Tosca’nın izini sürdüğümüz Roma yürüyüşünden çıkıp artık Teatro dell’Opera’ya doğru ilerleyebiliriz. Yazımıza yeni katılanlar, yürüdüğümüz yerleri buradan okuyabilirler: https://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/ece-demirel/romada-tosca-ve-opera-turu-1/12767
Opera biraz daha uzak, yürümesi 30 dakika aldı. Yürürken Tosca’nın buradan bir temsilden çıkıp Palazzo Farnese’e getirilişi ve tüm hayatının bir anda değişimini düşünmeden edemedim yine. Teatro dell’Opera çokça el değiştirmiş ve dolayısıyla mimarisi de çok değişmiş. Akustiği oldukça iddialı olmasına rağmen, ne yazık ki dış mimarisi ve lobisi hiç ilgi çekici değil. Salonun içine girmeden alabildiğiniz tek tarih hissi, fuayeye asılmış Maria Callas, Ballet Russes, Üç Tenor gibi tarihi temsillerden siyah-beyaz fotoğraflar. Bu binanın benim en ilgimi çeken iki özelliği var: biri 1900 yılında gerçekleşen Tosca prömiyeri, diğeri de 1890’daki Cavalleria Rusticana prömiyeri. Nasıl bir özgeçmiş ama... Bir de Maria Callas’ın yarım bıraktığı efsanevi Norma temsilini mi eklesek buna?

Roma’yı gezerken yaşadığım mutluluğa (ve spontan kararımla duyduğum gururla) kafamda Juliet’in birinci perdede söyleyeceği ‘Je veux vivre’ çok güzel bir eşlikçi oldu. İlk kez dinlediğim Vannina Santoni de bu aryanın hakkını verdi. Duke Kim ile yaptıkları aşk düetleri mest etti, yanımdaki teyzeyle birlikte gözlerimizi birkaç kez sildik temsil sırasında. Modern bir sahneleme izledik, projeksiyon kullanımına çok uygun olabilecek bir yapımdı. Projeksiyonla elde edebileceği sonsuz efektlerin rejisörleri çok heyecanlandırdığını anlıyorum ama dozunda kullanım örneklerine nadir rastlıyorum; bu temsil kesinlikle iyi bir örnekti. Aklıma yatmayan sahnelerden biri Juliet öldüğünde onu hiç yerinden kıpırdatmadan herkesin ayrılması, sonrasında aynı yerde bir mermere koyulması ve Romeo’nun oraya gelmesi oldu.

Avrupa’daki opera evlerinde eğer eseri görmek istiyorsanız, bakın iyi görmek demiyorum, ilk üç kategoriden almanız şart. Bu konuda yıllarca diyetimi ödemiş olduğumdan artık paraya kıyıp iyi kategorilerden alıyorum. Yine de biletim çok iyi bir locanın ikinci sırasında çıktı. Görüş açım iyiydi ama bar sandalyesinde oturmak hiç rahat değildi - hele o sabah 23 bin adım atmışsanız. Neyse ki, ilk arada önümdeki iki kişi ayrıldı da hemen onların yerine geçiverdim, ikinci bölümü çok rahat izledim. Fakat 125 euro vererek ikinci kategoriden aldığımız locanın hemen yanında üstyazı ve sahnelemede kullanılan projeksiyonlar vardı. Amanın, bunlar nasıl yüksek bir sesle çalışıyor... Eser koro ile başladığında, koro o kadar pianissimo başladı ki - Türkiye’de böyle pianissimo duyamazsınız, her şey sanki mezzoforte söyleniyor - eyvah duyamıyorum! İlk sahneler bayağı rahatsız oldum, sonra kulağım alıştı. O övülen akustiği pek algılayamadım açıkçası, sanırım onun için 300 euro vermeniz gerekiyor...

Temsil sonrası OperArt restoranda kendimce kritiğini yaparken, yine eserin içerisine rahatça girmiş, performansa değil müziğe odaklanmış olarak gözlemledim kendimi. İşte tam da bu yüzden bu kadar masraf ve yorgunluğa değiyor. Üç günlük bu Roma ziyareti, güneşi, görselliği, yemekleri ve müziğiyle keşke kedim evde yalnız olmasaydı da birkaç gün daha kalsaydım dedirtti. Keşke kulağımda kalan müzikleri de bir hatıra olarak saklayabilsem…
Ece Demirel
10 Mayıs 2026, Roma/İstanbul
Yorumlar
Kalan Karakter: