sahnede yeni nesil enstrümanlar,
orkestrada geleneksel güç,
salonda ise kapsamlı bir görsel dünya.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, 200. Yıl kutlamaları çerçevesinde, 13-14 Şubat 2026 akşamları, çok yönlü besteci Mehmet Ünal’ın “Kozmik Senfoni” adını verdiği ve kendisinin de solist olarak yer alacağı dijital yapıtının, şef Cemi’i Can Deliorman şefliğinde, Türkiye Prömiyeri’ni yapacak. Türkiye’de günümüzün kompozisyon öğretimi ve anlayışının hayli ötesinde konuşlanan bu yapıtın yaratıcısı Mehmet Ünal ile kendisi, çalışma yöntemleri ve yapıtı hakkında söyleştik.

Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Besteci, trompetçi ve yeni medya sanatçısıyım. Müziği, evreni anlamanın bir yolu olarak görüyorum. Yıllar içinde klasik orkestral kökten, teknolojiyle beslenen deneysel bir dile evrildim. Bugün işlerim; orkestrayla, yeni nesil dijital enstrümanlarla ve bilimsel verilerle aynı sahnede buluşuyor. Kısaca: Ben sesin kendisini bestelemeye çalışan bir besteciyim.
Askerî öğrenci olarak okumuşsunuz. Bu süreç nasıl başladı, sonra neden ayrıldınız?
12 yaşında askerî liseye girdim. Sınavlarda müzik yeteneğim fark edilince askerî bando okuluna yönlendirildim ve trompetle başladım. O dönemlerde bir başka “aşk” daha vardı: fizik. Müzik ve teorik fizik, o yıllarda iki ayrı hobi gibi görünüyordu. Bugün geriye bakınca, ikisinin de aynı yerden beslendiğini görüyorum: dalga, frekans, düzen. Harp Okulu yıllarında aynı zamanda Hacettepe Devlet Konservatuvarı’nda orkestra şefliği ve bestecilik okudum. Mezuniyetin ardından teğmen olarak görev yaptım. Ama müziğe duyduğum tutku giderek büyüdü ve hayatımın yönünü belirledi. Kendi yolumu seçtim. Ordudan ayrıldıktan sonra hayatıma orkestra şefi, trompetçi ve besteci olarak devam ettim.
Geçiminizi nasıl sağladınız?
Ordudan ayrıldıktan sonra hayatta kalmayı da, üretmeyi de “çok yönlülükle” öğrendim. Orkestra yazdım, trompet çaldım, şeflik yaptım. Film müziği besteledim, reklam müziği yaptım, sanat projeleri ürettim. Zaman zaman yalnızca yazılımla çalışıp gelir elde ettiğim dönemler de oldu. Ben hep multidisipliner bir sanatçıydım. Bugünün dünyasında müzik tek bir katmandan ibaret değil: sahne, ses tasarımı, yazılım, görsel dünya, teknoloji… Ve bence en kritik cümle şu: Kendi sponsorum kendimdim. Kazandığımı yine üretimime ve kendimi geliştirmeye yatırdım.
Teknoloji ve bilim alanındaki gelişmeleri müziğe uyarlamaya neden ve nasıl yöneldiniz?
Çıkış noktam şu gözlemdi: Evren için ışık, ses ve yerçekimi ayrı olgular değil; hepsi dalga ve frekans. Her atomun kendine özgü bir ışık spektrumu var; bir parmak izi gibi. Ben de kendime şunu sordum: Bu ışık örüntülerini çalabilseydik, nasıl bir şey duyardık? Elektronların enerji seviyeleri, kuantum alanların titreşimleri… Bunların bir ses karşılığı olmalıydı. Bilimsel veri benim için “kısıt” değil, ham madde. O ham maddeyi müzikal anlatıya dönüştürmek ise sanatsal tercih.
“Müzikçi olmasam fizikçi olurdum” demişsiniz. Niye?
Çünkü ikisi de aynı şeyi arıyor: evrenin yapısındaki düzeni. Fizik bunu denklemlerle anlatır, besteci frekanslarla. Spektrumlarla çalıştıkça şunu daha net görüyorum: Fizik ve müzik arasındaki sınır sandığımız kadar kalın değil. Evren zaten bir orkestra gibi titreşiyor. Ben o titreşimi duyulur ve hissedilir bir dile çevirmeye çalışıyorum.
Bilgisayar yazılımcılığı ve programcılığı yeteneğinizi nasıl geliştirdiniz?
Yazılıma geçişim, orkestra müziğiyle yoğun çalıştığım dönemlerin hemen ardından geldi. Çünkü orkestra içinde en büyük sınırın “insan” olduğunu fark ettim: nefes, dayanıklılık, fiziksel limitler… Bu sınırların ötesine geçmek istedim. Ve bunun yolu beni ses sinyal işlemeye, algoritmik düşünmeye ve yazılıma götürdü. Geçmişte besteciler enstrümanlar aracılığıyla sese ulaşırdı. Benim ilgilendiğim şey, bizzat sesin kendisini bestelemek. Konservatuvar sonrasında iki farklı alanda yüksek lisans yaptım: elektroakustik/deneysel müzik ve ses mühendisliği. Oralarda yazılıma dair temel bir zemin edindim; ama ses programlama ve sinyal işleme tekniklerini büyük ölçüde kendi kendime geliştirdim. Özgünlük biraz da şudur: Kendini eğitmeyi öğrenmek. Ve bunu disiplinle sürdürebilmek.
Mozart ve Beethoven gibi ustaların hangi alanda yolundan gidiyorsunuz?
Onlar kendi dönemlerinin sınırlarını zorladılar; hem biçimle, hem araçlarla. Beethoven orkestranın kapasitesini yeniden tanımladı, Mozart biçimi özgürleştirdi. Benim için mesele taklit değil. Mesele şu: Onların cesaret ettiği şeye, bugünün diliyle cesaret edebilmek. Dijital enstrümanlar, bilimsel veriler ve gerçek zamanlı ses üretimiyle orkestra geleneğini genişletmeye çalışıyorum. Klasik formun içinden geleceğe bakan bir kapı açmak gibi.
Işığı sese dönüştürmek fikri ve uygulaması nasıl bir şey?
Her elementin kendine özgü spektral imzası var. Ben bu verileri — dalga boyu ve yoğunluğu — ses parametrelerine çeviriyorum. Evren için “Do” diye bir ses yok; tıpkı “kırmızı” diye bir renk olmadığı gibi. Anlamı biz kuruyoruz. Işığı sese dönüştürmek, bir teknik gösteri değil. Bir farkındalık: Evren zaten söylüyor. Biz duymayı öğreniyoruz.
Bu yönde çalışırken özgün olmak ve özgün bir müzik çıkarmak nasıl mümkün oluyor?
Veri ham malzeme. Ama müzik, malzemeden değil karardan doğar. Aynı spektral veriyi iki besteci alsa, iki farklı evren kurabilir. Çünkü özgünlük, veriye köle olmakta değil; veriyi insan sezgisiyle buluşturmaktadır. Ben bu projede kendi geliştirdiğim dijital enstrümanlarla çalışıyorum. Özgünlük biraz da şudur: sesin kendisini yeniden tasarlamak.
ABD ile ilişkiniz ve James Webb projesi nasıl başladı?
ABD’de zaten uzun süredir sergilerde, projelerde besteci olarak çalışıyordum. Oradaki yaratıcı ekipler hem işlerimi hem de kuramsal fiziğe olan merakımı yakından biliyordu. Bir gün James Webb Uzay Teleskobu üzerinden NASA’nın düşündüğü büyük bir sanat projesinden bahsettiler. “Bununla ilgili bir fikir üretip NASA’ya bir öneri yapmak ister misin?” dediler. Benim için konu çok netti. Çünkü James Webb gibi teleskoplar uzaya bakarken aslında şuna bakar: Gök cisimlerinden gelen ışığın taşıdığı spektral imzalara. Bilim insanları bu “parmak izlerinden” orada hangi elementlerin olduğunu anlar. Ben de aynı imzaları duyulur hâle getirmeyi önerdim. Yaptığım şey şuydu: Atomların emisyon spektrumlarını alıp, frekans ve yoğunluk bilgilerini sinüs dalgalarına çevirerek işitilebilir aralığa taşıdım. Böylece her element, kendine ait bir tını kazandı.
Nasıl yani?
Tını, bir sesi duyduğunuz anda tanımanızı sağlayan şeydir. Kemanı keman yapan, trompeti trompet yapan… Hidrojen görünür bölgede çok sınırlı sayıda çizgiye sahip: yalın, basit, “sade” duyuluyor. Demir gibi elementlerde spektrum çok daha yoğun: daha karmaşık, daha dolu, daha “ağır” hissediliyor. Bu bana hep şunu düşündürür:
Fizik bunları formülle anlatır. Felsefe anlamlandırır. Müzik hissettirir. Bu öneriyi bir prototiple (POC) destekledim; birkaç element için algoritma geliştirdim ve sunum yaptım. Öneri kabul gördü, proje başladı ve ardından bu yaklaşımı akademik bir yayınla da kayıt altına aldım.
Kozmik Senfoni… CSO ile işbirliğiniz nasıl oluştu? Kim kimi ikna etti?
CSO ile ilişkim, CSO müzesi ve kurum tarafında Sibel Hanım* aracılığıyla başladı. Ben geleneksel müzik kökeninden gelen ama yıllar içinde deneysel dile evrilen bir besteciyim. Geleneksel enstrümanları — keman, trompet, trombon gibi — yeni nesil dijital enstrümanlarla yan yana getirmeyi seviyorum. ABD’deki konserlerimde de bunu yaptım; Türkiye’de de aynı vizyonu büyütmek istiyordum. CSO ile bir araya gelip bu fikri birlikte olgunlaştırdık. Ortaya Türkiye’de benzeri çok az görülen bir yapı çıktı: sahnede yeni nesil enstrümanlar, orkestrada geleneksel güç, salonda ise kapsamlı bir görsel dünya. Bazen soru “kim kimi ikna etti?” değil. Fikir kimi ikna etti?

“Spektra, Faz, Meta” nedir?
Bunlar geliştirdiğim yeni nesil dijital enstrümanlar. Atomların spektral verilerini gerçek zamanlı olarak icra etmeye yarıyorlar. Spektral imzayı sahnede sesin parçası hâline getiriyorlar. Yani veri yalnızca arka planda kalmıyor; performansın kendisine dönüşüyor. Teknik detaylar için 2024’te yayımladığımız çalışmaya referans verilebilir: The Sound of Light: Turning Atomic Spectral Line Radiation into Timbre.
Kozmik Senfoni’de neden soprano? Erkek sesini de düşündünüz mü?
Ben geleceğin enstrümanlarıyla ilgilenen deneysel bir besteciyim. Ama bana “tarihteki ilk enstrüman nedir?” diye sorsanız, tek cevabım var: insan sesi. Bu nedenle soprano tercih ettim. Bir yanda en ileri teknolojiyle üretilmiş yeni nesil enstrümanlar; diğer yanda insanlığın en eski enstrümanı… Geleneksel ile yeni olanı yan yana getirme fikrimin en “doğal” karşılığı buydu.
Görselliği nasıl elde ettiniz? Müzikle birebir ilişkisi var mı?
Bu proje baştan sona görsel-işitsel bir şov. Müzik burada büyük bir hikâye anlatıcısıysa, görsel de aynı ölçüde anlatıcı. Anlattığımız şey, evrenin hikâyesi. Ama atomların perspektifinden. Hidrojenle başlayan yolculuğun, karbon gibi “evrenin mimarı” elementlere, demir gibi kırılma noktalarına ve oradan ağır elementlere uzanan süreci… Dört ana bölüm, bu yolculuğun dört eşiği gibi. Görsel dünya bunu soyut bir dille ifade ediyor; seslendirme ise anlatıyı destekliyor. Özetle: Görsel “süs” değil. Aynı hikâyenin başka bir algı kanalı.
Bu kadar teknolojiyi Ankara’ya taşıyacaksınız? Taşıma/yerleşim/prova ne kadar sürer?
Yaklaşık bir haftalık yoğun bir hazırlık öngörüyoruz. Dijital enstrümanların kurulumu, projection mapping’in sahneye uyarlanması, ses testleri ve orkestrayla prova… Özellikle projection mapping tarafı, müzikle senkron çalıştığı için titiz bir kalibrasyon gerektiriyor. Bu nedenle kurulum–test–prova hattı ciddi bir planlama istiyor.
ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN
7 Şubat 2026, Ankara
*Dr. Sibel Ayhan Bayer, flütist, CSO’nun orkestra tarafından seçilmiş müdürü
Yorumlar
Kalan Karakter: