılması ince bir düşünceydi. Denizli temsilinde son gösterimine katılacak bir ekip arkadaşlarının emekliliğini selamlama sonrasında sahnede kutlama inceliğini de hayata geçirmeleri kadirşinaslık örneği olarak akıllarda kalacak.

Dev kadro ve böylesi bir operanın Denizli’de sahnelenmesini sağlayan kişilerin bir arada olmasıyla selamlama da görkemli bir tablo oluşturdu.

Denizli Opera Günlerinin bu yılki ilk gösterimi çıtayı çok yükseğe koyarak açılışı yaptı. Şimdi ardından gelecek eserleri beklemede sıra. Beklemeye değecek görünüyor.
Göksel Altınışık Ergur,
19 Mayıs 2026, Denizli
Not: En büyük eksik, yapıtın yaratıcı kadrosu ve uygulayıcılar ile ilgili herhangi bir yazılı bilginin verilmemiş olmasıydı. Troya ile ilgili İzmir DOB'un eski temsiline ait ve biletinial sitesinde yayımlanmış listeyi sizlerle paylaşıyoruz. Denizli'de dönüşümlü listeden kimler sahneye çıktı, bilemiyoruz.
TROYA
Epik Opera / 2 perde / 110 dakika
2 Kasım 2025 Pazar / 20.00
İZMİR DEVLET OPERA VE BALESİ
BORNOVA KSM NECDET AYDIN SAHNESİ
Libretto: Artun Hoinic
Müzik: Bujor Hoinic
Orkestra Şefi: Tulio Gagliardo, Bujor Hoinic
Rejisör: Recep Ayyılmaz
Koreografi: A. Volkan Ersoy
Dekor Tasarım: Özgür Usta
Başkarakter Kostüm Tasarım: Atıl Kutoğlu
Kostüm Tasarım: Aydan Çınar
Işık Tasarım: Bülent Arslan
Koro Şefi: Orhan Öner Özcan
Video Projeksiyon: Ahmet Şeren
Agamemnon (Miken Kralı): Nejad Beğde, Murat Duyan
Priam (Troya Kralı): Teyfik Rodos, Doğukan Özkan
Helen (Sparta Kraliçesi): Eylem Demirhan, Beril El
Paris (Troya Prensi): Burak Dabakoğlu, Erdem Erdoğan
Kalkhas (Yunan Kahin): Hasan Can İşgüden, Alpaslan Sevim
Troyalı Kadın: Ebru Kaptan, Burcu Sayın
Homeros (Anlatıcı): Tankut Eşber
Aşil: Çağın Hazar Özideş, Kaan Güler
Ulis: Ali E. Topçu, Shznghs Tolegen
Ajax: Doruk Demirdirek, Yiğit Erhan
Hektor: Boğaçhan Bozcaada, Selahattin Erkan
Laodike: Burcu Olguner, Oben Yıldırım
İfigenya: Aslı Çilek, Lara Aksoy
Thea: Cansu Polat, Sülün Duyulur
Andrastos: Dolun Doyran, Cihan Genek
Menelaos: Altan Kılınç, Güçlü Kılıç
Hekuba: Gamze Ertan, Koza İpek
Konzertmeister: Kemal Tören
İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrası, Korosu ve Balesi