Ulucan Trio ve Yeni Ufuklara Doğru
Reklam
  • Reklam
EROL KÖYMEN

EROL KÖYMEN

Yeni Ufuklara Doğru

Ulucan Trio ve Yeni Ufuklara Doğru

02 Aralık 2020 - 21:00 - Güncelleme: 02 Aralık 2020 - 21:23

Bu yazıyı yazarken, kendimi biraz ilk adımlarını atan bir kedi yavrusu gibi hissediyorum. Öncelikle, size, okurlarıma ilk defa hitap ettiğim için. Ama, sadece size ilk defa hitap ettiğim için değil, ilk defa bir müzik eleştirmeni olarak parmaklarımı klavyenin üzerine gezdirdiğim için de biraz heyecanlıyım. Bir de şu var: ismim ve ailemin yarısı Türk olmasına rağmen, anadilim Türkçe değil, sonradan öğrendim Türkçeyi. Yani, bir kaç açıdan bir yenilik, bir deneysel çalışma olarak başlıyorum bu yazıya.

Ne şans ki böyle bir yaklaşım bu yazıda işleyeceğim Ulucan Trio Pianolu Üçlüler adlı yeni albüme çok yakışır. Bu albüm Ulucan Trio’nun ilk albümü olmakla beraber, hemen hemen her açıdan yenilikle iç içe. Albümde dört tane piyanolu üçlü yer alıyor: üç tanesi Türkiye’de çalışan oldukça genç, Özkan Manav, Özcan Sönmez ve Berkant Gençkal adlı besteciler tarafından son yirmi sene içerisinde bestelenmiş eserler. Dördüncü üçlü ise, parlak orkestrasyon kabiliyetinden dolayı mı, rafine melodilerinden dolayı mı bilmiyorum, ama benim kafamda her zaman belli bir tazelik hissi uyandıran Fransız besteci Maurice Ravel’den. Yani, Ulucan Trio müzisyenleri üç tane oldukça yeni eserin yanına varolan ama yine de uyum sağlayan bir eser koyarak hem çeşitli müzik materyelleriyle uğraşarak hünerlerini sergilemiş oluyor, hem de değişken ama aynı zamanda birleştirilmiş yeni bir albüm sunmuş oluyor.

Piyanolu Üçlüler albümüyle zaman geçirirken, tesadüfen yirminci yüzyıl Alman felsefeci, sosyolog, ve müzikolog Theodor Adorno’nun estetik teorileriyle ilgili bir kitabını okuyordum. Bilindiği üzere, Adorno, estetik özerklik çerçevesi içerisinde nesnel formlarla uğraşmayı, dünyanın gittikçe her tarafını fetheden kapitalist “kültür endüstrisi”ne karşı başvurulabilecek bir direnç ve yenilik kaynağı olarak değerlendiriyor. Bu yazıyı Adorno’dan ilham alarak ancak Adorno’nun oldukça karmaşık fikirlerine fazla girmeden ve albümün düzeninden yola çıkarak neredeyse teleskopik bir yaklaşımla şekillendirdiğimi söyleyebilirim.

Yazının ilk kısmında, icra kalitesinden ziyade eserlerin kendisine odaklanıyorum, çünkü Ulucan Trio üç çağdaş eseri yan yana koyarak, bestecilerin estetik nesnelerine üç farklı yaklaşım tarzını kıyaslama fırsatını bize güzel bir şekilde sunuyor. Bilinen bir eser olan Ravel’in triosunu albüme ekleyerek ise, kendi yorum kabiliyetini sergiliyor. Bu nedenle yazının ikinci kısmında perspektifi biraz genişleterek eserden ziyade Ravel triosuyla nasıl uğraştıklarına bakıyorum.

Bu yazıda, bestecilerin ve yorumcuların perspektifleri de tabii ki benim aracılığımla filtreleniyor, hem eserlerle ve yorumlarıyla, hem de yetişkin olarak öğrendiğim bir dilde yeni bir yazı tarzı ele alarak daha önce uğraşmadığım nesnel formlarıyla uğraşıyorum (kültür endüstrisine karşı bir adım atıp atmadığımı henüz saptayamadım). Bunların hepsinde amacım, şurası iyi şurası kötü diyerek bir uzman gibi değerlendirme yapmaktan ziyade, bu son derece keyifli albümle ilgili bazı fikirlerimi ve izlenimlerimi paylaşarak dinleyiciler için daha derin ve kafa yorucu bir tecrübeye yol açmak.

Perspektif 1:

Çağdaş Türk Oda Müziği ve Nesnel Forma Üç Farklı Bakış

Bu albümde sanki çağdaş Türk oda müziğinin küçük bir turu yapılıyor. Albümün keyfi albümdeki üç farklı bestecinin materyellerine üç farklı yaklaşımını kıyaslayarak çıkarılabilir. Özkan Manav’ın tek bölümlü Laçin adlı eserinin gövdesini, parçalanıp süslenmiş, yeni bir çerçeve içerisine koyulmuş Laçin adlı bir halk şarkısından ibaret olarak değerlendirirsek, Özcan Sönmez’in üç bölümlü eserinin “pastiş” yaklaşımı çerçeve içerisinde, bir halk şarkısı dahil olmak üzere, neoklasik Rus melodi anlayışı, izlenimci Fransız harmoni yaklaşımı, sonata form gibi çeşitli unsurlardan oluştuğunu görebiliriz. Berkant Gençkal’ın “Küpe ve Çocuk” adlı eseri ise, 19. Yüzyıl Alman yazarı Karl Georg Büchner’in “Wozzeck” adlı oynundan ilham alarak notalarla birbirinden çok farklı iki bölümde özgün bir tablo çizmeye çalışıyor. Yani, kısaca bu üç eserdeki üç farklı yaklaşım tarzını “bütünlük,” “pastiş,” ve “yansıma” olarak değerlendirebiliriz.

Albümü ilk dinlediğimde, en çok hoşuma giden eser kesinlikle Sönmez’in üçlüsüydü. Sönmez, çeşitli unsurları pastiş şeklinde yalın klasik formlara sokarak, oldukça cezbeden bir müzik sunuyor. Örneğin, 20. yüzyıl rus bestecilerini hemen akla getiren birinci bölümün birinci temasının enerjik, cıvıl cıvıl, ama hafif de kinayeli melodisini tatmin edici bir şekilde üç enstrümana sırayla dağıtıyor. Tekrarlamada, bu temayı kurnazca değiştirerek dinleyicinin ilgisini tutuyor. Üçüncü bölümdeki daha kromatik armoni dili de yeni bir soluk getiriyor. Yavaş ikinci bölümdeki temasını bir halk şarkısından alarak bambaşka bir hava yaratırken, yine de tematik ekonomisiyle esere uygun bir yaklaşım sergiliyor. Aslında, eserde biraz fazla tasarruf var: eserin üç bölümü toplam olarak aşağı yukarı sekiz dakika sürüyor. Sönmez, bir araya getirdiği tatmin edici temaları ve potansiyeli geniş klasik formları biraz daha verimli bir şekilde kullanamaz mıydı?

Sönmez, çeşitli unsurları sırayla, yalın bir şekilde kullanırken, Manav, tek bir halk şarkısından zengin, iç içe bir bütünlük yaratıyor. Youtube’da Laçin adlı azeri halk şarkısının daha geleneksel birkaç versiyonunu birkaç kere dinledikten sonra Manav’ın nesnesine karşı kullandığı yaklaşımı daha iyi anladım. Manav, eserin başlangıcı ve sonunda muammalı piyano akortlar üzerine semavi, aşağıya kayan yaylı çalgıların seslerinden ibaret bir “atmosfer” koyarak, aslında yeni bir bütünlük yaratıyor. Yani, Laçin halk şarkısını bir nesne olarak alıp kendi yarattığı bir çerçevenin içine koyuyor. O çerçeve içerisinde, Laçin temasını gererek, dağıtarak ve neredeyse noktacı bir teknikle Picasso gibi geleneksel temayı açıp yeni perspektifler sağlıyor, yeni bir bütünlük yaratıyor.

Albümdeki daha az sevdiğim bir eserden bahsetmem gerekirse, herhalde Gençkal’ın “Küpe ve Çocuk” eserini seçerdim. İlk bakışta Büchner’in aldatma ve ölümle dolu “Wozzeck” oyunundan ilham alması dikkatimi çekti, fakat Gençkal’ın yirminci yüzyılın önemli eserlerinden biri olan, seri teknikleri akımında yer alan Alban Berg’in aynı ismini taşıyan operasıyla hiç bir alakası olmadığını iddia etmesi sanki onu tehlikeli sulara itiyor. Özetle, Gençkal’ın versiyonu biraz banal duruyor.

Gençkal, CD kitapçığında, eseri birbirinden çok farklı iki bölüme bölerek, bir kontrast oluşturmaya çalıştığını söylüyor. Bir tarafta bunu beceriyor: birinci bölümde keman ve viyolonsel tarafından unisono sergilenen kıvrımlı, muammalı uzun melodiler, arpej şeklinde düzenlenmiş hafif kromatik, piyanoda çalınan armoniler üzerine gezerken, ikinci bölümde başlığındaki “çocuğu” göstermek için, tekrarlayıcı, vurmalı melodiler aksak ritimlerle kullanılıyor. Kesinlikle, birinci bölümdeki uzun melodilerin ve ikinci bölümdeki ritımlerin keyifli tarafları var, fakat eserin her iki bölümünde de bir yönsüzlük, amaçsızlık sezdim—sanki, olayları oldukça net olan Wozzeck hikayesinin şeffaf bir camdan filtrelenmiş bir yansıması gibi.

Perspektif 2:

Ulucan Trio’nun Ravel Yorumu ve Öbür Dünyalardan Yansımalar

Birinci kısımda albümdeki üç çağdaş türk eserinde kullanılan üç farklı yaklaşımı kıyasladık. Şimdi, perspektifimizi biraz genişleterek dikkatinizi albümdeki dördüncü eserinin yorumuna çekmek istiyorum. Ulucan Trio’nun Maurice Ravel’in La Minör triosu yorumuna baktığımız zaman, müzisyenlerin kafalarını ciddi anlamda yorduğu gayet açıktır. Ulucan Trio müzisyenleri, çeşitliliğiyle neredeyse bir pastiş sergileyen Ravel’in bu müziğini analiz ederek ve yorumlayarak, hem form açısından bütünlükler oluşturmaya başarmış, hem de detaylarına odaklanarak farklı imgeleri çok rafine bir şekilde yansıtmışlar.

Mesela, Ulucan Trio’nun Ravel’de bütünlüğü nasıl oluşturduğunu anlamak için, eserin üçüncü bölümüne dönebiliriz. Bu yavaş bölüm bir passacaglia: yani bütün bölüm tekrarlayan tek bir tema üzerine inşa ediliyor (bu anlamda, Sönmez’in triosunun halk şarkısını kullanan ikinci bölümüyle bir bağ kurulabilir). Bir piyano girişinden sonra, violonselci Ozan Evrim Tunca temayı kadife gibi, yumuşak bir sesle sunuyor. Sonra, bu tema keman ve piyano arasında paylaşılıyor. Benim betimlemek istediğim şey, müzikal gerilimi kontrol ederek müthiş bir mimarlık oluşturmaları. Örneğin, kayıtta 3:30 civarından itibaren âni bir piyano dinamiğiyle bir crescendo başlıyor ve bölümün zirvesine kadar devam ediyor. Dinamiği ve gerilimi böyle kontrol ettikleri için, dinleyecinin bölümü bir yay şeklinde algılamasını sağlıyorlar ve bölümün zirvesi çok dramatik oluyor. Dinlerken kendimden geçtim.

Fakat, ince detaylar da insanı kendinden geçirebilir. Form ve bütünlükten detay ve imgeye dönebilmek için, perspektifimizi birinci bölüme çevirelim. Ulucan Trio’nun ellerinde, bu bölümün birinci teması zarif ama hafif tereddütlü bir imge yansıtıyor. Bu ise, melodiyi bir ölçülük parçalara bölerek ve dinamiği kontrol ederek, yay şeklinde küçük söyleyişler haline getirmeleri ve bu kısa söyleyişlerin son notundan önce hafif bir nefes vermelerinden kaynaklanıyor. Nedense, bu temanın Ulucan Trio yorumunu dinlerken aklıma soluk pastel renklerle barok stilinde süslenmiş bir salonda tek başına dans eden bir balerindan ibaret bir imge geliyor. Fakat, birinci temadan sonra gelen heyecanlı geçişle bu imge siliniyor, yine olağanüstü bir detaylılıkla ikinci temaya yaklaşırken tempo yavaşlıyor, 2:05 civarında ikinci tema hemen çıkmadan önce müthiş, derin bir nefes alınıyor. Müzisyenler bu nefesin verilmesini ritardandoya dikkat ederek öyle sağlıyor ki, ikinci tema Özcan Ulucan’ın rafine keman sesiyle başlayınca, sanki bambaşka bir dünyaya, belki hafif sisli bir ormanın ortasındaki bir bahçeye gözlerimi yeniden açmış gibi hissettim. Kültür endüstrisi bir kenara, bu pandemi esnasında böyle detaylar önemli şeyler.

Bahçe derken, tabii ki her şey güllük gülistanlık değil. Örneğin, ikinci bölümünde kemanın spiccato tekniği bana biraz abartılmış ve sivri gibi geldi. Ya da, zaten daha ağır, orkestra gibi hava yaratan dördüncü bölümünün sonunda gelen koda kısmında, sanki biraz daha çabuk bir tempoyla daha hafif, esere daha uygun bir sonuç olabilirdi. Ama böyle şeylere “kusur” denemez, onlar da dikkatle hazırlanmış bir performansın üzerine tartışılabilecek konulardan.

Perspektif 3:

Yeni Ufuklara Doğru …

Tartışılabilir ve tartışılmalı. Kısa bir şekilde olsa da, bu yazıda sizinle Ulucan Trio’nun ilk albümüyle ilgili bazı düşüncelerimi paylaştım. Çağdaş Türk bestecilerin çeşitli nesnel formlara nasıl yaklaşıp yeni eserler çıkardığı, Ulucan Trio’nun Ravel’in oluşturduğu formları nasıl yeniden canlandırdığıyla ben de uğraştım, o çeşitli formlarla uğraşarak Sanattan Yansımalar’daki ilk yazımı şekillendirdim. Benim için bu formlarla uğraşmak ufuk açıcıydı. Artık teleskopik sırada sizsiniz. Benim şekillendirdiğim nesneyi size, okurlarıma bırakıyorum. Umarım siz de burada oluşturduğum formla uğraşır, Ulucan Trio’nun yeni albümüne dinleyip kendi fikirlerinizi benimle ve arkadaşlarınızla paylaşırsınız. Haydi, beraber yeni perspektiflerle yeni ufukları dinleyelim.

EROL KÖYMEN

2 Aralık 2020, İstanbul

Bu yazı 4535 defa okunmuştur .

Son Yazılar