Aşıkların ve Kadın Ozanların Şiir İçİn İlham Kaynakları...
Reklam
  • Reklam
YILDIRAY ERDENER

YILDIRAY ERDENER

Etnomüzikoloji ve Halk Bilimi

Aşıkların ve Kadın Ozanların Şiir İçİn İlham Kaynakları Nelerdir?

16 Kasım 2018 - 23:02 - Güncelleme: 17 Kasım 2018 - 13:19

Where do male and female Minstrels get their inspirations to compose poetry?

Yıldıray Erdener

Özet-

Aşık olmak isteyen bir gencin kafasında yüzyıllar boyu dilden dile telden tele geçen bir Aşık olmak modeli/haritası vardır. Bu modele göre ergenlik çağındaki genç düşünde bir İslam Ulu’su tarafından gösterilen kıza aşık olur. Hiçbir zaman ulaşamayacağı güzel kadının aşkı genç Aşık’ı tetikleyen ilk kıvılcım, ilk ateş ve sonsuz bir esin kaynağıdır. Kadınların ilham kaynakları düşlerinde gördükleri sevgiliye olan aşk değildir. Bu nedenle kadınlardan bir çoğu kendisine ‘Aşık’ değil ‘Ozan, ‘Bacı’ ya da ‘Ana’der. Kadınlardan kimisi, gurbete ya da savaşa giden kocasının bir daha dönmemesi, birbiri ardına gelen beklenmedik ölümler, oğulların harplerde şehit olması, eve bir kumanın gelmesi ve dünyalarını karartan daha başka bir çok durumda içlerine düşen ateşi ağıtlar yakarak, deyişler söyleyerek söndürmeye çalışırlar. Bu olgu onlar için bir tür psiko-terapi gibidir.

Anahtar sözcükler: Aşıkların ilham kaynakları, kadın Ozanların ilham kaynakları, ağıtlar, şiirle terapi

Abstract-

In order to create a piece of art or to compose poetry there must be a creative breeze. A male minstrel’s inspiration comes from an initiatory dream in which he falls in love with a beautiful young woman. After he wakes up he wanders around looking for his dream woman and recites countless poems about his love. Since religious and cultural ideologies prevent women from experiencing a similar love-related initiatory dream most women don’t call themselves Ashik (the one in love) but Ozan, Bacı, or Ana. Their breeze or their poetic inspiration comes from experiencing a misfortune or a staggering blow which destroys their lives. They might lose family members one by one, or have a husband who goes to war or to Europe to earn money but never comes back, or a second wife may come to their home or they lost their sight. Women compose lament like poems to heal themselves. “The very act of creating poetry is a self-sustaining experience.” It is "a form of psychotherapy."

Key words: male or female minstrel’s inspiration to compose poetry, laments, therapy through poetry.

...

1860-1915 yılları arasında yaşayan Erzurumlu Aşık Sümmani bir dörtlüğünde Rüzgar esmeyince dal uyanır mı? der:

Kınamayın bizi Hakkı sevenler

Yağmur yağmayınca sel uyanır mı?

Gönül boş değildir aşka düşeli

Rüzgar esmeyince dal uyanır mı?

Okay 1934: 36

Eskiden beri “rüzgar” metafor olarak sözlü edebiyatta kullanılagelmiştir. Kars’taki Aşıklardan özellikle de Murat Çobanoğlu sık sık rüzgar esmezse yaprak kıpırdamaz derdi. Sözlü edebiyatta ilahiler ve Aşıkların deyişlerinde bu söylem Rüzgar esmeyince dal sallanır mı? olarak ta geçer. Bir sanat eseri yaratabilmek, ya da deyişler söyleyebilmek için bir esintinin olması, bir yerlerden bir rüzgarın esmesi gerekiyor.

Ergenlik çağındaki bir erkeğe deyişler söyleten esinti (ilham) nereden gelir?

Aşık olmaya heveslenen genç erkeğin kafasında yüzyıllar boyunca dilden dile telden tele geçen geleneksel bir aşık olma modeli ya da haritası vardır. Bu modele göre ergenlik çağındaki Aşık adayına açık havada aşırı bir yorgunluk ve karşı koyulmayacak bir uyku basar. Genellikle bir mezarlıkta, çeşme başında, bir türbede bazan da evde hiç uyanmadan 24 saat uyur. Bu süre içinde adaya İslam Ulu’larından biri görünür ve bir nar tanesi, bir parça ekmek kırıntısı ya da dolu/bade sunar. Badeyi içen Aşık adayı Ulu kişinin gösterdiği genç kadına anında delicesine aşık olur, kara sevdalanır. Düşte yenilip içilen şeylerin Tanrı tarafından gönderildiğine ve adaya doğaçlama söyleme yeteneği bahşettiğine inanılır. Düşünde kara sevdaya tutulan genç Aşık uyandığında sevgilisini (maşukunu) bulabilmek için kar-kış demeden yollara düşer ve her gittiği yerde onun güzel kaşına, gözüne, sırma saçına ve selvi boyuna sonu gelmeyen koşmalar söyler. Hiçbir zaman birlikte olamayacağını bildiği güzel kadın, Aşık’ı tetikleyen ilk kıvılcım, bir ateş ve bir esin kaynağıdır.

Kırsal bölgelerde Aşık olmak isteyen, ergenlik çağındaki kimi delikanlılar bazan da gerçek yaşamlarında çeşitli nedenlerle ‘alamayacakları’ bir güzele vurulurlar. Aşık Veysel, ‘Seversin alırsın karın olur, seversin alamazsın kara sevdalın’ olur der. Kara sevdalanmak aşık olmaktan da öte, yoğun bir sevgiden doğan ve hastalık derecesine varan bir sevdalanma halidir. Hastalanan genç bu yükü taşımakta zorlanır ama başkaları ile de paylaşmak istemediği için gölgesiyle başbaşa kalır. Karşı cinsten birine böylesine yoğun, karşılıksız platonik aşk ile bağlanmak onların içine büyük bir kıvılcım, sönmeyen bir ateş düşürür, uykularını kaçırır, gece gündüz ağladıklarını söylerler ve hiçbir zaman ulaşamayacaklarını bildikleri güzelin acısıyla “haşlanır” gece-gündüz deyişler ve destanlar koşmaya başlarlar. Örneğin, Kırşehirli Aşık Seyfullah Ondokuzda ateş düştü özüme der. Aşık Garip ise Bir ah etsem ‘arş-ı alemi yakar/Bir od düştü ‘Aşık Garib’i yakar diyerek içine bir ateş (kıvılcım) düştüğünü dile getirir. Aşıklığın ilk basamağında söylenen bu deyişlerde genç kadının güzelliği abartılarak anlatılır. Yetenekli olanlar ustalaşır ve her konuda rahatlıkla deyişler söylemeyi sürdürür.

Aşk ve Aşık, Gül ve bülbül--

Ergenlik çağındaki bir genç İslam Ulu’sunun düşünde gösterdiği kadına vurulduğu için ‘Aşık’ olduğunu söyler. Aşıklık geleneğini bilen kadınlar kendilerine ‘Aşık’ değil; gençken ‘Ozan’ ya da ‘Bacı’, yaşlanınca ise ‘Ana’ der. Kimileri de kullandıkları mahlası “Aşık’ ile ‘Bacı’ arasına sıkıştırır; Aşık Emine (Kamanlı), Aşık Nurşah (Durşen Mert) ve diğer kimi kadınlar kendilerine ‘Aşık’ der. Bilindiği gibi ‘aşk’ ve ‘aşık’ sözcükleri Arapça’dan dilimize geçmiştir. Türkçede “aşık olmak” fiiliyle eş anlamlı vurulmak, tutulmak, sevmek, kara sevdalanmak gibi fiiler varsa da tekke şairleri ve çoğunlukla duru Türkçe sözcükler kullanan Yunus bile Tanrı’ya olan sevdasını Arapça “aşk” ve “aşık” sözcükleriyle ifade eder.

Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğü ‘Aşık’ sözcüğünü şöyle tanımlar: sevişen bir çiftten kadına oranla genellikle erkeğe verilen ad. Kadın erkekle sevişiyor ama TDK sözlüğü aşık için genellikle erkeğe verilen ad diyor. Divan ve Halk edebiyatında sıkça kullanılan ‘Gül ve Bülbül’ metaforunda da bülbül (erkek) aşık, gül (kadın) ise maşuk’tur (sevgili). Bülbül durup dinlenmeden öter ama gülün sesi duyulmaz. Gül’ün varlığını bülbülün şarkılarından anlarız. TDK da “Aşık” tanımını yapan erkek dilbilimcilerin ve kimi erkeklerin ortak belleğinde, kadını sesi çıkmayan, yerini değiştirmeyen, varlığı ancak erkekler konuşunca farkedilen ve onun kaburgasından yaratılmış ikinci sınıf bir yaratık olarak düşünürler.

Bu nedenle kimi Aşıkların ve erkeklerin aşkı algılayışları da “Gül-Bülbül” metaforu ile örtüşür: kadın da aşıktır ama asıl aşık olan erkektir. Böyle olunca sesi çıkmaması, yerini değiştirmemesi, dört duvar arasında kalması gereken kadının sahnede sesini duyurmaya çalışmasını Aşıklar gerçekten anlayamaz. Bu nedenledir ki kadın olarak evde kal, evinle uğraş--“ “kocan nasıl izin verdi de buralara [sahne] kadar geldin, ayıptır, günahtır” diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler.

Kadınlara deyişler söyleten rüzgar nereden gelir?

Kadınların deyişler söylemeleri için esinti (ilham) kaynakları düşlerinde gördükleri sevgiliye olan aşk değildir. Aşıklık geleneğinin canlı olduğu yörelerde doğup büyüyen, kulağı Aşık deyişleri ve havalarıyla dolu olan kadınlardan kimileri özellikle ergenlik çağında olanlar çok duygulanınca, hüzünlenip içlenince, sevdiklerinden uzak diyarlara göçünce içlerini koşmalara dökerler. Örneğin, iç dünyasının sıkıntılarını yakınlarıyla paylaşmak istemeyen Ezgili Kevser deyişlerinin kendisi için bir sırdaş olduğunu her türlü sorununu deyişlerinde dillendirdiğini ve rahatladığını söylemişti. Onaltı yaşında eğitim görmek için ilk kez ailesi ve sevdiklerinden ayrılıp gurbete giden Ezgili Kevser’in gurbette yüzü gülmez:

Şu gurbet eline geldim geleli

Yüzüm gülmez oldu zalim gurbette

Bilemedim sevdasını hileli

Bir aşkın zehiri doldu gurbette.

Kadın Aşıklar Şöleninde söyleşi, Mayıs 2011

Kimi kadın ise gözlerini kaybedince kararan dünyasını deyişlerine yansıtır. Örneğin, Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Kaynarca köyünde dünyaya gelen Şahturna (1950-) küçük yaşta gözlerini kaybettikten çok daha sonra kendisini deyişlerle tedavi etmeye çalışır:

“Ne eğildim ne de saptım,

Acılardan ilaç yaptım” der.

Söyleşi, Mayıs 2011’de Kadın Aşıklar Şöleni

Yine küçük yaşta gözlerini kaybeden Ozan Mah Turna (1954-) bir deyişinde çaresiz ve yaralı olduğunu söyler:

Derdim çoktur nasıl coşum,

Çileden kurtulmaz başım,

Mah Turna’yım yok sırdaşım

Çaresizim, yaralıyım.

Turan 1996: 424.

 

Diğer kimi kadın Ozanların esin kaynakları nelerdir?

Ankara’da HAGEM arşivinde yaptığım araştırmada bazı kadınların dünyaları başlarına yıkılınca, acılarını ritmik, uyaklı, sıra dışı bir anlatımla (deyişler/ağıtlar) dile getirdiklerini gördüm. Örneğin, 93 harbi diye anılan Osmanlı-Rus harbinde (1877-1878) bir değil tam dört oğlunu kaybeden Kamanlı Aşık Emine birbirinden güzel, acıklı ağıtlar yakar. Sivas, Kangal’dan Aşık Derdiment’in (Fatma Oflaz 1894) ağlamaktan bir gözü kör olur. Kocası öldüğü için deyişlerinde yalnızlıktan yakınır. Dikmenli Aşık Emine Şener (Malatya 1925-) çocuğu olmamasından ötürü duyduğu üzüntüyü dörtlüklerle dışa vurur. Mümin Bacı’nın (1892-1952 Erzurum) kocası eve bir kuma getirince, Sivas’lı Arife Doğan’ın (1954) kocası ise eşi Arife’yi bırakıp başka bir kadınla evlenince sonsuz üzüntülerini ağıtlarla dile getirirler.

1944 Bolu depreminde Sabire Hanım’ın (1926) evi sözcüğün tam anlamı ile başına yıkılınca yaralı olarak kurtarılır. Onsekiz yaşında evlendirilip uzak bir köye gelin olarak gönderilen Sabire Hanım’ın eşi İstanbul’a para kazanmaya gider. Kocasından ve anasından uzakta sıkıntılı yıllar geçirir. Tarlada ve harmanda gözyaşları içinde çalışıp çocuklarını beslemeye çalışan Sabire Hanım’ın kocası ölünce düşler görmeye, deyişler söylemeye başlar.

Savaşa ve Avrupa’ya para kazanmak için gönderdikleri kocalarını ömürlerinin sonuna kadar bekleyen kadınlardan kimisi sevdalandığı erkekle gitmek ister, “ya beni de götür ya sen de gitme” diye yalvarsada bu mümkün olmaz. Örneğin, Ondokuzuncu yüzyılda yaşayan Fadime Gelin’in kocası evlendikten kısa bir süre sonra askere alınır ve yıllarca geri dönmez. kocasına olan özlemi ve bekleyişi deyişlerine yansır. Aşık Çınar’ın kocası üç küçük çocuğunu ve Aşık Çınar’ı geride bırakır ve Almanya’ya gider. Yıllarca tek başına kalan anne, hasretini deyişlerle dillendirir. Zonguldaklı Engin Bacı’nın (1947) eşi de Avrupa’ya işçi olarak gider, o da çocuklarını ve karısını geride bırakır. Ne yapacağını bilmeyen Engin Bacı deyişler söyleyerek “acıları ilaç yapmaya” çalışır.

Çukurovalı kadınlardan Aşık Hasibe Hatun (1880/85-1945) iki kızı ve kocasını kaybeder; Aşık Meryem ise ölen kızının ardından ağlamaktan gözleri kör olur, Ağıtcı Elif Garı’nın (1882-?) üç eşi ve üç çocuğu ölünce ağıtlar yakar. Erman Artun, http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/erman_artun_kadin_asiklar.pdf

Yukarıda isimlerini andığım kadınlar ve daha niceleri ancak ağıtlar yakarak seslerini dış dünyaya duyurabilmişlerdir. Daha önce bir yazımda da (Ataerkil Toplum Yapısı ve Kadın Ozanlar) belirttiğim gibi kadınların dört duvar arasından çıkarak acılarını kamusal alanlarda duyurabilmeleri, toplumla paylaşmaları ancak ağıtlar söyleyerek mümkün olabilmiştir. Ağıt sadece bir aile yakını ölünce yakılmaz; herhangi acı ve üzücü bir olayın ardından duyulan çaresizlik, korku ve isyan ağıtlarla dile getirilir. Para kazanmak için gurbete ya da askere gidip bir daha dönmeyen koca için ağıtlar yakılır. Çocuğu olmadığı için duyulan üzüntü, ya da eve bir kuma geldiği için kocasına olan isyan da ağıtlarla dile getirilir. Yüzyıllar boyunca kadınlar dünyalarının nasıl karartıldığını diliyle, teliyle, ya da kalemiyle deyişler söyleyerek, ağıtlar yakarak dışa vurmuşlardır .

Söyleşi yaptığım kimi kadın Ozanların ilham kaynakları?

Çorum, Mecitözü, Alancık köyünden olan Sürmelican (Kaya) ondört yaşında evlenir, evlendikten oniki gün sonra kocası daha önce boşadığı karısını geri getirir. Onyedi yıl ana babasını göremeyen Sürmelican’ın dertleri üst üste yığılır, tüm dünyası kararır. Aşıklık geleneğine yabancı olmadığı için saza sarılır, kederini ve hüznünü deyişlerine döker. Aşık Şahane (Şemsinur)’u yedi yaşındayken harman yerinde bir koç beklenmedik bir biçimde arkadan vurarak yere yıkar. Şemsinur bir daha ayağa kalkıp doğru dürüst yürüyemez. Ömrü hastahane ve doktor kapılarında geçer, annesi ona 45 yıl bakar ve sekiz yıl karyoladan hiç inmeden yatar. Urla kemik hastahanesinde gördüğü bir tedaviden sonra biraz yürümeye başladıysada geçirdiği bir araba kazasında bu defa da kolu çıkar. Şemsinur, hastahanede yattığı sırada karamsarlığını deyişleriyle anlatır. Sinem Bacı ise yaşadığı üzücü bir olaydan çok etkilendiği zaman deyişler yazar. Ozan Gülsüm Şah (Kılınç) kırk günlük bebeğini kaybettiğinde çok üzülür. Deyişler yazmaya bir ağıtla başlar. Aşıklık geleneğini iyi bilen Ozan Gülsüm Şah başka deyişler yazmakta da zorlanmaz. Asıl adı Münevver Tolun olan Aslı Bacı’ya mahlasını Tahir Kutsi Makal verir. Önce babası, sonra annesi, daha sonra da erkek kardeşini kaybeden Aslı Bacı sevdiklerini birbiri ardına kaybettiği için aşık olduğunu söylemişti. Aslı Bacı saz çalmaz çünkü erkek kardeşi ölmeden önce kızkardeşinden saz çalmamasını istemiştir. Annesinin ölümünden bir kaç gün sonra anneler gününde ilk kez bir şiir yazarak İstanbul Radyosuna gönderir ve daha sonra da on yıl üst üste anne şiiri yazıp radyoya gönderir. Annesinin ölümünün onuncu yılında “Yılın Annesi” seçilir. Aşıklık geleneklerini bilen Aslı Bacı da özellikle kahramanlık konularında deyişler yazmayı sürdürür.

Kadınlar düş kırıklıklarını, neden düz yazıyla değil de deyişlerle anlatır?

Sinem Bacı, nesir olarak değil de şiir olarak yazınca çok rahatlıyorum…Bu rahatlığı anlatamam, hani derler ki çocuğun olduğu zaman o duygu neyse… bir eserin doğuşu bitişi bir evladın dünyaya gelişi kadar mutlu ediyor beni. Ozan Şahsenem, Bir dörtlükte anlatmak istediğimi bir kitap yazsam anlatamam, şiirle duygularımı daha iyi ifade ediyorum demişti. Kongo’da Sedang Moi kabilesinden genç bir kadın da yorgun olduğunu eve gitmek istediğini yazarak değil ama küçük bir ezgi ve tartılı sözlerle iş sahibine söyleyince iş sahibi bu isteğini neden günlük konuşma diliyle söylemediğini sorar. Genç kadın böyle bir şeyin kabalık olacağını belirtir (Erdener 1995: 90). Günlük konuşma diliyle söylendiğinde kaba sayılacak, gerginlik yaratabilecek kimi sözlerin anlamı ölçü, kafiye, ritim ile değişir ve eleştirisel anlam estetik şiirsel bir anlam kazanır.

Şükrü Günbulut da bu gerçeği anlamış ve evinde yaptığımız bir söyleşide Aşıkların dokunulmazlıklarının olduğunu. sözle, konuşmayla söylenemeyecek sözlerin türküyle, şiirle kolaylıkla söylenebileceğini ve anası Aşık Mevlüde Günbulut’un şiirler yazarak babasını eleştirdiğini anlatmıştı. Anam, eşini acı acı eleştiren birçok şiir yazmış ve okumuştur. Bir gün annesi şiir yazarken, baba aniden çıkagelir. Elindekileri nereye saklayacağını bilemiyen anne kağıtları aceleyle sedirin altına sokmaya çalışır. Kocası ‘ne saklıyorsun’ diye sorunca Aşık Mevlüde kocasını eleştiren şiirlerini yüksek sesle okumak zorunda kalır. Hiçbir şey söylemeden şiirleri ayakta dinleyen koca: ‘Sakladığın bu muydu’ diye sorar. Sonra da ‘sen yaz, çekinmeden yaz, kime yazarsan yaz, yeter ki yaz’ der (Günbulut 1998: 117). Mevlüde Günbulut kocasını günlük konuşma diliyle eleştirseydi acaba kocası sen yaz çekinmeden yaz, kime yazarsan yaz der miydi?

Aşık Mevlüde ve Ozanların çoğu yüreklerinin derinliklerinde gizli kalmış, belki kendilerinin bile farkında olmadıkları duyguları bir çok metafor ve simgeler kullanarak dış dünyaya yansıttıklarında rahat ettiklerini söyler. Amerika’da kansere yakalanmış ölmekte olan kimi hastalar, çektikleri acıları şiirle hafifletmeye, unutmaya çalışır (Fox 1997; Lerner 1978). Şiirle Tıp Enstitüsü diye çevirebileceğimiz The Institute of Poetic Medicine insanların şiir dinleyerek, okuyarak ya da yazarak bedenlerini, ruhlarını ve zihinlerini sağaltabileceklerini duyurmaktadır https://www.poeticmedicine.org/

Kadınlar acılarını, anlatılmaz sevdalarını, sevinç ve öfkelerini deyişlerle anlatınca rahatlar. Sürmelican, ben sazı kederimden çaldım…şiirlerimi yazıp okuyunca rahatlıyorum” demiş ve çok sıkıldığı zaman şiirler yazdığını eklemişti. Şemsinur, şiir söylemek bana sonsuz bir mutluluk veriyor, şiire daldığım zaman başımı kaldırırım ki zaman geçmiş… ama ben kendimden geçmişim. Ezgili Kevser de deyişlerinin kendisi için bir terapi niteliğinde olduğunu her tür sorununu deyişlerine dökerek rahatladığını söylemişti.

Kadınların deyişler söylemesi ve ağıtlar yakması bir tür “terapi” işlevini görür. Robert Graves de şiir yazmanın “bir tür psiko-terapi” olduğunu ileri sürer (Stade 1967:9). Şiir ile Terapi adlı kitabın (The Therapy of Poetry) yazarı şiir yazmanın bir tür terapi olduğunu ileri sürer. (Harrower 1972: 3). Şiir yazmak kimi insana içsel bir dinginlik verir. Alınan bir ilaç nasıl vücuttaki ağrıları dindirirse şiir de içe bastırılmış ruhsal acıları bir ölçüde dindirir, içsel bir huzur yaratır.

Aşıklar ilk deyişlerini ergenlik çağında aşık oldukları kız için söyler. Bu şiirler sevda şiirleridir. Çocuk yaşta evlenmeye zorlanan kızlar dışında sözünü ettiğim kadın Ozanlar gurbete giden eşinin dönmemesi, birbiri ardına gelen beklenmedik ölümler, oğulların şehit olması gibi sıkıntılı günleri yirmi yaşından sonra yaşarlar. Kadınların bu deyişleri doğal olarak sevda şiirleri değildir. Deyişler, ağıtlar yazan/söyleyen kadınların tümünün benzer sıkıntılı günlerden geçerek bugünlere geldiklerini ileri sürmek elbette olanak dışıdır. Erkeklerin düşlerinde (rüya motifi) ya da gerçek yaşamlarında bir kıza sevdalanıp deyişler söylemeye başlamaları yaygın bir motiftir. Kadınların yüreklerine düşen dayanılmaz ateşi ağıtlar yakarak, deyişler söyleyerek söndürmeye çalışmaları da yaygın bir motiftir.

Yıldıray Erdener

16 Kasım 2018

Kaynakça

 

Şahsenem Bacı (Akkaş). Söz Nereye? İzmir: İstiklal Matbaası,1990.

Erdener, Yıldıray. The Song Contests of Turkish Minstrels, (Harvard University Milman Parry Studies in Oral Tradition). New York & London: Garland Publishing,1995.

Fox, John. Poetic Medicine: The Healing Art of Poem-Making.New York: Penguin Putnam, 1997.

Günbulut, Şükrü. N’olaydım, N’olaydım: Aşık Mevlüde Günbulut. Ankara: Ürün Yayınları, 1998.

Harrower, Molly. The Therapy of Poetry. Springfield, Ill.: Charles  C. Thomas, 1972.

Lerner, Arthur. Poetry in the Therapeutic Experience. New York: Pergamon Press. 1978.

Stade, George. Robert Graves. New York: Columbia University Press, 1967.

Thompson, Deny. The Uses of Poetry. Cambridge, New York: Cambridge University Press, 1978.

Turan Metin. Ozanlık Gelenekleri ve Türk Saz Şairi. Ankara: Yeni Doğuş  Matbaası, 1996.

Lerner, Arthur. Poetry in the Therapeutic Experience. New York: Pergamon Press. 1978.

Stade, George. Robert Graves. New York: Columbia University Press, 1967.

Thompson, Deny. The Uses of Poetry. Cambridge, New York: Cambridge University Press, 1978.

Turan Metin. Ozanlık Gelenekleri ve Türk Saz Şairi. Ankara: Yeni Doğuş Matbaası, 1996.

Reklam
Bu yazı 588 defa okunmuştur .

Son Yazılar