Umut dolu yeni bir yıla girmemize az kaldı. Öncelikle herkesin yeni yılını kutluyor; sevdiklerimizle birlikte sağlık, mutluluk ve huzur içinde, yarın kaygısından uzak, geleceğe güvenle bakabildiğimiz, barış dolu bir yıl diliyorum.
Bir zamanlar yılbaşı denilince, insanların samimi duygularını sevdiklerine iletmek için özenle yazdıkları tebrik kartları, o gece evlerde dostlarla paylaşılan keyifli sofralar, radyodaki eğlence programları, birlikte söylenen şarkılar, çeşitli oyunlar, soba üstünde kızartılan kestaneler ve lapa lapa yağan kar akla gelirdi.
Ben de, “Nerede o eski yılbaşılar? Bizim zamanımızdaki yılbaşı geceleri…” diye başlayarak sizleri, 1960’larda yakınlarla ya da komşularla birlikte evlerde geçirilen sıcak, samimi, unutulmaz yılbaşı gecelerine, kestane kebap kokusuna, evde oynanan at yarışı ve tombala heyecanına götürmek istiyorum.

Önce, o yılların vazgeçilmezi olan tebrik kartlarından bahsedeceğim. Yılbaşına birkaç hafta kala, Ankara’da başta Kızılay Meydanı’nda (yapıldığı dönemde ülkemizin en yüksek binası olması nedeniyle) “Gökdelen” olarak isimlendirilen Emekli Sandığı’na ait Emek İşhanı’nın (günümüzde Kahramanlar İş Merkezi olan bina) ve Ulus’ta Büyük Postane’nin önünde olmak üzere, hemen her semtin ana caddelerinde, tebrik kartı ve kartpostal tezgâhları kurulurdu.
Tebrik kartları küçük boyutlu, bir yüzü parlak kartlardı. Kartpostallar ise iki çeşitti. Bunların bir kısmı şehir, manzara veya sevilen sanatçı resimleri basılı kartlardı. Bir kısmı ise üzerinde parlak simlerle süslü Noel Baba, karlar içinde ev ya da ceylan resimleri olan kartlardı ki, yılbaşlarında en çok bu simli olanlar tercih edilirdi. Zarflarıyla birlikte satın alındıktan sonra, evlerde yazısı en güzel kim varsa ona el yazısıyla tek tek yazdırılırdı. Ayrıca ilkokullardaki el işi derslerinde öğretmenler, öğrencilerin renkli kartonlar ve el işi kâğıtları ile kendi tebrik kartlarını yapmalarını isterlerdi. Çocuklar, özene bezene hazırladıkları bu kartları, uzak diyarlardaki büyüklerine gönderirlerdi. Yazıların düzgün olması için de önce kurşun kalemle birbirine paralel satır çizgileri çizerler, ardından el yazısı ile tebrik mesajını yazıp, yazı kuruduğunda çizgileri silerlerdi.
Günümüzde bu anlamlı tebrikleşme geleneği ne yazık ki büyük ölçüde kayboldu. Yerini, WhatsApp ve sosyal medya üzerinden gönderilen, hemen hepsi birbirinin aynı, toplu mesajlar aldı.
Şimdi de yılbaşı sofralarına, radyo eşliğindeki eğlencelere ve hep birlikte oynanan oyunlara uzanalım. Giderek yok olmaya yüz tutmuş akrabalık ve komşuluk ilişkilerinin tüm canlılığıyla yaşandığı o dönemlerdeki yılbaşı gecelerinde, çoğunlukla yakın akrabalardan ya da komşulardan birinin evinde toplanılırdı. Hazırlıklar için birkaç gün öncesinden iş bölümü yapılırdı. Kimin hangi yemeği yapacağı; kimin meyveleri, kuru yemişleri, içecekleri alacağı tek tek belirlenirdi. Ana yemeği genellikle ev sahibi hazırlardı. Diğer yemekleri ve tatlıları en iyi kimlerin yaptığı bilindiğinden görev dağılımında buna dikkat edilirdi.

Yılbaşı sofralarının yıldızı genellikle tavuktu. Şimdi inanması güç belki ama o yıllarda tavuk, orta halli evlere nadiren girerdi. Çoğunlukla özel günlerde veya değer verilen bir aile büyüğü yemeğe davet edildiğinde tavuk pişerdi. Günümüzdeki gibi öyle her yerde de satılmazdı. Sadece bazı kasaplarda bulunurdu. Bir de semt pazarlarına köylüler tarafından canlı olarak üç beş tane getirilir, ayaklarından birbirine bağlı olarak satılmayı beklerlerdi. Buradan alındığında, eğer evde kesecek kimse yoksa ya hemen oracıkta ya da mahalledeki kasapta kestirilir; tüyleri evde yolunurdu. Bu tavuklar, şimdi marketlerde satılanlardan hayli farklıydı. Örneğin butlarının rengi daha koyuydu. Kemikleri kalın ve sağlamdı. Pişmeleri epey uzun sürerdi. Pişerken mis gibi kokusu neredeyse bütün sokağa yayılırdı. Bol yağlı, sapsarı ve çok lezzetli suyuyla mutlaka çorba ve pilav yapılırdı. Nadir yendiğinden olsa gerek, tadı hep damaklarda kalırdı. But, tavuğun en kıymetli parçasıydı; daha çok misafire piştiği için, ev halkının payına pek düşmezdi.
Yılbaşı masaları, tavuk ve suyuna yapılmış pilavın yanında; börek çeşitleri, zeytinyağlı sarmalar, fasulye veya barbunya pilaki, muhtelif mezeler, salatalar, tatlılar ve içeceklerle tam bir ziyafet sofrasıydı. Yemek, sohbetle ve şakalarla birlikte hayli uzun sürerdi. Büyüklerden bazıları yemeğin yanında birkaç kadeh içki içerdi.
Bu arada, tavuğun “V” şeklindeki lades kemiği kimin tabağına gelmişse, o kişi kemiğin bir parçasını serçe parmağı ile tutar, kendine rakip arardı. Rakip olan da, kemiğin öbür parçasını aynı şekilde tutar; her iki ladesçi, parçaları çekerek kırardı. Böylece iddialı bir rekabet başlardı. Ladesin gece boyunca, hatta bazen ertesi gün bile sürdüğü olurdu. İki rakip, baştan neyine çekiştikleri konusunda anlaşırlardı. Oyunda amaç, rakiplerin birbirlerini kandırıp diğerinin eline bir şey vermesidir. Karşı taraf “aklımda” diyerek verileni alabilir. Ama birisi “aklımda” demeden rakibinden bir şey alırsa, veren hemen “lades” diye bağırır. Diğer taraf oyunu kaybetmiştir. Gece boyunca rakipler çeşitli kurnazlıklar yaparak birbirlerini alt etmeye çalışırdı. Çok eğlenceli bir oyun olan lades, tavuk yemenin ve yılbaşı sofralarının vazgeçilmez âdetlerindendi. Günümüzde tavuk, sofralarda çok yaygın şekilde yer almasına rağmen, lades çekişene artık pek rastlanmıyor.
O yıllarda ülkemizde henüz televizyon yoktu. Bir süre ısındıktan sonra ses vermeye başlayan lambalı radyolar, evlerin baş köşesinde altın çağını yaşıyordu. Bu nedenle gece boyunca, radyonun zengin yılbaşı özel programı dinlenirdi. Şarkı ve türkülere evdekiler de eşlik ederdi. Eğer masada, sesinin güzel olduğu bilinen biri bulunuyorsa mutlaka onun da bir iki şarkı söylemesi istenirdi. Ayrıca konuklar arasında ut, bağlama, akordeon gibi müzik aletlerini iyi çalan varsa, gelirken enstrümanını da beraberinde getirir, gecenin ilerleyen saatlerinde mini bir konser icra edilirdi.
Keyifli ve bol sohbetli geçen yemeğin ardından, genellikle portakal, mandalina, elma, armut ve ayvadan oluşan meyve tabakları ile fındık, sarı ve beyaz leblebi, kuru üzüm ağırlıklı kuru yemiş kaseleri ortaya gelirdi. Kuru yemiş alınırken, kabukları etrafa dökülmeyecek, dolayısıyla gecenin sonunda ev sahibine fazladan iş çıkarmayacak olanlar tercih edilirdi. Bu arada muz, Antep fıstığı ve bademin de, tavuk gibi o yılların kıymetlilerinden olduğunu ve evlere öyle sık sık alınmadığını belirtmek isterim.
Meyve ve kuru yemiş ikramına geçilmesiyle birlikte, yılbaşı ve uzun kış gecelerinin vazgeçilmez eğlence klasiği olan, büyük küçük hep beraber oynanabilen tombalaya sıra gelirdi. Buna en çok, yemek boyunca “Ne zaman tombalaya başlayacağız?” diye sabırsızlanan çocuklar sevinirdi. Tombala, heyecanın, şakaların ve neşenin oyunuydu.
Oyun öncesi herkes, ücreti karşılığında bir iki tane tombala kartı alırdı. Şansını artırmak isteyenler daha fazla da alabilirdi tabii ki. O yıllarda akrabalar, komşular sık sık evlerde bir araya geldiklerinde, sohbetin ardından geç vakitlere kadar tombala oynanırdı. Bunlardan bazılarının uğurlu saydıkları kartları olurdu ki, bu kartların arkalarına ya isimlerini yazar ya da işaret koyarlardı. Kartlar seçilirken, uğurlu kartları olanlar, onları bulup alırdı.
Tombalayı hemen herkes bilir. Oyun sırasında yapılan bazı espriler tombalaya ayrı bir tat katardı. Örneğin bez torbadan altmış altı sayısı çıktığında, numaraları çekenin bunu doksan dokuz olarak okuması, ya da kırk biri çektiğinde “kırk bir kere maşallah” diye söylemesi âdettendi. Bazen de oyunculardan biri, diğerlerini kandırmak için “çinko” veya “tombala” diye bağırırdı. O anda, gerçekten çinko ya da tombala yapma heyecanıyla numaraları takip eden oyuncuların dikkatleri dağılır, belli etmemeye çalışsalar da biraz canları sıkılırdı. Espriyi yapan, şaka olduğunu söyleyince herkese bir rahatlama gelir, yüzlerde tebessüm oluşurdu. Bir de, altı ve dokuzun altında (birbirleriyle karıştırılmamaları için) birer küçük çizgi bulunurdu. Bu sayılar çekildiğinde, örneğin altı çekilmişse, kartında dokuz olan oyunculardan bazıları “Dokuz olmasın; dikkatli bak” diye uyarırlardı. Öte yandan, oyun süresince çekilen numaralardan kartına hiç isabet etmeyenler, numaraları çekenden torbayı biraz sallamasını ve torba içindeki numaraları iyice karıştırıp tek tek çekmesini isterlerdi.

Tombalanın ardından sıra “at yarışı”na gelirdi. Bu oyun için, önceden alınan özel at yarışı kâğıtları, bedeli karşılığı dağıtılırdı. Toplanan para, oyun sonunda kazananlara verilirdi.

Bu özel at yarışı kâğıtlarının iç kısmının sol yarısında, tahminlerin yazılacağı boşluklar; sağ yarısında ise sonuçların belireceği iki boş dikdörtgen vardı. Bu dikdörtgenlerin altında ise, A ve B harfleriyle belirlenmiş dairelerin içinde özel bir toz bulunurdu. Kâğıdın sol yarısına tahminler yazıldıktan sonra, oyunculardan biri parmağını ıslatarak, önce A’daki tozdan alır ve hemen üzerindeki boşluğa sürer; burada, kazanan atların numaraları belirirdi. Ardından parmağını tekrar ıslatıp, bu sefer de B dairesindeki tozdan alır, onu da hemen üstündeki diğer dikdörtgeninin içine sürerdi. Söz konusu boşlukta da, kazanan atların ikramiye oranları görünürdü. Hayli heyecanlı ve eğlenceli bir oyundu. Bu özel at yarışı kâğıtlarını günümüzde bulmak mümkün değil; ayrıca çoğu kimse bu oyunu bilmiyor bile.
Yılbaşı gecelerinin bir diğer sevilen oyunu da, fırdöndüydü. Başlamadan önce, 10, 15 veya 25 kuruş olarak, oyuna katılacakların ortaya koyacakları para miktarı belirlenirdi. Ardından herkes sırayla fırdöndüyü çevirmeye başlardı. Fırdöndü durduğunda, üzerinde yazan kadar para yere konur veya alınırdı. Bazen epeyce para birikir; o zaman da heyecan iyice artardı.
O yıllarda evler çoğunlukla sobalı olduğundan, soba üzerinde mutlaka çay hazır bulunurdu; bir de kestane kızartılırdı. Oyunlar oynanırken çaylar içilir, kebap olmuş kestaneler afiyetle yenirdi. Arada odaya güzel bir koku yayılması için sobanın üzerine portakal veya mandalina kabuklarından birer parça konurdu.
Eğlenceler ve keyifli sohbetler devam ederken gece yarısına saniyeler kaldığında, hep birlikte ondan geriye doğru saymaya başlanır, bu arada çocuklardan biri odanın lambasını art arda birkaç kez söndürüp yakardı. Saatler tam gece yarısını gösterdiğinde herkes birbirinin yeni yılını kutlanırdı.
Milli Piyango bileti almak da değişmeyen bir yılbaşı klasiğiydi. Büyüklerin ceplerinde mutlaka bir iki tane yılbaşı bileti bulunurdu. Bazen de ortak bilet alınırdı. Bu biletlerin arkası genellikle ortaklarca imzalanırdı. Kimse dile getirmezdi belki ama her bilette bir zenginlik hayali gizliydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde, büyük ikramiyenin çıktığı numaralar radyodan açıklandığında hemen biletler kontrol edilir; sonuçta zenginlik hayali bir sonraki yılbaşı gecesine kadar ertelenirdi.
Eğer dışarıda kar yağıyorsa gece çok daha eğlenceli olurdu. Arada perdeler açılır, karın yağışı seyredilir; hatta başta çocuklar olmak üzere gruptan bazıları dışarıya kar topu oynamaya, kardan adam yapmaya çıkardı. Bunlardan birinin, eve gelirken bir kar topunu saklayıp, kapıyı açana atması da neredeyse gelenek hâline gelmişti. Sokak lambalarının ışığında dans ede ede inen kar taneleri, güzel bir yılbaşı gecesinin keyfine keyif katardı.
1970’lerden itibaren evlere televizyonların girmesiyle birlikte, radyo baş köşedeki tahtını televizyona bırakmıştı. Yılbaşı gecesi eğlencelerinde radyonun yerini televizyon almıştı ama yemekler ve oyunlar aynıydı. Tek fark, yemek yenirken ya da oyun oynanırken insanların bir gözü ekranda olurdu. O yıllarda, TRT’nin tek kanaldan siyah-beyaz yayını vardı. Sevilen bir sanatçı ekranda göründüğünde oyuna ara verilir, herkes pür dikkat televizyona bakardı. Şarkının bitiminde, oyuna kaldığı yerden devam edilirdi.
Bazı yılbaşı geceleri, yalnızca takvimleri değiştirmekle kalmamış, hafızalarda da iz bırakmıştır. Örneğin, 1980’i, 1981’e bağlayan yılbaşı gecesi, saat tam 00.00’da televizyona Nesrin Topkapı’nın çıkıp dans etmesi büyük olay olmuştu. Günler öncesinden gazetelerde ve televizyonda duyurulmuştu.
Keza 1983’ü, 1984’e bağlayan yılbaşı gecesinde de tam gece yarısı, sanat güneşimiz Zeki Müren “Gitme Sana Muhtacım” şarkısını söylerken manken Neşe Erberk ile dans etmişlerdi ki o sahne hâlâ belleklerdeki yerini korumaktadır.
Bugün evlerde, neredeyse tüm duvarı kaplayacak büyüklükte, renkli ekranlı ve pek çok teknolojik özelliğe sahip televizyonlar var. Restoranlardan, meze evlerinden, büyük marketlerden sipariş edilerek getirtilen, profesyonel aşçılar tarafından hazırlanmış yemeklerle, mezelerle çok daha çeşitli, zengin sofralar kısa sürede zahmetsizce kurulabiliyor. Ama bu sofralar, yakınlarla birlikte el emeğiyle hazırlananlarla aynı tadı, benzer keyfi verebiliyor mu acaba?
Öte yandan, zarfı da kartı da tek tek seçilip, özenilerek geceler boyunca elle yazılan tebriklerin sıcaklığı, yarattığı sevinç ve heyecan bambaşkaydı. Günümüzde WhatsApp ve sosyal medya üzerinden toplu bir şekilde, tek dokunuşla gönderilen kutlamalarda da aynı duyguların hissedildiği konusunda doğrusu şüphelerim var.
Ah nerede o eski yılbaşılar! Şimdilerde yılbaşı gecelerinde kar bile yağmıyor.
H. SUAT ILGAZ
18 Aralık 2025, Ankara





























