Başka alanların insanlarının da kuşkusuz benzer ya da başka başka boyutta yaşama değen kaygıları olabilir ama kendi alanımız olan sanat camiamızda gittikçe artan ve yaygınlaşan bir kaygı yaşanıyor, açık-kapalı pek çok söyleşide. Kuşkusuz belli yaşlara gelen; bu alanda emek veren, yaşamını bu konuya adayan pek çok eğitimci ve sanat insanı ‘’Ya sonrası’’ sorularını da içten içe yaşıyor.
Genelde sanatın özelde de Plastik Sanatların satış amacıyla değil, çoğu kişice jüriler ve eleştirmenler tarafından ya da izleyenlerce ‘’Aferin, Başarılı‘’ sözlerine-beğenilerine odaklandığı. Sergilerin çoğunda eser fiyat listesi çıkarılmadığı dönemlerden başlayarak karşılık beklemeden, eser üreten, evlerini, atölyelerini tıka basa bunlarla dolduran nice sanat insanı geçmişte de vardı, şimdi de hâla var.
Sanatın öz anlatımlarından ‘’Hayat kısa, sanat sonsuzluk’’ gibi bir psiko-moral dayanak var ya. ‘’Bu yaptıklarımız, boyadıklarımız, yazdıklarımız gelecekte de yaşayacak düşüncesi’’. Zaman böylesi beklentileri, dayanakları aşındırıyor düşüncesine dönüşme yönünde örnekleri de taşıyor ne yazık ki. Böylesi düşünce kaosu ancak belli yaşları yaşamaya başlayınca daha da duygu dünyalarını meşgul edebiliyor.
Bu konuda geçmişi yüzyıllara dayanan batılı toplumlarda ya da doğulu ülkelerde sorun nasıl çözümleniyor, ne gibi örnekler var sorularını da beraberinde getirerek. Bu sorgulamalar elbette bu ülkede konunun özüne inebilen, empati kurabilen kişi ve kurumlar nezdinde yapılabilirlikler, yapılamazlıkları düşünme jimnastiğine yol açabiliyor mu sorusu da zihinlerde.
Bazı özverili sanat insanının ya da onun bilinçli çocuklarının kendilerince çözümler üretme çabasından oldukça başarılı örnekler de var günümüzde. Ne gibi olumsuzluklar yaşadıklarını elbette kendilerinden dinledikçe ‘’ya sonrası’’ soruları da sırlanıveriyor. Bu çabalar yaşanırken ‘’Gelecek’’ kaygısı manevi bir yük kimi zaman.
Böylesi içsel ve dışsal sorgulamaları yaşama yaşında birinin gözlemleri, düşünce kırıntıları bu yazımızın kaynağı. Bireysel bir kaygı ya da düşünce gibi olsa da özünde daha genel ve bir anlamda da benzer duyguları yaşayanlarla empatinin ifadesi.
Yurt dışı sanatsal gezilerimizde inceleme olanağı bulduğumuz devlet müzeleri, belediye-kent müzeleri ve kurumsallaşmış vakıf müzelerinin uygulamalarından çok sayıda örnekler var bildiğimiz. Örneğin sadece Barselona’da Picasso, Dali, Miro gibi Vakıf Müzeleri kurumsallaşan yapılarıyla bireysellikten ulusal kültür-sanat ve turizm politikaların başarılı örnekleri. Bulundukları toplumların çok yönlü övünç kaynakları. Kimi zaman koleksiyonlarından seçmelerle başka başka toplumlarda etkili sergiler düzenlemek gibi aktif çabalarla. İlgili vakıflarla işbirliği ile İstanbul’da kapsamlı medya tanıtımlarıyla düzenlenen Picasso, Dali sergileri bunun tipik örneği. Bu gibi uluslararası etkinikleri Kültür ihracatı bağlamında düşünenlerdenim. Ardından da biz acaba ne kadar kültür ve sanat ihracatı yapabiliyoruz sorularıyla. İthalat ve İhracaat konusunda devasa boyutlardaki dış ticaret açığımız gibi bu konuda da hep ithalat- dış alımda açıklar mı veriyoruz ya da bu ölçütlerin farkında mıyız?
Tek başına müzesi olmadan ya da bir vakıfa sahip olmadan ulusal müzeler içinde önemli bölümler altında sunulan çok sayıda sanatçı var. Velázquez, doğduğu evin müze haline getirilmesi dışında-Francisco Goya, Joaquín Sorolla gibi. Kolombiya-Bogota’da sanatçının bağışladığı 100 eserle 2000 yılında kurulan Botero Müzesi (Museo Botero gibi kent sahiplenmesi örnekleri de bulunmaktadır.)
Ünlü Fransız-Amerikalı heykeltıraş Arman'ın (1928-2005) adını taşıyan, eserlerinin sergilendiği özel bir müze bulunmamaktadır. Ancak, sanatçının eserleri Nice'teki Musée d'Art Moderne et d'Art Contemporain (MAMAC) ve Paris'teki Centre Pompidou gibi önemli modern sanat müzelerinde geniş kapsamlı olarak sergilenmektedir. Aynı şekilde devasa heykelleriyle tanınan heykeltıraş César Baldaccini'ye (1921-1998) adanmış müze yok. Bununla birlikte, eserleri başta Centre Pompidou olmak üzere büyük kamu koleksiyonlarında geniş bir şekilde yer almaktadır ve mirası César Vakfı tarafından yönetilmektedir .
Almanya’dan çok örnek verilebilir. Die Brücke (Köprü) sanatçı grubunun kurucusu olarak dışavurumculuğun kurucularından Ernst Ludwig Kirchner (1880-1938), George Grosz (1893-1959), Max Carl Friedrich Beckmann (1884-1950), Vasili Vasilyeviç Kandinski (1866-1944) adına dünya çapında kalıcı, özel bir sanat müzesi bulunmamaktadır. Ancak, eserleri Münih (Lenbachhaus), Paris (Pompidou Merkezi) ve New York (Guggenheim) gibi büyük müzelerde yoğun şekilde sergilenmektedir.
Anselm Kiefer (d.1945) adına kurulmuş, sadece onun eserlerinin yer aldığı resmi bir "kişi müzesi" bulunmamakla birlikte, sanatçının anıtsal enstalasyonlarına ev sahipliği yapan kalıcı sergi alanları mevcuttur. Milano'daki Pirelli Hangar Bicocca (Yedi Cennet Sarayı) ve Avustralya'daki Mona Müzesi (Elektra) Kiefer'in eserleri için özel bölümlere sahiptir.
Otto Dix(1891-1969) evi müze, ama Stuttgart Sanat Müzesi (Kunstmuseum Stuttgart) sanatçının eserlerinden oluşan dünyanın en kapsamlı koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor.
Dadaist Jean (Hans) Arp (1886-1966) ve eşi Sophie Taeuber-Arp'ın eserlerine adanmış devlet destekli özel bir sanat müzesidir. Tarihi bir tren istasyonu ile Richard Meier tarafından tasarlanan modern bir binayı birleştiren müze, sanatçıların eserlerini sergilemekte. Max Ernst (891-1976) sanatçının doğum yeri olan Almanya'nın Brühl kentinde 2005 yılında açılmıştır.
Çok sayıda bu gibi örnekler vermek mümkün. Sanat inanlarının eserlerini müze ve kalıcı sergilerde sergileyerek toplumla sürekli buluşturma çabası çeşitli boyutlarda görülebilmektedir. Bizde bu durum gerektiğince yerine getirilebiliyor mu sorusu ve verilebilecek yanıtlar bizim için önemli.
Devlet, Vakıflar, özel kurumların ve kişilerin özel çabaları ne durumda soruları. Böyle konularda Devletin öncülüğü ve benzer sahiplenmeyi yapacaklara desteği, katkısı ne durumda. Özel kurum kişilerin yaklaşımları ne gibi etkiler-baskılar ya da değer ölçütleri içinde? Soruları çeşitli kademelerden sorgulanabilecek özellikler taşıyor.
Şefik Bursalı ve Müşerref Rasim Köktürk gibi çok ilginç bir kaç örneğimiz de var. Şefik Bursalı’nın bütün eserleri ve yaşadığı ev bu müze için bağışlanmıştı. Müze de sözde çok aydın kesimin yaşadığı Çankaya gibi bir bölgede halka açılmış olmasına rağmen ilgisizlik gerekçesiyle bakanlıkça kapatıldı. Müşeref Rasim Köktürk eserleri de çeşitli nedenlerle hâla depolarda.
Bir büyük örneğimiz de Mustafa Ayaz Müzesi. Ankara’nın merkezinde, her türlü ulaşıma yürüyüş mesafesinde. Karşısında bir lokanta önünde turizm firmaları otobüsleri. Bunların birinden bir ademoğlu bu müzeye adım atmıyorsa çok yönlü düşünmek gerek. Böylesi Sanat odaklarının turizm firmalarının ilgi alanına sokulması da turizm politikasının görevi.
Asıl üzerinde durulması gereken konu bu işte. Çok sayıda üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Eğitim Fakültesi olan bir başkentteyiz. Sosyal yapısı sözde daha gelişmiş, etrafında çok çeşitli okul bulunan bir bölgede kimsenin gezmediği bir müze. Baştan sona özverili bir tutumla yaşama savaşı demek.
Her okul yılda bir kez bir dersini burada yapsa. Her sosyal örgüt bir müze gezisi programı düşünse bu müze ve sanat merkezleri cıvıl cıvıl olduğu gibi yaşamını buna adayan sanat insanlarına da bir vefa demektir..
Sanat alanındaki başarılarını geleceğe taşıma bilinciyle özveriyle çaba harcayanlar konusu akla gelince ilk yer alanları anmak gerekiyor.
DEVRİM ERBİL ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ. Balıkesir Belediyesi (2002)
1938Uşak doğumlu olmasına rağmen ‘’İlköğretim ve Lise eğitimini Balıkesir'de tamamlamış Ressam, devlet sanatçısı ve akademisyen Devrim Erbil Balıkesir'in de önemli değerlerindendir. Bu nedenle Devrim Erbil’in resimlerini sürekli sergilemek amacıyla İl Özel İdaresine ait Öz Merkez adlı binada yer alan 120 metrekarelik müze, Mayıs 2002’de kuruldu. Belediye Meclisi kararı ile söz konusu binanın Balıkesir Belediyesi Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi olarak isimlendirilmesi ve bu doğrultuda hizmet vermesi uygun görüldü. Yapılan düzenlemelerin ardından müze, 21. 02. 2004 tarihinde hizmete açıldı.

Müzede çağdaş Türk sanatçılarına ait 95 adet tablo bulunmaktadır.
‘’ Ülkemizde Belediyelerin sanat galerileri var, ancak hiçbir belediyenin sanat müzesi yok. Bu bakımdan “T.C.Balıkesir Belediyesi Devrim Erbil Çağdaş Sanat Müzesi” bir bakıma kente bir kimlik kazandıracaktır. Çünkü Balıkesir bir kültür kentidir. Burada çok önemli sanatçılar yetişmiş, eğitim görmüş ve eser vermişlerdir. Örneğin Fikret Mualla’nın Ayvalıkta resim öğretmenliği yaptığını, Edip Naci’nin bir müddet Balıkesir’de kaldığını, bugün Profesör olarak emekli olan Mustafa Aslıer’in, Hüseyin Gezer, Adnan Turani gibi temel taşların Balıkesir’de eğitim gördüklerini, bunun dışında Nüshet Kutluğ, İrfan Yılmaz ve özellikle bütün sanat heyecanını şehre aşılayan Sırrı Özbay hocamızın verdiği sanat hızını, ivmesini saygıyla anmak gerekir. (1)

Yaşamını eğitimci olarak Türk gençlerinin eğitimine, sanatçı olarak ulusal ve uluslararası alanda özgün bir kimlik olarak var olabilmesine sahip çıkan kurumlarca böylesi sorumluluklarla müze kurmak aynı zamanda geleceğe de büyük bir kültürel miras demektir. Nerede ise her ilimizde, her bölgemizde çok sayıda ressam, heykelci, seramikçi sanatçımız; müze sahibi olabilecek değerlerimiz var. Bu nedenle kişisel sanat müzelerine ne kadar çok ihtiyaç olduğu da görülür. Örneğin Trabzon’da, Konya’da, Bolu’da, Erzurum’da, Malatya’da, Van’da, Diyarbakır’da, Gazi Antep’te, Antalya’da, Mersin’de, Kayseri’de kurulacak Çağdaş Sanat Müzeleri bu coğrafya için çok zengin bir kültürel hazine demektir. Adını anmadığımız, anamadığımız her ilimizde büyük bir potansiyel olduğunu biliyoruz. Bu konuda öncülük eden Çorum Sanat Müzesi, yakında hizmete girecek olan İspir Çağdaş Sanat Müzesi pek çok ilimize-ilçemize model olmalıdır. Çağdaşlık, teknoloji ve gökdelenlerle, AVM’lerle övünmek değildir. İnsani değerler olan kültürel ve sanatsal birikimlerle örünmek, donanmak ve övünebilmek demektir.
İMOGA İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (2004)
Süleyman Saim Tekcan (d.1940)
Türkiye’de önce serigrafi denen baskı ve çoğaltma tekniğinin reklam, tanıtım ve grafik alanından resim sanatı alanına uygulanmasındaki yoğun çalışmalarıyla; tanınmasının, sanat eseri olarak kabulünün ve üniversitelerde eğitim programlarına alınmasının, atölyelerin kurulmasının önderidir, Süleyman Saim Tekcan. Bu çabayla bugün bütün güzel sanatlar eğitimi okullarımızda önemli bir eğitim ve pek çok sanatçımızca da sanatsal ifade alanıdır serigrafi.
Yaşam disiplini, planlı-programlı çalışma azmi ve idealleriyle sanatçı-eğitimci kimliği bir araya gelince 1974 yılında ilk özel atölyesini Kadıköy Aralık Sokak’ta kurdu. Başlangıçta kendi sanat yaşamı için planladığı bu atölye donanımlarını Almanya’dan getirttiği örneklerden geliştirdi. Bunlar daha sonra ülkede böyle bir alanın çoklu üretime dönüşmesine öncülük etti.
Böylelikle Tekcan’ın kafasında atölyesini diğer sanatçılarla paylaşma fikri doğdu. Atölyenin ilk baskı resim yapan sanatçısı Nurullah Berk oldu. Daha sonra sırasıyla Gündüz Gölönü, Ferruh Başağa, Neşet Günal baskılarını gerçekleştiren sanatçılar oldular.
Zamanla daha geniş mekân ihtiyacı duyuldu ve atölye 1977 Haziran’ında Kadıköy Söğütlüçeşme’deki yerine taşındı ve yeni bir yapılanmaya gitti.
70’lerin sonlarına doğru bu atölye kısa zamanda sadece bir atölye olmaktan çıkıp sıcak atmosferiyle sanatçıların uğrak yeri olan, sanat sohbetleriyle dolu ortak bir buluşma noktası haline geldi. Bu tarihten itibaren sırasıyla Cihat Burak, Avni Arbaş, Emin Barın, Nedim Günsür, Elif Naci, Zühtü Müridoğlu, Semih Balcıoğlu, Ali Teoman Germaner, Erol Akyavaş, Ferruh Başağa, Burhan Uygur, Devrim Erbil, Mehmet Güleryüz, Özer Kabaş, Eren Eyüboğlu, Veysel Erüstün gibi Türk sanatının önde gelen sanatçıları bu atölyede iş üretirlerken bir yandan da sanatsal sohbet toplantıları yaparak bu özel mekânın oluşmasında katkıda bulundular.
Türk özgün baskı sanatının profesyonel düzeyde çoğaltılması ve yaygınlaştırılması için bir araya gelen bütün bu sanatçıların yanı sıra birçok yazar ve fikir insanı da atölyedeki bu sohbetlere katıldılar. Bunların içerisinde Şahap Balcıoğlu, Aziz Nesin, Bertan Onaran, Malik Aksel, Turhan Selçuk, Mehmet Ali Aybar, Hamit Kınaytürk gibi isimleri saymak mümkündür.
Tekcan, Söğütlüçeşme’deki bu atölyede en büyük desteği Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünden sınıf arkadaşı ressam İsmail Avcı’dan aldı.
Tekcan, atölye imkanlarını daha da geliştirmeye karar verdi. Bu amaçla, 1982 yılında Küçük Çamlıca’da IMOGA’nın ilk temellerini attı. Yapmak istediği, atölyenin ötesinde daha kapsamlı, uluslararası boyutta bir sanat evi inşa etmekti. Bütün sanatçı dostları da heyecanla bu projeye destek verdiler. Ressam-mimar Cihat Burak’ın, projesini üstlendiği yapı birçok ihtiyaca cevap verecek şekilde tasarlandı ve 1984’te tamamlandı. Aynı yıl 13 Ekim’de 1000 kişinin üzerinde bir katılımın olduğu büyük bir açılışla Artess Çamlıca Sanat Evi adını alan bu mekan Türk sanatının kullanımına sunuldu. Atölye, litografi, serigrafi ve gravür gibi baskı tekniklerinin tümünü içeren modern bir atölyede olması gereken tüm imkanları barındırıyordu. Bu arada geniş galerileri, büyük bir baskı arşivi, kütüphanesi ve misafirhanesi ile uluslararası boyutlarda örnek bir baskı atölyesi yapısına kavuştu.
Çamlıca’daki sanatevi, 60’tan fazla sanatçının gelip çalışma yaptığı, 500’den fazla eserin üretildiği dev baskı resim arşivi ile uluslararası boyutta önemli bir birikime sahip, özel bir yerdir’’
İMOGA; bu gün, bir sanat tutkunu yurtseverin idealinin gerçekleştiği; baskı sanatlarının serüvenini somut olarak görmek isteyenlerin mutlaka uğraması gereken ve bu alana gönül veren bütün ressamların eserlerini barındıran, toplumla buluşturan, alanında Türkiye’de tek olan özgün bir müzedir.
Süleyman Saim Tekcan, baskıresimle birlikte asıl eğitimini gördüğü yağlıboya tabloları, heykelleri ile de çok yönlü, çok üreten, sanatta ulusal değerleri evrensel alana taşıma sorumluluğunu temel alan bir sanatçımız.
BAKSI MÜZESİ-Bayburt/ (2010)
Oya Koçan/Hüsamettin Koçan (d.1946)
Yurtseverliği sözelden gerçeğe taşıma idealinin somut örneklerinden biridir Baksı Müzesi. Bu ülkenin bireyi, aydını, sanatçısı olmanın maddi-manevi sorumluluğunun göstergesi. Kurulmaya başlandığı günlerdeki tartışmaları, polemikleri anımsıyorum. ‘’Dağın başında bi yer, kim gider’’ ya da ’’Afaki bir ütopya’’ gibi sözlerle. Coşkun Çoruh Nehrinin kıvrımlarına tepeden bakan, görkemli manzarasıyla dünyada eşinin bulunmadığı. Yurt içinde aldığı ödüller yanında 2014'te Avrupa Konseyi Müze Ödülü'nü alır bu baş eser. ‘’Burası benim için, Anadolu’nun Bayburt ilinin, ıssız bir tepesinde, çılgın bir hayalperestin, delice azmi ve vizyonu ile kurulmuş, kendi çapında mahalli bir Guggenheim. Helal olsun bu toprakların çıkardığı sanatçımız Hüsamettin Koçan’a…Çılgın bir Anadolu çocuğunun hayal gücü. (E. Özkök 2)

‘’Eski adıyla Baksı, bugünkü adıyla Bayraktar köyünde yükselen bu sıra dışı BAKSI Müze, çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarına aynı çatı altında yan yana, iç içe yer vermektedir. Sergi salonları, depo müze, atölyeler, konferans salonu, kütüphane ve konukevi ile 40 dönümlük bir araziye yayılan Baksı Müzesi, Bayburt doğumlu sanatçı Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın bireysel düşü olarak 2000 yılında filizlendi. Bu proje sanatçının doğduğu topraklara yaşam birikimini taşıma çabasının bir sonucudur. Bu fikri hayata geçirmek amacıyla 2005 yılında Baksı Kültür Sanat Vakfı kuruldu. Müze, başta sanatçılar olmak üzere çok sayıda gönüllünün katkısıyla yıllar içinde gerçek bir toplumsal projeye dönüştü. Müzenin ana binası, 2010 yılında zorlu bir serüvenin sonunda, devletten hiçbir maddi yardım almadan, tamamlandı. Baksı Müzesi'nin tanıtımı 2010 yılı Haziran ayında İstanbul Modern'de, açılışı ise Temmuz ayında yapıldı. 2012 yılında müzenin yeni sergi salonu olan Depo Müze sanatseverlerle buluştu.’’

Böylesi çok geniş kapsamlı projeler ve uygulamalar bir aile ortamının maddi-manevi ortak değeridir. Birlikteliğin yarattığı dinamizmle hayat bulur. Bu nedenle Hüsamettin Koçan anılırken ve yazıya geçerken en büyük dayanağı olan eşi Oya Koçan’la birlikte anılmalıdır düşüncesindeyim. Bu nedenle sevgili Hüsamettin Koçan’la birlikte sayın Oya Koçan’ı da candan kutluyorum; ‘’İki elin sesi soluğu olan’’ bu muhteşem müze için.
DOĞANÇAY MÜZESİ (2004)
Burhan Doğançay (1929-2013)
Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzelerinden olan Doğançay Müzesi, kapılarını 2004’te halka açmıştır. Beyoğlu’nda, 150 yıllık beş katlı tarihi bir binada yer alan müzede Burhan Doğançay’ın (1929-2013) eserlerinden küçük bir retrospektifle, babası Adil Doğançay’ın (1900-1990) eserleri sergilenmektedir. Sanatçının müzede yer alan eserleri, onun erken dönem figüratif resimlerinden başlayıp, kent duvarlarından ilham alan işlerine ve fotoğraflarına uzanan elli yıllık sanatsal gelişimini kapsamaktadır.

Doğançay Müzesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve sponsor firmalarla işbirliği içinde 2005’ten bu yana temel eğitim okullarında jürili sanat yarışmaları düzenlemekte ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmaktadır. Her yıl 1500 okuldan, 8-14 yaşlarında ortalama 7 bin öğrenci bu etkinliğe katılmaktadır. Müze, eğitime sanat üzerinden destek vermeyi amaçlayan bu yarışmaları gelecekte de sürdürmeyi planlamaktadır.
Uluslararası ünlü ressamımız Burhan Doğançay, babası ressam Adil Doğançay’ı da kapsayan bir proje ile kurduğu bu müzeye sadece Doğançay Müzesi adını vermiştir. Bu gibi duyarlılıkları insani değerler silsillesi açısından çok önemli sayanlardanım. Günümüzün kaotik toplumsal yapısı içinde böylesi duyarlılıklara daha çok ihtiyaç olduğu bir gerçek.
MUSTAFA AYAZ MÜZESİ.
(Mustafa Ayaz Müzesi ve Plastik Sanatlar Merkezi Vakfı-2009)
(1938-2024) Trabzon Çaykara. Bir köy çocuğu. Parasız yatılı Pulur Köy Enstitüsü sayesinde hayata tutunanlardan. Enstitünün ilk üç sınıfında resme karşı ilgisini fark eden öğretmeni Burhan Alkar’ın yönledirmesiyle İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Seminerinde sanat eğitimine devam eder. Bu okulda sanatçı-eğitimciler İlhami Demirci ve Malik Aksel’in; seminerden sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünde Adnan Turani gibi yetkin eğitimci-sanatçıların öğrencisi olur. Böylece Cumhuriyet’in birbirini takip eden, biribirini destekleyen, geliştiren sıralı*aşamalı eğitim sisteminin yetiştirdiği bir sanatçı-eğitimci profili.

Yaşamının her anını sanat düşünerek, çizerek, boyayarak, heykel yaparak, anlamlandıran tutkulu bir efsane isim. Çizimsiz bir el onun için sözkonusu olamazdı. Onun için el, uygarlığı yaratan en büyük, en değerli organdı, tembellik yakışmazdı. Tuval yüzeyi özgürlük alanı; boyası, çizgisi ve renkleri yaşam sevinci kaynağıydı onun için.
Bir ideal insanı olarak Mustafa Ayaz’ın kimseden yardım almadan, kendi emeği ve alınteriyle kurduğu ve bu ülkeye, başkent Ankara’ya armağan ettiği yedi katlı müze-sanat merkezi kendisini yetiştiren bu ülkeye vefa borcu..
Mustafa Ayaz’ın bu müzeyi hayal ettiği günlerden bu yana her aşamanın tanığı olanlardan biriyim. Herkesin villa, yazlık, han-hamam hayalini kurduğu ya da kurmaya koşullandırıldığı bir toplumda, kendisini köyden alıp yetiştiren bu ülkeye vefa borcunu müze kurarak ödemeyi en büyük etik değer sayan bir Cumhuriyet aydını-sanatçısı.
1970’lerde-seksenlerde Gazi Eğitim’de hoca iken öğle yemekleri yoktu. Evden getirilen ekmek arası kumanyalarımızı ayakta atıştırırken bile onun sohbetinde ve hayalinde Ankara’ya emanet edeceği bu müze projesi hep vardı.
Müzesinin ilk salonunu vefa örneği olarak öğretmeni Adnan Turani’ye ayırdığı bu emanetini şimdi sevgili çocukları özveriyle yaşatıyorlar. Üç katta sunulan çok sayıda eserin yanısıra, giriş katı salonlarında düzenli sergilerle çok sayıda sanatçının güncel sergileri sunulmakta.
KAYIHAN KESKİNOK VAKFI
Kayıhan Keskinok (1923-2015)
Cumhuriyet’la yaşama başlayan Kayıhan Keskinok’un öğrencisi olma şansını yaşayanlardanım. Bunu sanat yaşamımın her aşamasında sanat felsefem içinde bir ayrıcalık olarak görürüm. Çünkü Gazi Eğitim’in yatılı, sonsuz olanakları içinde neredeyse her günün büyük bölümü sanatla, kültürle iç içe yaşanıyordu. Bunu sağlayan yönetim görevlilerinden biriydi Kayıhan Hocamız. Her nöbetinde sabaha kadar atölyemizde onun felsefeye, sanata ve hayata dair sohbetinden beslenirdik. ‘’Asıl eğitim böylesi tutkulu sahiplenmeyle başarıya ulaşır’’ inancını onun sayesinde özümledik. Bu öğrencilerinden bazıları: Prof. Cengiz Çekil, Yrd. Doç. Vedat Can, Prof. Hasan Pekmezci, Prof. Erol Kınalı, Ressam Zeki Serbest, Ressam Nuri Odabaşı, Yard. Doç. Turan Bayer, Yrd. Doç Salih Tekkol, Doç Zeki Şahin. Yurdumuzun Gazi, Hacettepe, Dokuz Eylül, Eğe, Mimar Sinan, İzzet Baysal, Samsun 19 Mayıs gibi değişik üniversitelerinde sanatçı ve eğitimci olarak görev üstlendiler.

Yaşamının son günlerine kadar sanat çalışmalarını, tutkunlara sanat eğitimi atölye çalışmalarını bilinçle südürdü. Yaşı başı ne olursa olsun, onunla karşılaşan her öğrencisi ondan yeni bir şey öğrenirdi. Yazma çizme, boyama sanatın temel dayanaklarıydı onun için. Çünkü bu eylemler beyni sürekli dinamik tutan; okuyan, araştıran, düşünen, tartışan, görsel eyleme dönüştüren vazgeçilmezlerdi.

İnsan yaşlansa da düşüncesinin, sanatsal eyleminin asla yaşlanmayacağının, toplumsal duyarlılığın, sanatsal alt düşüncenin vazgeçilmezliğinin temsilcisiydi doksan yaşında bile. Pek çok sanatçının saplandığı tarz kaygısıyla ilgi duymadığı fidan gibi gençlerin Gezi Parkı direnişini eserlerinde içtenlikle ele aldı.
Bu idol ressam-sanatçı, sanat eğitimcisi onun çocuklarının değerbilirliği ile Keskinok Vakfı ve Sanat Merkezi ile adını ve sanatını yaşatmaya devam ediyor.
ARDA SANAT GALERİSİ
Fethi Arda (1934-1996)
Yakından tanıma, sohbet edebilme olanağı bulduğumuz değerli ressamlarımızdan Fethi Arda (1934-1996) adına kurulan ve yıllardır sanatçılar ve sanatseverler camiasında yadedilmesini sağlayan bir vefa örneği. Her gün çok sayıda ziyaretçinin, sanat tutkununun, öğrencinin uğrak yeri. Sanat disiplini ve sağlam ilkeleriyle Fethi Arda gibi bir sanat insanının adını yaşatmak çabasının başarılarla devamı dileğimiz.‘ Çok sevdiğimiz, saydığımız Fethi Ağabeyin adını taşıyarak sanatımıza katkılarının, çabalarının, ilkelerinin ilk günlerinden bu yana tanığı olarak galerinin tanımını kendi tarihçelerinden alıyorum.

‘’1989 yılında arkeolog Ender Başaran ve usta ressamlarımızdan Fethi Arda’ nın oğlu işletmeci Övgü Arda tarafından açıldı. (Her ikisinin de ortak yanları TED koleji mezunu olmaları.) Ankara’da 25 yıla yakın bir süredir plastik sanatlar sürecine yeni bir soluk taşıdığımıza inanıyoruz. Galerimiz, bu süre içerisinde kendi çizgisinden hiçbir zaman ödün vermemiştir. Bu çizgiyi biraz açarsak; ana prensip Türk resim sanatında önemli bir yere gelmiş özgün sanatçılarla alışmak ve onların yapıtlarını sanat severlerin beğenisine sunmak, gerektiğinde eğitsel bir misyon yüklenmektir. Bu yapıtların sanatçılarının ortak özelliği, hemen hemen hepsinin Türk resim tarihine girmiş olması ve gelecek kuşaklara sağlam bir resim eğitimi bırakma kaygılarını içlerinde taşımış olmalarıdır.’’
Teslim aldıkları baba adının-manevi mirasının sevgiyle-saygıyla yaşatılması benim çok değer verdiğim bir vefa duygusudur. Çünkü bu değerler dizgesi insan olmanın, adını taşıyanlarca başarıyla yaşatılmasının temel koşullarından. Nitelikli sergiler, belge özellikli kataloglar hep kalıcılığın, iz bırakma çabasının somut örnekleri.
İSMAİL ALTINOK SANAT GALERİSİ (1920-2002)
İsmail Altınok Sanat Merkezi; ressam İsmail Altınok'un (1920-2002) bugüne kadar yapmış olduğu çalışmaların tümünün zaman zaman özel olarak sergilendiği, bunun yanı sıra başka önemli ressamların resimlerinin, sanatsal çalışmalarının sanat camiasıyla paylaşıldığı bir sanat merkezidir. İsmail Altınok denilince onun Burdur resimleri akla gelir. Bu manzara resimlerinde o, doğayı özgürce-boya ve biçimlerle oynarca soyutlar. Bu nedenle İsmail Altınok resimimizde ‘Burdur Ressamı’ bilinir ama onun op-art ve yerel motifler üzerine çalışmaları da önemli bir yer tutar. Paylaşım bilinci gelişmiş bir sanat eğitimcisi sıfatıyla doğa resimleri yanında figüratif kompozisyonlarıyla yaptığı resimlerin kartpostal baskıları bizim Anadolu okullarındaki öğretmenlik yaşamımızda öğrencilerimize gösterdiğimiz ders kaynağımız sayılırdı. Elbette kitapları da. Yazan, çizen, boyayan, tartışan; teoriden de pratikten de taviz vermeyen bir kimlik. Yıllar içinde onu aile olarak da çok yakından tanıma şansımızla ilgisine, sevgisine paydaş olma onurunu yaşadık.

Biyografi olarak tutarlı-dizgeli bir eğitimden gelen Cumhuriyet aydını, sanatçısı. ‘’1935 yılında, 15 yaşındayken Öğretmen Okulu'na devam etmek üzere Burdur'dan ayrılan Altınok, önce İzmir'de, ardından Balıkesir'de öğrenimini sürdürür. Öğrenimini tamamladıktan sonra, kısa bir süre Burdur'un Çavdır ve Karamanlı köylerinde öğretmenlik yapar. Altınok'un Burdur'dan ikinci ayrılışı, Ankara Gazi Resim-İş Bölümü'ne devam etmek için olur. ‘’Ressam, sanat emekçisi ve öğretmen İsmail Altınok, 1920 yılında Burdur doğumlu. İzmir Öğretmen Okulu'nda Abidin Elderoğlu'nun, 1943 yılında bitirdiği Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Malik Aksel ve Refik Epikman'ın öğrencisi olur.. 1942 yılında Cemal Tollu ile tanışır, Ankara sanat ortamında Eşref Üren ve Cemal Bingöl ile dostluklar kurar.
Eskişehir’de, Ankara’da, Kıbrıs’ta öğremenlik görevi. Tavizsiz ve aralıksız sanat. Hem de sanatın satış için değil, sadece sanat için yapıldığı, sergilerde fiyat listesi olmadığı yıllarda. Bir dönem Opart’a yoğun ilgi. Geometrik+optik yanılsamalarla çağdaşlık-sanatta yerellik sorgulamaları. Sanat zaten baştan sona sorgulama, yeniden yaratma, yeniden düzen kurma çabası değil mi?
Şimdi biri çok başarılı bir tıp doktoru, biri de çok başarılı diplomat olan oğullarının baba adını, anısını yaşatma adına sanat yaşamımıza sundukları İsmail Altınok Sanat Merkezi ile sanatta odak adlardan biri.
Sözün özü:
Ülkemiz her türlü doğal, tarihi, kültürel maddi manevi olanağa sahip. Ancak önceliklerini planlamada, sıralamada yanlış değerler üzerinde oynamak gibi bir tutarsızlıktan kurtulamamakta. Bu da çağdaş, akılcı, pozitif insan modeliyle ve bu modellerin yetke sahibi olmasıyla mümkün. Müzecilik gibi kavramlar ancak o zaman umulan, hayal edilen değeri bulacaktır. Umut tükenmeyecektir elbette.
Hasan Pekmezci
17 Mayıs 2026, Ankara.
2.(Ertuğrul Özkök) https://www.yenisafak.com/hayat/murat-ulker-yazdi-avrupa-odullu-bayburt-baksi-muzesi-4547850
Yorumlar
Kalan Karakter: