Dün, Bugün ve Daima…
Bazı kurumlar vardır; yalnızca bir eğitim yuvası değil, bir ülkenin ruh haritasıdır. Ankara Devlet Konservatuvarı, Cumhuriyet’in kültürü bir milletin yükselişinin asli unsuru sayan büyük iradesinden doğmuş; bozkırın ortasında vakur bir anıt gibi yükselen Cebeci binasıyla yalnızca bir mekân değil, bir idealin sembolü olmuştur. O siyah-beyaz karede görülen yalnız ama kendinden emin yapı, aslında sanatın bir toplumun geleceğini kurabileceğine duyulan sarsılmaz inancın sessiz ifadesidir. Yıllar içinde binalar taşınmış, adresler değişmiş olabilir; fakat konservatuvarın özü değişmemiştir: disiplin, incelik, emek, zarafet ve Cumhuriyet’e yaraşır bir estetik bilinç, kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmiştir. Atatürk’ün “Cumhuriyetin temeli kültürdür” sözünün işaret ettiği ufuk, bu kurumun duvarları arasında yalnızca ders olarak değil, bir yaşam terbiyesi olarak büyümüştür. İşte tam da bu nedenle, 6 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı CSO Ada Ankara Ana Salon’da gerçekleştirilen 90. Yıl Özel Kutlama Gecesi “Dün, Bugün ve Daima…”, sıradan bir yıl dönümü programı değil; geçmişe saygı, bugüne tanıklık ve geleceğe bırakılan bir emanet, Cumhuriyet’in sanatla kurduğu ilişkinin, eğitimle yoğrulmuş bir idealin ve kuşaklar boyu taşınan bir estetik terbiyenin sahneye dönüşmüş hâliydi.

Gecenin sanat danışmanlığını Yücel Erten üstlenirken, sunum görevini Ezgi Şenler ve Serkan Melikoğlu paylaştı. Salonda dolaşan atmosfer, bir konser disiplininin ötesinde, âdeta bir “kurum belleği töreni”ydi. Orkestranın başında ise, Türkiye’nin müzik hayatında adı otorite olan Rengim Gökmen vardı. Onun yönetiminde, mezunların katkısıyla güçlenen Hacettepe Üniversitesi Senfoni Orkestrası ve gecenin ruhunu taşıyan 90. Yıl Korosu geçmişten bugüne uzanan bir repertuvarı bir zincir gibi birbirine ekledi.
Programın omurgası, yalnızca eserlerin sıralanışıyla değil, seçilen bestecilerle, kurulan estetik köprülerle ve türler arası geçişlerle de anlam kazanıyordu. Erkin’den Hindemith’e, Bizet’ten Vivaldi’ye, Tura’dan Schnittke’ye uzanan bu geniş yelpaze, konservatuvarın yıllardır öğrettiği en temel gerçeği hatırlatıyordu: Sanat, tek bir dilin değil, bütün dillerin toplamıdır.

Cumhuriyet’in Ritmiyle Açılan Kapı: Erkin – Köçekçe
Gecenin açılışı, Türk müzik tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek Ulvi Cemal Erkin’in “Köçekçe” süitiyle yapıldı. Eserin folklorik köklerinden gelen ritmik canlılığı, orkestranın disiplinli icrasıyla birleşince, salon bir anda bir kutlamanın kalbine dönüştü. 1942’de bestelenen ve 1943’te Ernst Praetorius yönetiminde ilk kez seslendirilen bu yapıt, sadece bir süit değil, Cumhuriyet’in “yerli olanı evrensel dille anlatma” idealinin müzikal manifestosu gibiydi. Gökmen’in yönetiminde Köçekçe coşkuyu basit bir gürültüye düşürmeden ölçülü ama ateşli bir sevinçle yükseldi.

Hindemith’in Ankara Hatırası: Konçertonun Parlak III. Bölümü
Ardından gelen Paul Hindemith’in Tahta Üflemeliler, Arp ve Orkestra için Konçertosu’nun III. Bölümü gecenin tarihsel hafızasını doğrudan sahneye taşıdı. Hindemith, yalnızca bir besteci değil, Atatürk’ün davetiyle Ankara’ya gelerek konservatuvarın kuruluş esaslarını belirleyen raporu hazırlayan ve kurumun yapı taşlarını şekillendiren figürlerden biriydi.
Bu bölümde solistler Sibel Ayhan Bayer (flüt), Ulaş Yurtoğlu (obua), Engin Kansu (arp), Elif Simay Meteoğlu (klarinet) ve Ozan Evruk (fagot) hem bireysel parlaklık hem de toplu uyum açısından dikkat çekici bir performans sundu. Hindemith’in eserinde sık sık duyulan Mendelssohn’un evlilik marşı alıntılarıyla kurduğu zarif oyun, salonda hem tebessüm hem hayranlık uyandırdı. Bölümün özellikle program akışını hızlandıran hareketli seçimi, geceye dinamizm kazandıran doğru bir dramaturji hamlesiydi.

Carmen’in Tutkusu: Bizet ile Sahne Ateşi
Programın dramatik damarını ise Bizet taşıdı. Georges Bizet’in Carmen Operası’ndan “Habanera”, sahneye Ferda Yetişer’in sesiyle geldi. Habanera’nın o özgür ruhu, Küba kökenli ritminin çekiciliğiyle birleşirken, arkada 90. Yıl Korosu (Koro Şefi: Çiğdem Aytepe) esere güçlü bir sahne hacmi kattı. Yetişer’in yorumu, Carmen’in baştan çıkarıcılığını sadece vokal bir gösteriye çevirmeden, karakterin içindeki bağımsızlık gururunu da duyurmayı başardı.
Ardından gelen “Kuintet”, beş solistin mizahi ve enerjik birlikteliğiyle gecenin en teatral anlarından birine dönüştü. Larissa Derin Kaş, Berkay Gürhan, Öncü Kamişli, Ferda Yetişer ve Özün Şensoy Bizet’in hızlı akan melodilerini adeta konuşur gibi örerek sahnede canlı bir tablo kurdular. Operanın komik damarını taşıyan bu bölüm, salonda büyük bir dikkatle izlendi.

Gecenin Kalbine Yazılmış Yeni Bir Sayfa:
Burak Soykan – 90 Yılın Rüzgârında Bir Servi
Gecenin en anlamlı duraklarından biri, kuşkusuz özel olarak bestelenen ve ilk kez seslendirilen Burak Soykan’ın “90 Yılın Rüzgârında Bir Servi” adlı yapıtıydı. Metni Hasan İrfan Buzcu tarafından yazılan eser, doğrudan bir hikâye anlatmaktan çok, konservatuvarın ruh hâllerini müzikal bölümlerle betimleyen bir yapı kuruyordu.
Başlangıçtaki sessizlik, kuruluş öncesinin boşluğunu andırırken, ardından gelen temalarda kurumun çabası, şiirselliği, gençlik enerjisi ve nihayet uzun crescendo ile yükselen coda, âdeta 90 yılın bir nefeste özetiydi. “Servi” metaforu, gecenin bütününe yakışan güçlü bir semboldü: kökü derinde, gövdesi dimdik, rüzgârla eğilip kırılmayan bir varoluş.

Bale ile Gelen Zarafet: Tüzün – Çeşmebaşı (Pas de deux)
Konser, yalnızca işitsel bir şölen değil, sahne sanatlarının bütüncül birlikteliğiydi. Ferit Tüzün’ün “Çeşmebaşı Balesi”nden IV. Bölüm “Oyun Havası” ile sahneye taşınan Pas de deux, gecenin görsel hafızasında yer eden anlardan biri oldu. Koreografi Uğur Seyrek, repetitör Meray Kartal idi. Dansçılar Duru Duygu Usta, Derin Kazancı, Sabri Bulut ve Ata Bozlu, Anadolu’nun gündelik hayatından çıkan bu bale dünyasını disiplinli bir zarafetle sahneye taşıdı.

Barok Bir Parıltı: Fasch ve Lully
Programın renk paletini genişleten bir başka durak, Johann Friedrich Fasch’ın Blok Flüt Konçertosu Fa minör (“Allegro”) bölümüydü. Solist Jan Nigges (blok flüt), yanında Köklü Yiğit Tan (viyolonsel) ve Burak Basmacıoğlu (klavsen) ile birlikte Barok dönemin parlak diyaloglarını canlı bir akışla sundu. Eser orkestranın dokusuna bir “ışık” kattı; temiz, süslü ama dengeli.

Ardından gelen Jean-Baptiste Lully’nin “Türk Töreni Marşı” tarihin ironik aynasını sahneye tuttu. Fransız saray müziğinin zarafetiyle “mehter” etkisi arasında kurulan bu Alla Turca denemesi, salonda hem bir merak hem de ritmik bir heyecan uyandırdı. Lully’nin dramatik yaşam hikâyesini bilenler için ise bu marş, müziğin bazen kaderle nasıl iç içe geçtiğini hatırlatan bir gölge gibi geçti.

Kurumun Binaya Sinen Hatırası: Erdener – Cebeci Monologları
Gecenin duygusal zirvelerinden biri, Turgay Erdener’in “Cebeci Monologları”ydı. Yaz Irmak, Köklü Yiğit Tan, İbrahim Aydoğdu ve Sinem Bostancı tarafından seslendirilen dört viyolonsel partisi, konservatuvarın eski Cebeci binasında dolaşan anıları müziğe dönüştürür gibiydi. Bu eser, büyük anlatılardan çok küçük ayrıntıların şiirini taşıyordu; koridorlarda kalan ayak sesleri, sınıflarda unutulmuş melodiler, gençlik telaşı… Hepsi müziğin içinde birer gölge gibi belirdi.

Ara ve Plaket Töreni: Hatırlamanın İnceliği
Aradan hemen sonra, konservatuvara 2005-2012 yılları arasında müdürlük yapmış olan Prof. Dr. Erol Belgin döneminde başlatılan bir geleneğin devamı olarak, bu yıl 50. Mezuniyet yılını dolduranlara plaketleri takdim edildi. Plaket töreni, gecenin resmî yanını taşısa da, duygu yoğunluğu bakımından konser kadar etkileyiciydi. 50. Mezuniyet yılı plaketleri, yalnızca birer nesne değil, bir ömrün emeğine saygının simgesiydi. Prof. Dr. Erol Belgin gibi konservatuar mezunu olmamasına karşın, alana yaptığı değerli katkılardan dolayı Prof. Dr. Ali Uçan da konuklar arasındaydı. Ayrıca bu gecenin, hem konservatuvarın önemli isimlerinden Necil Kazım Akses’in hem de Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Cahit Güran’ın doğum gününe denk gelmesi, Konservatuvar Müdürü Burak Tüzün tarafından anons edildi ve Tüzün idaresinde orkestranın kısa “Mutlu Yıllar” düzenlemesiyle salonda sıcak bir birlik hissi oluştu.Törenin en zarif ayrıntısı ise, plaketleri sahneye taşıyan kostümlü bale öğrencisinin bunu bale adımlarıyla gerçekleştirmesiydi. Bu küçük dokunuş, konservatuvar terbiyesinin özeti gibiydi: Her iş, estetik bir tavırla yapılır.

Çocukların Sesinde Gelecek: Yalçın Tura – Do Re Mi
İkinci bölüm umut duygusunu sahneye taşıdı. Yalçın Tura’nın “Do Re Mi” adlı çocuklar için müzikli oyunu, 90. Yıl Çocuk Korosu (Koro Şefi: Atilla Çağdaş Değer) tarafından seslendirildi. Tura’nın çocuklara seslenen sade ama derin dili, salonda yetişkinleri de içine alan bir masumiyet alanı açtı. Nota isimlerinin karakterleştiği bu yapı, konservatuvarın yalnızca bugünü değil, yarını da yetiştirdiğini bir kez daha gösterdi.

Modern Dansın Kanadı: Schnittke – Like A Bird
Çağdaş dans bölümünde Alfred Schnittke’nin “Like A Bird” eseriyle sahne, hafifleyen bir atmosfere büründü. Koreografi İnan Mert, dansçılar Nehir Şahin ve Yiğit Kıraklı idi. Burcu Zorlu (keman) ve Zeyno Karadağlı (piyano) eşliğinde, müzikle beden arasında kurulan ilişki âdeta havada asılı kaldı. Schnittke’nin âni dinamik değişimleri ve şiirsel gerilimi koreografiye açık bir alan yaratıyor; dans da bu alanı bir uçuş duygusuna dönüştürüyordu.

Dört Kemanın Yarışı: Vivaldi
Ardından gelen Antonio Vivaldi’nin 4 Keman Konçertosu I. Bölüm, barok enerjiyi yeniden yükseltti. Solistler Zehra Deniz Coşkun, Ahmet Selim Yağlı, Nil İpek Şabi ve Didenaz Demirtaş birbirleriyle yarışır gibi ilerleyen pasajlarda parlak bir uyum yakaladılar. Bu bölüm, orkestraya hem virtüoz bir parıltı hem de oyunbaz bir canlılık kazandırdı.

Operetin Işıltısı: Kálmán – Çardaş Prensesi
Şan ve koro bölümünde, Emmerich Kálmán’ın “Çardaş Prensesi” operetinden iki parça seslendirildi. “Silvia Arya”da soprano Feryal Türkoğlu sahneye romantik bir zarafet taşıdı. Ardından “Tanzen möchte ich” parçasında Feryal Türkoğlu’na tenor Mehmet Kavil eşlik etti. Operet üslubunun o ışıltılı havası, gecenin ciddi tarihsel tonuna bir parça şenlik kattı; âdeta konservatuvarın yalnızca disiplin değil, neşe de öğreten bir kurum olduğunu hatırlattı.

Cazın Gülümsemesi
Gecenin sürpriz tazeliği ise caz bölümünden geldi. Şef Gökhan Somel yönetiminde, Eyüp Efe Nurlu, Cem Çınar Akyüz, Selami Baysal, Eren Şen, Levent Demirci, Güneş Aksöz, Yağmur Yılmazlar ve Ulaş Özdemir sahnede genç ve dinamik bir enerji kurdu.

Nick Capocci’nin “Donut King” parçası, mizahi karakteri ve ritmik kıvraklığıyla salonda yüzleri gülümsetti. Ardından John Klenner’ın “Just Friends” standardı, lirik melodisiyle daha duygusal bir alana geçti. Bu bölüm, konservatuvarın yalnızca klasik geleneğe değil, çağdaş ve popüler müzik disiplinlerine de açık bir sanat vizyonu taşıdığını güçlü biçimde gösterdi.

Tiyatronun Gücü: Keşanlı Ali Destanı
Tiyatro bölümü gecenin sahne kalabalığı ve enerjisi bakımından en çarpıcı anlarından biriydi. Yalçın Tura’nın Keşanlı Ali Destanı müziğinden Zilha” ve “Sinekli Dağ” bölümleri, Umut Kosman şefliğinde, Haldun Taner’in metni, Boğaçhan Sözmen’in yönetimiyle sahneye taşındı.

Göksu Çoşkunlar koreografiyi üstlenirken, şan eğitmeni Mert Özdemir’di. Tam 43 oyuncunun yer aldığı bu sahneleme, konservatuvarın “toplu üretim” geleneğini en canlı biçimde yansıttı. Tura’nın müziğiyle epik tiyatronun dili birleşince, salon bir konser mekânı olmaktan çıkıp bir toplum aynasına dönüştü.

Büyük Hatırlayış: Kıvanç Tepe – Bu Vatan Bizim (III. Bölüm)
Gecenin ağırlık merkezi, şüphesiz Kıvanç Tepe’nin “Bu Vatan Bizim” eserinin III. Bölümü oldu. Anlatıcı Boğaçhan Sözmen’in sesiyle ve 90. Yıl Korosu’nun güçlü yorumuyla, eser Millî Mücadele’nin ruhunu sahneye taşıdı. Şiirlerden beslenen bu müzik, sadece tarih anlatmıyor; bir milletin acılarını, fedakârlığını ve direnç duygusunu yeniden canlandırıyordu. Salonda hissedilen sessizlik, müziğin etkisini en açık biçimde gösteren işaretti.

Final: Konservatuvar Marşı ile Ayağa Kalkan Bellek
Ve gecenin finali…
Sadece bir kapanış değil, bir kurumun kendini ilan ettiği an.
Ulvi Cemal Erkin / Necil Kâzım Akses – “Konservatuvar Marşı”, Burak Tüzün şefliğinde seslendirildi. Koro şefleri Çiğdem Aytepe ve Atilla Çağdaş Değer’di. Ancak bu icra, sıradan bir marş yorumunun çok ötesindeydi: sahneye davet edilen mezunlar ve salonun büyük çoğunluğu marşa eşlik etti. Bu an, müziğin “seyredilen” değil, “paylaşılan” bir kimlik olduğunu hatırlattı.
Orkestranın 78 müzisyeni ve koronun ise 84 kişilik kadrosuyla oluşturduğu büyük ses kütlesi, marşın coşkusunu neredeyse fiziksel bir dalgaya dönüştürdü. Alkış, yalnızca icraya değil, 90 yıllık bir emeğe, bir geleneğe, bir Cumhuriyet idealineydi.
Bu gece, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın 90 yılını sadece kutlamadı; onu yeniden anlattı. Programın uzunluğu, çeşitliliği ve çok disiplinli akışı konservatuvarın “tek bir sanat alanına sıkışmayan” çok katmanlı kimliğini sahneye taşıdı. Bale, tiyatro, caz, opera, müzikoloji, senfonik repertuvar ve çağdaş dans aynı çatı altında birleşti. Bu birleşme, konservatuvarın asıl dersini fısıldıyordu: Sanat bir bütündür; eğitim ise bu bütünün vicdanıdır.
“Dün, bugün ve daima…” sözü, gecenin sonunda yalnızca bir slogan değil, salonda yankılanan ortak bir inançtı.
Çünkü bu kurum, 90 yıldır yalnızca müzisyen, oyuncu, dansçı yetiştirmiyor; Türkiye’nin kültür hafızasına süreklilik kazandırıyor.
Ve o gece, CSO Ada’nın sahnesinde bir kez daha görüldü ki Konservatuvar bir bina değil; bir ruh hâlidir.
Oğuz Sağdıç
8 Mayıs 2026, Ankara
Fotoğraflar: Oğuz Sağdıç