Metrodaki değil, AAS'ndaki kemancı...
Reklam
  • Reklam
ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

Yansımalar

Metrodaki değil, AAS'ndaki kemancı...

18 Mayıs 2016 - 13:28

Uluslararası müzik festivalleri, mutlaka bir senfoni orkestrasının konseriyle mi açılmalı? Yanıtı değişik dayanaklarla tartışılabilecek bir soru.

Kimi festivaller bunu kendilerini bağlayıcı bir kural haline getirmiştir. Bazıları her yıl kendi festival orkestralarını toparlar. Kimileri ise "esnek" bakar konuya, kendini bağlamaz ve durumu, koşulları değerlendirerek bir oda müziği dinletisiyle bile parlak bir açılış yapmayı becerir. İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) düzenlediği 30. Uluslararası İzmir Festivali'nin 17 Mayıs 2016 gecesindeki açılışında, bir keman-piyano ikilisiyle de parlak bir başlangıç yapılabileceğinin canlı örneğini yaşadık.

Müzik alemi , Joshua David Bell'i (d.1967) icra ettiği konçertolar, katıldığı oda müziği toplulukları, verdiği solo-duo resitaller ve bazı filmlerdeki içli keman sololarından gayet iyi tanıyordu ama magazin düşkünü toplumlarda yaygın tanınması "metrodaki kemancı" lakabıyla oldu. Çünkü, akışkan bir saatte metro yolcularının tepkilerini ölçmek için bir deney yaparak metro istasyonunda Bach çalmış, insanların işe yetişme telaşesi içindeki umursamazlıklarını gözlemişti. Bu deneyin videosu hala internette izlenmeye devam ediliyor.

Joshua Bell, kod adı "Gibson-Huberman" olan 1713 yapımı bir Stradivarius kemanla çalıyor. Geçmişinde biri Carnegie Hall'ün kulisinden olmak üzere iki kez hırsızlığa uğrayan bu maceralı kemanın yüksek bir volümü ve yüksek bir fiyatı var. Yaklaşık 4.5 milyon dolar değerinde.

Amerikali kemancı Bell, son yıllardaki daimi piyanisti Sam Haywood'la (d.1972) birlikte, elinde değerli kemanı, üç gece üstüste İstanbul, Ankara ve İzmir'de aynı programı seslendirdi.

T. A. Vitali’ye (1663-1745) atfedilen keman ve piyano için Sol majör Chaconne’ u bellekten çalan Bell, ardından L. V. Beethoven’in (1770-1827) "Kreutzer" lakaplı 9 No'lu La Majör Sonatı ile devam etti. İkinci yarıda G. Faure’nin (1845-1924) Fransız oda müziği dağarının seçkin eserlerinden biri olan keman ve piyano için 1 No'lu La Majör sonatını seslendirdi. "Bis"ler önceden planlanmıştı. Bell iki adet bis yapacaklarını açıkladı. J.Brahms’ın (1883-1897) 1. No'lu Macar Dansı ve  Pablo De Sarasate'nin (1844-1908) Zigeunerweisen- Çingene Havaları dinleyicide bir heyecan tazelenmesine yol açtı.

DENGE VE UYUMUN İKİLİSİ

Anne soyu üzerinden kendisini Yahudi olarak tanımlayan Joshua Bell, sahnede doğal duruşu ve abartısız çalışıyla müziğini ön planda tutan, olağan sayılabilecek pis sesleri dahi çıkartmadan özenli, tertemiz bir icra ile kulaklara ulaşan, özellikle bağlı notalar ve hafif çalış gerektiren yerlerde ustalığını konuşturan bir kemancı. Faure'nin sonatını piyanist Sam Haywood'un da katkısıyla oya gibi işleyerek güzelleştirirken, iki bis parçasında, akıllarda "enerjik virtüoz" olarak kalmayı tercih eden bir seçim yapmıştı.

İngiliz piyanist Sam Haywood, yumuşak tuşesi, zamanlaması, âdeta saydam tınılarla müziğe katılımıyla Joshua Bell'in icra duyarlılığını paylaşan bir müzisyen. Tıpkı Midori-Özgür Aydın ikilisi gibi, öyle uyumlu bir çalışma gösteriyorlar ki, birbirlerden vazgeçmiyorlar. Aman vazgeçmesinler, çünkü yakalanmış böylesine dengeli, birbirini tamamlayan bir ikili uzun yıllar devam etmeli, yeni kayıtlara imza atmalı.

İzmir dinleyicisi Bell-Haywood ikilisinden çok memnun kaldı ama acaba müzisyenlerin duygusu neydi?

Bunun yanıtını Bell, üç davranışıyla verdi. İlki, salonun sağ yanından sahneye ışık gönderen kamera ve flaşlı çekim yapan fotoğrafçıya karşı, ilk eserin sonunda tepkisini gayet yumuşak bir üslupla ortaya koymasıydı. İkincisi, Kreutzer sonatın her arasında alkışlayan dinleyiciye yutkunduktan sonra, aynı alkışın Faure sonatta da ortaya çıkması üzerine sabrı taşarak bir el hareketiyle alkışın kesilmesini istemesiydi.

Üçüncüsü ise "bu güzel salonda çalmak bizim için mutluluk" diyerek, Ahmet Adnan Saygun Konser Salonu'na olan hayranlığını dile getirmesiydi.

AAS Salonu, Türkiye'deki en iyi akustikli salon. Özelliği salonun ve sahnenin değişik yerlerinde çıkan seslerin, her yerde duyulabiliyor olması. Dolayisiyle, dinleyici arasındaki yükses sesli konuşma ve mırıldanmaları, özellikle Faure sonatta arada alınan suların salonda açılması sonucu artan pet şişe tıkırtıları, dinlerken "içi geçenlerin" yere düşürdükleri festival kitapçığı ve cep telefonlarının patırtılarını, sahnede çalan iki müzisyen de duymuş olmalılar! Ama Bell-Haywood ikilisini İstanbul ve Ankara'da iki hangar gibi büyük salonda çaldıktan sonra, gürültülü dinleyiciye rağmen, AAS Salonunun "ilaç gibi" geldiğine kuşku yok.

TÖREN VE PROTOKOL

İKSEV'in açılış töreni, protokol konuşmaları, her zaman olduğu gibi konser öncesinde yapıldı. İKSEV Yönetim Kurulu Başkanı Filiz Eczacıbaşı Sarper, İzmir’in tarihsel, mitolojik değerlerine değinen, şairane konuşmasını bellekten yaptı, gene belâgatiyle takdir toplayıp alkış aldı. İzmir'in "kâdim" kültürüne vurgu yaparak, festivale sahip çıkan hemşehrilerine teşekkür etti.

Festival destekçilerine plaket sunumu sırasındaki güzel görüntü ise iki kardeşin sahnedeki buluşmasıydı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın başındaki Bülent Eczacıbaşı, İKSEV'in teşekkür plaketini kızkardeşinin elinden aldı.

Gerçek ve örnek bir burjuva ailesi olan Eczacıbaşılar, birbirleriyle dayanışma içinde İstanbul ve İzmir'in sanat yaşamına çok önemli katkıda bulunuyorlar.

İzmir'in bir başka şansı da, Ankara'da olduğu gibi "sanatın içine tüküren" değil, her zaman sahip çıkan, sanat icra edilecek iyi planlanmış binaları inşa edip kente kazandıran bir büyükşehir belediye yönetimine sahip olması.

Nitekim Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, bir yerleşimin sanat kenti olabilmesi için alt yapının önemine değinerek, Karşıyaka'da İzmir Operaevi binasının temelinin bu yıl atılacağı müjdesini verdi. Rahmetli Ahmet Piriştina'nın sanat yapıları konusundaki çizgisini şaşmadan sürdüren Kocaoğlu'nun yönetimi demek ki, TOKİ ile Ankara'da uzayıp giden süreci de tamamlamış durumda. Doğrusu çok sevindirici bir muştuydu bu.

Heyecanlı ve bol el hareketli konuşmasıyla dikkati çeken İzmir Valisi Mustafa Toprak da, "kadim medeniyetler" vurgusuyla, "İzmir’i farklı kıldığını" belirttiği Uluslararası İzmir Festivali’ni düzenleyen İKSEV’e ve Filiz Eczacıbaşı Sarper’e teşekkür etti. Bu arada Vali Bey'in meslek yaşamı ile festivalin aynı yaşta olduğunu da öğrenmiş olduk!

Demek ki, hangi görüşte olursa olsun, yerel yönetim, devlet kurumları, sivil toplum kuruluşlarının işbirliği yapıp, bir sanat etkinliğinin açılışında buluşabilmeleri için Ankara'nın "padişahtan çok padişahçı" ve "siyaset için siyaset yapan" havasından uzakta olmak gerek!

Fotoğraflar: Şefik Kahramankaptan-Onur Acımaz

 

Reklam
Bu yazı 2499 defa okunmuştur .

Son Yazılar