Büyük sanatçılar, insanlık tarihine yaptıkları çığır açıcı estetik yeniliklerin yanı sıra, bilenmiş zekâ ve sezgilerinin ürünü olan simgesel anlamı yüksek eserlerle ömürlerinin sonuna devasa ünlem işaretleri koymayı bilmişlerdir. Bu dünyadaki yolculuğun sonuna yaklaştığını hissetmek her fâniye nasip olmaz. Bu bir inanç meselesi olmaktan ziyade bir zekâ izdüşümü olarak değerlendirilebilir. Elbette buna bazı biyolojik ve çevresel etkenleri, kimi tesadüfleri de eklemek gerekir. İyi sanatçı, yalnızca estetik yücelmenin yönünü tayin etmekle kalmaz, kendi hayatının büyük tarih içindeki ölçeğini ve anlamını iyi idrak eder. Ortaya koyduğu eserlerin hem tekil hem bütün olarak anlamının farkına varmak, her sanatçının sahip olduğu bir özellik değildir. Ömrünün sonuna yaklaştığını hissedip opus magnum’unu besteleyen besteciler, insanlık tarihinde sesten derin izler bırakmakla kalmayıp kendi çağlarının ruhunun düşünsel bir özetini de yapmışlardır.
Bu bilgece öngörüye verilebilecek en tipik örnek Mozart ve son eseri Requiem (K.V. 626) olsa gerektir. Genç yaşına rağmen, handiyse mekanik bir akış gibi eser besteleyen Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791), aristokrasinin himayesi altında bir zanaatkâr hayatı sürmenin sıradan konforunu reddetme mücadelesi verdiği için yoksulluk içinde, olasılıkla böbrek iltihabının ölümcül ilerleyişinin tehdidini hissederek bu son ve en etkileyici eserini bestelemiştir. Requiem etrafında yıllar içinde oluşturulan efsaneler onu daha gizemli kılmış, Peter Schaffer’in (1926-2016) ünlü tiyatro oyunu Amadeus’a esin kaynağı olmuştur. Mozart’ın tamamlayamadığı eserinin eksik kalan kısımlarını, hasta yatağının kenarında kaleme alan Antonio Salieri (1750-1825), ömrü boyunca ona duyduğu kıskançlığın hayranlıkla karıştığını bu sahnede hisseder. Kimi söylentilere göreyse Salieri, Mozart’ı zehirlemiştir. Her durumda Salieri, Mozart’ın ölümünü, şöhreti yeniden yakalama fırsatı olarak görecektir. Ancak Mozart’ın otuz altı yıllık hayatında bıraktığı devasa eser, onun ölümsüzlüğünü insanlık belleğine mühürlemiştir. Amadeus oyunu (ve daha sonra 1984’te sekiz Oscar kazanacak olan film) Salieri’nin bu derin vicdan azabı üzerine kurulu, dehâyı en iyi takdir edecek donanımda bir besteci olmanın ayrıcalığı ve dramını, daha genel çerçevede, insanın içsel karşıtlıklarının (ambivalanslar) hangi boyutlara varabildiğinin görkemli bir anlatımı olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde, Giovanni Battista Pergolesi (1710-1736) yirmi altı yıllık kısacık ömrü veremle sona ermeden önceki son birkaç haftasında bestelediği, adıyla özdeşleşecek, yüzyıllara hükmetmesini sağlayacak Stabat Mater (1736) adlı şaheserini insanlığa armağan etmiştir. Kaçınılmaz sona doğru bir hayat muhasebesi niteliğindeki doruk eser, mutlaka erken yaştaki bir trajik bitiş olmayabilir. Bestelenmiş sayısız Requiem arasında Mozart’ınkiyle eşdeğer şöhrete sahip olanı, bütün on dokuzuncu yüzyılı kat eden uzunca ömrüyle efsanevî İtalyan besteci Giuseppe Verdi’nin (1813-1901) yaratımıdır. Verdi, Requiem’i hayatının en sonunda olmasa da olgunluk çağının doruğunda (hele o dönemdeki ortalama insan ömrü göze alınırsa) ölüme yaklaşmanın bilinciyle 1874 yılında yazmıştır. Verdi Requiem, özgün bölümler kadar bestecinin operalarından alıntılar da içerir; bir tür sanat hayatı bilançosu olarak değerlendirilebilir. Mozart’ınki kadar trajik ve gizemli olmasa da Verdi insanlığa görkemli bir ağıt bırakırken, aynı zamanda kendi Requiem’ini yazmayı düşünmemiş olabilir mi? Keza Salieri de ölümünden yıllar önce, yine de olgunluk çağında (1804) kendi Requiem’ini, hep Mozart’ınkinin gölgesinde kaldığını bilmenin acı gerçeğini hissederek bestelemiştir. Ludwig van Beethoven da (1770-1827) görkemli eseri Missa Solemnis’i (Op.123) bestelemeyi ömrünün sonuna yaklaşırken (1823) tamamlamıştır.
Requiem biçimine temel teşkil eden dinî metin, Hristiyanlık tarihi boyunca çeşitli değişikliklere uğrayan Roma Riti’ne göre ölülere ağıt duası olarak özetlenebilir. Requiem’in bazı bölümlerini içeren Katolik dua metni Missa, mezheplere ve çağın gereklerine göre yeniden yapılandırılmış, ancak özü ve temel bölümleri itibariyle varlığını korumuş bir dinî (litürjik) müzik biçimi olarak nitelenebilir. Görkemli bir Missa bestelemek, Tanrı’nın yeryüzündeki zaferini (Gloria) taçlandırmak için, modern öncesi çağların bestecilerinin hem arzusu hem görevi addediliyordu. Batı Avrupa uygarlığının bir ticarî mantık üzerine inşa edilme sürecinde ortaya çıkan estetik temsilleri sentezleyip yeni bir besteleme anlayışı getiren Johann Sebastian Bach (1685-1750), bir yandan iyi bir mümin olarak, Protestan ahlâkının maddî ve manevî temellerini işaret eden bir estetik kurgulamış, diğer yandan Allah inancına saygılı görüntüsü altında kusurlu insan aklının ne mükemmel tasarımları üretebileceğini kanıtlamıştır. Böyle bir matematiksel müzikal kurgu, armoni ve kontrpuan örgüsüne ustalıkla gizlenmiş simgesel ifadeler dünyası, bir anlamda, yüceliğine nice eser adanan Tanrı iradesine bir çeşit meydan okuma anlamına geliyordu. Bach, daha sonra modern düşüncenin temelini oluşturacak kültür dünyasının bu ikili özelliğini vurgulamış, dünyevî olanla uhrevî olanın ayrışmasına, diğer bir deyişle sekülerleşmeye giden yolun ilk taşlarını da bilmeden döşemiştir.
Bach altmış beş yıllık ömrü boyunca sayısız dinî eser bestelemiştir. Bunların çoğunluğu, sahnelenmemiş opera olarak tanımlayabileceğimiz oratoryo biçimindedir. Vokal eserleri, İncil ve Mezmurlar’dan alınmış pasajlardan oluşuyordu; ancak bunların en önemli özelliği, Protestan mezhebinin bir anlamda sebeb-i mevcudiyeti olan, ibadetin halkın dilinde yapılması, dinin anlaşılır olması amacıyla Almanca icra edilmeleriydi. Bach’ın dinî eserlerinin ezici çoğunluğu Alman dilinde olmasına karşın, onun belki en anıtsal eseri sayılabilecek Si Minör Missa (BWV 232), özgün Latince metin üzerine inşa edilmiştir. Luther’ci Protestan öğretisinde, Missa’nın kısa sürümüyle (Kyrie-Gloria) söylenmesi genel bir teamül olarak benimsenmişti. Ancak Bach, hayatının çeşitli dönemlerinde ayrı olarak yazdığı bölümleri, yeni bölümler ekleyerek 1749’da bir bütün içinde buluşturmuş, farklı eserlerinde kullanmış olduğu temaları Missa’da yaygınlıkla kullanmıştır. Sonuçta, klasik (Katolik) Missa’nın bütün bölümlerini içeren, iki koro, altı solist (soprano, mezzo-soprano, alto, tenor, bariton, bas) ve dönemi için geniş bir orkestra gerektiren anıtsal bir eser ortaya koymuştur. Eserin, olasılıkla bestecinin yaşadığı dönemde seslendirilmediği sanılır. Bach, benzeri besteciler gibi, ömrünün sonuna yaklaşırken, en görkemli eserini yaratarak, gökyüzündeki ölümsüzler burcunda yerini almıştır.

Bach’ın bu anıtsal eserini dinlemek üzere 19 Aralık 2025 Cumartesi akşamı Berlin Filarmoni salonuna soğuk, yağmurlu ve erkenden kararan bir günün akşam saatlerinde vardık. Si Minör Missa (h-Moll-Messe), Berlin Filarmoni Orkestrası, RIAS Kammerchor ve altı solistten oluşan platin parlaklığında bir topluluk tarafından icra edildi. Orkestrayı genç Fransız şef Raphaël Pichon (1984) yönetti. Pichon, aynı zamanda bir kontrtenor ve koro şefi olarak da tanınıyor. Pichon’un bütün bedeniyle, ama barok üslûbun ağır başlılığına uygun olarak hem coşkulu hem dengeli yaklaşımıyla çok başarılı bir yönetim sergilediğini kaydetmek gerekiyor. Şefin aynı zamanda bir ses sanatçısı ve koro yöneticisi olması, vokal bir eserin hakkını bütün ince ayrıntılarına vâkıf olarak verebilmesinde kuşkusuz önemli bir etken olarak zikredilebilir. Pichon, toplam 2 saat 20 dakikalık eseri (Missa ve Credo arasında bir ara verilerek) bütün bedeni ve ruhunu katarak yönetti. Bach’ın bu eserde alışıldık dört solist yerine altı solo icracı tercih etmesi melodik zenginliği ve onu sarmaladığı kontrpuan oyununu daha cazip ve büyüleyici kılıyor. Ayrıca Aria, Duett gibi başlıkları taşıyan bölümlerde solistlerin bireysel parıltılarını sergilemeleri de mümkün oldu.

Solistler, Nikola Hillebrand (soprano), Xenia Puskarz Thomas (mezzo-soprano), Beth Taylor (alto), Emiliano Gonzalez Toro (tenor), Huw Montague Rendall (bariton), Christian Immler (bas) eserin virtüozite gerektiren süslü pasajlarının üstesinden başarıyla geldiler. Yine de Xenia Puskarz Thomas ve Huw Montague Rendall duru ve parlak yorumlarıyla, az farkla da olsa öne çıkan yorumlar sergilediler. Ancak konserin yıldızı, kusursuz entonasyonu, barok tınılarını yakalayan yorumlarıyla nefes kesici uyum sergileyen Berlin Filarmoni Orkestrası’nın bile önüne geçen RIAS Kammerchor oldu. Bu kadar yekvücut olmuş, bu denli zor partileri tek bir ruhta bütünleşmiş olarak icra edebilen az sayıda koro vardır. Şef Pichon, dönem çalgıları kullanarak otantik bir icra elde etmeye çalışmakla birlikte, Bach’ın özgün tercihlerini kimi yerde değiştirmeyi tercih etmiş. Örneğin Benedictus’taki tenor soloya eşlik eden keman soloyu flüt olarak kullanmayı tercih etmiş. Bununla birlikte her ne kadar partisyonda keman solo olarak belirtilmiş olsa da icra teamülünde bu kısmı flütle ikame etme uygulamasının mevcut olduğunu da belirtmemiz gerekir. Sonuç olarak, insan sesi için yazılmış en görkemli eserlerden birinin ruhunu içimize çekmiş olmanın coşkusuyla, Noel ışıklarının parlattığı Berlin sokaklarına dağıldık.

Berlin konserinden kısa bir süre sonra, bu kez İstanbul’da, Kadıköy’deki Anglikan ibadethanesi olan All Saints Kilisesi’nde 26 Aralık 2025 Perşembe akşamı Noel ve yeni yıl temalı şarkılardan oluşan bir konseri dinlemeye gittik. Kısıtlı sayıda seyirci alabilen bu görece küçük kilisede, soprano Eylül Elif Arslan Şen ve öğrencilerinden kurulu topluluk tarafından “Holy & Jolly” başlığıyla bir dizi arya ve şarkı repertuvarı icra edildi. Klasik opera aryalarından müzikal şarkılarına kadar geniş bir repertuvarı kapsayan yirmi bir eser bazen solo bazen düet bazen ansambl olaraksöylendi. Eylül Elif Arslan Şen’in billur parlaklığı ve duruluğundaki sesi hakkında övgü dolu bir yorum bile gereksiz görünüyor. Ancak bu konserin asıl önemi, Eylül Elif Arslan Şen’in genç şancılara hem teşvik edici hem yol açıcı bir fırsat yaratmış olmasıdır.

Bu kapsamda, Lâl Bayramoğlu, Gönenç Güngör, Derin Egemen Erdoğan, Su Gözek, Yiğit Yiğitgil, Nehir Özsu, Koray Gedik, M. Ozan Orakçı, Şevval Gürkan, Damla Dağ, Mehmet Ozan Orakçı, Asra Topal özel takdiri hak ediyorlar. Her biri iyi teknikle donanmış, ses rengi henüz tam olarak oturmamış da olsa temiz bir icra sergileyebilen, en önemlisi sahne tavrı becerisini edinmiş parlak gençler, bir kez daha bizi, bu karanlık Türkiye tablosu içinde ümitlendirdi. Bir kez daha tüm ümidimizin gençlikte olduğunu hatırlattı. Eserlerin bir kısmında orkestra play-back’i kullanılmış olmakla birlikte, bir kısmında da piyanist Eylül Selamet’in ustalıklı eşliği icraya yön verdi. Yine yağmurlu ve soğuk bir akşamda, bu kez İstanbul’un sokaklarına bu sıcacık ve samimi konserin güzel duygularıyla dağıldık.
Her yeni yıl, yeni hayalleri ve ertelenmiş ümitleri beraberinde getirir. Kozmik ölçekte kendi insanî varlığımızın ne denli küçük olduğunu idrak etmek, bir yanıyla ürkütücü olsa da diğer yanıyla kusurlu aklımızın sanat aracılığıyla ne gelişkin ölümsüzlük vaatlerine kâdir olduğunu görmemize de yarar. Kuşkusuz büyük sanatçıların eriştiği bu ayrıcalıktan pek azımız yararlanabilir. Ancak yaşadığımız sürece, bu dünyadaki varlığımızı anlamlı kılmak için birer tarih öznesi olduğumuzun bilincine varmak ve yıkıcı, kötücül bir iktidar tutkusunu yapıcı üretkenliğe dönüştürmek için çabalamak da hiç az şey değildir.
Ümit boş bir hayal değildir; emek öznesi olabildiğimiz kadar ümidimiz olur.
Ali Ergur
01 Ocak 2026, Denizli





























