Önce Uçağı Uçur !


"Yaşam, yolumuza yanıtlar serpiştirmiş" dediğimde sizde nasıl bir çağrışım yapıyor? Çevreme bu gözle bakıyorum; çok zaman henüz sormayı akıl edemediğim sorularıma bile yanıtını buluyorum. Bu farkındalığın bana bir yararı daha oldu; yaşayıp geçtiğim her olaya bütün duyu organlarımı yöneltiyorum ve böylece ne geçmişin kasaveti ne vesvesesi beni ele geçiriyor. An'da kalıyorum.

Vereceğim örneğin kahramanı çok özel bir insan. Kerrar Kaptan; Kerrar Karagözoğlu. O bir pilot. Emekli, demek istemiyorum, çünkü fiziksel olarak uçmayı bırakmış olsa da onun ruhu pilot… Öyle olmasa yaşamın serpiştirdiği yanıtlardan birini bana levyenin ucundan sunabilir miydi?

Söyleşide ben dinleyiciydim. İlk kez karşılaştığım -yine de çeşitli nedenlerle içimde efsaneleştirdiğim- bir insanı tanımaya çalışırken bunu mesleği bağlamında yapmak ilginç bir deneyimdi. Kaldı ki o zaten kendini işi ile tanımlıyordu. Kitap okumak dışında bir ilgi alanı olmadığını, resim yapanlara imrendiğini söylese de oturma odasına dağılmış kitaplardan sıkı bir kitapsever olduğunu görebiliyordum. Meslektaşlarım, öğrencilerim ya da arkadaşlarımdan bazılarının "ben kitap okumuyorum" dedikleri, bunu hangi duygu ile söylediklerini anlamaya çalışırken pişmanlık duymadıklarını fark etmekle hayal kırıklığı yaşadığım anları düşündüm. Böylece Kerrar Kaptan’ın tevazuunun yersiz olduğuna karar verdim. Gördüğüm, sonra da konuşması sırasında tümce aralarında kolayca sezdiğim üzere, gerçekten iyi bir kitap okuru olmalıydı. Bu da bana göre ciddi bir ‘ilgi alanı’ydı. Ayrılmadan hemen önce bu görüşümü onunla paylaştım. Hâttâ her entelektüel için bir okumak kadar yazmanın da bir sorumluluk olduğuna inandığımı söyledim. Anlatımı bu denli akıcı birisinin yazarken de aynı çizgiyi yakalayacağından kuşkum yoktu. Bir an gözleri parladı sanki; "neden olmasın?" dediğinde içimde bir umut belirdi. En sonunda "deneyeyim" dediğinde keyiften dört köşeydim.

Bütün konuşma boyunca etkilendiğim çok sayıda anekdot, saptama, sorgulama, kafamda soru işaretleri doğuran değerlendirme oldu. Nasıl zenginleştirici bir söyleşi olduğunun en değerli işaretleri bunlar. Yaşam dersi olarak altını çizdiğim, ona yineletip kendim de içimden ve yakın çevreme aktarırken dışından yineleyip durduğum kısma gelelim. Uçakta teknolojinin kullanılmasının önemini, bunun içinde pilotun yerini, hele de deneyimleriyle kazandığı ustalığının değerini anlatırken şöyle söyledi: "Uçuyorsunuz, baktınız bir sorun ortaya çıktı. Ne oldu, nerede sorun var, hangi bölümde acaba, nasıl düzeltirim vs. sorularını bir kenara bırakmalı ve hemen sistemi devre dışı bırakıp uçağın kontrolünü elinize almalısınız. Hele bir uçağı uçur önce, sonra fırsat olursa bu sorulara döner, sorunu bulur, çözebiliyorsan çözersin. Eğitimde böyle öğrettiler bize: Fly the aircraft first! ("önce uçağı uçur!") Bu nedenle pilotların teknolojiden bağımsız olarak uçağın en iptidai koşullarda yere güvenle indirilmesini sağlayacak kadar mesleki donanıma sahip olması gerekir."

Konuşma mecrasında devam ederken ben burada bir süreliğine çakılı kaldım. Sözü edilen yalnızca uçak kullanmak, uçuş sırasında çıkacak sorunlarla baş etme yöntemleri miydi?. Hiç de değil. Sözü edilen yaşamdı. Yaşamak, bu sırada ortaya çıkacak sorunlarla baş etme yöntemleriydi. Siz anladınız ne demek istediğimi, ama ben yine de kendi bakış açımdan nasıl göründüğünü anlatarak açayım. Hepimiz olaylara ve olgulara anlam yüklerken bunu yaşama bakış açımız doğrultusunda yapmaz mıyız? Bir masal dinlerken, anlatmak için bir masalı seçerken, insanların o masalın kendi içinde bir yere karşılık gelmesini ölçüt aldığının yakından tanığıyım. İzlediğimiz opera ve filmleri, dinlediğimiz şarkıları, okuduğumuz kitapları o dönemdeki ruh hâlimiz ya da yaşadıklarımız ile bağlantılı olarak değerlendirmez miyiz? Hâttâ bunlar değiştikçe algılamamız da değişmez mi?

Hele uçağı bir uçur bakalım, benim için "kriz anlarında, sorun olarak algıladığın durumlarda nedenlerini, nasıllarını, neler yapılacakları düşünüp kimi zaman yanlış itham, endişe, yani çözüm getirmeyen eylemler oldukları sonradan ortaya çıkacak düşüncelerle zaman kaybetme" öğüdü oldu. Önce kontrolü eline al! Yaşamı güvenli bir çizgide yola sok! Yani, önce uçağı kendi elinle uçur. Başta zihninden kovduğun düşüncelere sonra döner, üzerinde sakince ve ayrıntısıyla kafa yorup da içine sinen kalıcı önlemler ve çözüm yöntemleri bularak aynı sorunun yeniden yaşanmamasını garanti altına alırsın.

Bu özel söyleşi tek bir yaşam dersi için yaşanmış olamazdı. Evet, çok değerliydi. Aklımdan türlü örnekler geçirerek öncemi değerlendiriyor, sonrama ışık tutmaya çalışıyorum. Dediğim gibi, benim için yalnızca bir ders yoktu. Çok fazlasıydı. Örnek verecek olursam: Pilotumuz artık yetmiş dokuz yaşında. On dört yıldır uçak uçurmuyor. Kırk altı yıl bilfiil pilotluk yapmış. Çok farklı uçaklarla deneyimi olmuş. Kullanım açısından aralarında nasıl bir fark olduğunu sorduğumuzda anlayabileceğimiz şekilde bilgi verdikten sonra şunu ekledi: "Ben bir tipten diğerine geçince öncekini aklımdan silerdim. Yenisini öğrenmeye, onu onun kurallarına göre uçurmaya odaklanırdım. Bazen arkadaşlarımızın "ama diğer tip uçakta şöyle yapıyorduk," diyerek yeniye direnç gösterdiklerine tanık olduğumda kendi yaklaşımımın özgünlüğünün farkına vardım."

Uçmaya nasıl baktığını öylesi tutkuyla anlatıyordu ki bu noktada, uçmayı özleyip özlemediğini sormak kaçınılmazdı. Yanıtı yeni dersimdi: "Şimdi uzun süredir uçmuyorum. Yaşımın artık izin vermeyeceğini bildiğimden zamanı geldiğinde bıraktım; yine aynı şeyi yapıyorum. Yani yeni dönemi yaşıyorum, öncekine takılıp kalmıyorum".  Bu dersi yorumlamama sanırım gerek yok. 

Gençlikte Richard Bach'ın Martı'sıyla uçmaya kafayı takmıştım. Uzun da sürdü. Birçok şiirime girdi martılar, uçmak. Bazen de uçamamak.

 

UÇ/AMA/MAK

Bu kanatlar eklendi ekleneli

İçimde bir acı, bir acı

 

Görüp uçanları 

Kanatsız olmak

Bilip uçmayı

Kök salmak zorunda kalmak

 

Yine içimde sızı, yine sızı

 

Gidip gidip döndüğüm yer

Penceremin kıyısı

Martı dedim, ama benim bir numaralı kitabım Küçük Prens. Yazarı Antoine de Saint-Exupéry, Savaş Pilot'u eserinde Birinci Dünya Savaşı'nda uçan bir avuç Fransız savaş pilotunun hikâyesi aracılığıyla insanı ve yaşamın anlamını da sorgulamış. Benim için çok özel olan bir yazarın aynı zamanda pilotluk yapmış olması hep hoşuma gitmiştir. Adının karşısında "Yazar, pilot" yazıyor. Savaş sırasında kendisi de pilot olarak görev almış, ama yalnızca asker mektuplarını taşıyan bir kargo uçağını kullanmış. Zaten 1945 yılında denize düşen uçağı ile görünür dünyadan kaybolsa da eserleri ile yaşamayı sürdürüyor. Savaş Pilot'unda şöyle yazıyor: "Benim uygarlığım, İnsan'ın hükümdarlığını kurmak için insan adına yapılan fedakârlığı yardımseverlik olarak adlandırıyor. Yardımseverlik, aciz kişiye yardım ederek İnsan'a fedakârlıkta bulunmaktır. İnsanı insan yapan odur. Yardımseverliğin acizliği onurlandırdığını iddia ederek İnsan'ı inkâr eden ve böylece kişiyi ebedi bir acizliğe mahkûm edenlere karşı savaşacağım. İnsan için savaşacağım. Ama aynı zamanda kendimle savaşacağım".

Bu kalemi sevmekte haksız mıyım?

Şimdi sevdiğim bir pilot var. Bir de dileğim: Adının karşısında "pilot, yazar" yazması...

GÖKSEL ALTINIŞIK

7 Nisan 2021, Denizli