Çarkın Büyük Dişlisi İstanbul'da Müzisyen Olmak
Reklam
  • Reklam
UĞUR ZEYNEP GÜVEN

UĞUR ZEYNEP GÜVEN

Kentten Sesler

Çarkın Büyük Dişlisi İstanbul'da Müzisyen Olmak

15 Aralık 2020 - 00:31 - Güncelleme: 17 Aralık 2020 - 09:39

Modern zamanlar kavramı, sanatçılar ve sosyal bilimciler başta olmak üzere, varoluş tezahürlerini anlamlandırmaya çalışan herkes için birbirini bütünleyen değişik içeriklerle bezelidir. Sıklıkla üzerine taşıyabileceğinden daha fazla semantik yük bindirilip farklı bağlamların kalbine yerleştirilen bu kavramın, tarihselliği de göz önüne alındığında, “kentli” ve “endüstriyel” üretimle imlenmiş alt yapısı büyük önem arz eder. Bu alt yapının, rekabet ve tüketime yönelim başta olmak üzere bir dizi gerilim ve mücadele ile bezeli sınıflı toplumların üst yapısını, özellikle postmodern dönemin çeperine yaklaştıkça, durmaksızın artan bir ivmeyle dönüştürdüğünü görüyoruz. İşte bu üst yapının önemli bileşenlerinden biri olan “sanat alanı”, kuşkusuz alt yapının şekillendirdiği ihtilaflı iklimden azade değil. Bu sebeple, aralarında müzisyenlerin de bulunduğu farklı alanlarda eserler yaratan sanatçıların, dehâ, yetenek ve yapıtlarını, söz konusu bu düzenden ayrı düşünmek olanaksızdır.

NASIL BİR SOSYAL EVREN?

Sanat alanında “iş”in mutfağında bulunan aktörlerin ağırlığını tecrübe ettiği, dinlerkitlenin zaman zaman dikkatinden kaçan, kültür tarihçilerinin ise odağının biraz uzağına düşen önemli bir kavram bulunuyor: Müzisyenlerin eserleriyle var olmaya çalıştıkları, modern ve kentli yaşam biçiminin rekabetçi içeriğiyle biçimlenmiş çetin bir “müzik piyasası”. Çok sesli Batı müziğinin, yaygın ifadeyle klasik müziğin de, dinlerkitlesine ulaşma kanalları düşünüldüğünde, bu sistemden muaf olmadığı rahatlıkla görülebilir. Özellikle ileri-kapitalizmin esnek, kaygan ve güvencesiz yapısıyla daha da zorlu bir hale büründüğünü tahmin etmenin hiç zor olmadığı günümüzde, müzisyenlerin, eserleriyle adlarını müzik tarihine altın harfle yazdırma düşlerinin giderek ne kadar güç bir hal aldığını en iyi ve en çok -çoğu zaman yalnızca- sanatçının kendisi biliyor. Peki, ülkemizde, İstanbul’da eser üreten, bu kenti kendi ilham kaynakları arasında gören müzisyenler, mesleklerini icra ederken nasıl bir sosyal evren içinde bulunuyorlar?

Bu soruya yanıt ararken, tanımı üzerinde hemfikir olunmayan önemli bir başka soruyu hatırlamakta fayda bulunuyor: Sanatçı kimdir? İkili zıtlıklarla kurgulanan tanımlamaların geçerliliğini yitirdiği, dahası anlamlı ya da yararlı olmadığının kavrandığı 21. yüzyılda ‘gerçek sanatçı kime denir’ şeklinde formüle edilmiş soruların sanat sosyolojisi dahil ilintili beşerî bilimler alanında kendine yer bulamadığını biliyoruz. Bu çerçevede değer yargısından bağımsız kriterler sunması açısından Howard Becker’in “Sanat Dünyaları” (1982) isimli çalışmasında yer alan, müzik eserleri ve diğer sanat ürünlerinin ortaya çıkmasında rol oynayan aktörler ve sanatçı tipolojileri önemli bir kategorik kuramsal arka plan sunmaya devam ediyor.

ENTEGRE PROFESYONELLER

Becker’in ortaya koyduğu dört temel sanatçı tipolojisinden ilki entegre profesyonellerdir. Bu grup içinde söz konusu meslek müzisyenlik ise, entegre profesyonel müzisyenler, bulunduğu toplumun iş ve örgüt yapılarını tanıyıp bunlarda yer alan, bestelerini o toplumda müzik eğitimi alan icracıların okuyup çalabileceği şekilde notalara döken, o dönemde bulunabilecek ve erişimde olan enstrümanları gözeten ve dinlerkitlenin alımlama kapasitesini tanıyan sanatçılardır. Entegre profesyoneller ayrıca, düzenli maaşı olan, iş yapma ve tanınma ağı geniş, yapımcı ve organizatörlerin çalışmayı tercih ettiği, mensubu oldukları toplum tarafından genel anlamda saygın sanatçı kategorisine girmektedirler. Düzenlilik ve standartların ön plana çıktığı, konser tanıtımı, vb. içerik hazırlıklarıyla kültür endüstrisi ile organik bir bağı bulunan sanat piyasasını zemin alan bu kategori içinde tutunan ve yükselen bir sanatçı genellikle entegre profesyonel olarak gösterilir.

UYUMSUZLAR

İkinci kategori olarak uyumsuzlar (mavericks), entegre profesyonellerin iş yaptığı sanat dünyası ve müzik piyasasının büsbütün dışında bulunmamakla birlikte, bu endüstriyle aralarına bir mesafe koyarlar. Piyasadan keskin bir biçimde kopmadan tesis edilen mesafede, özellikle kendi kooperatiflerini ve ağlarını oluşturmayı tercih ederler. Yenilikçi fikirleri hayata geçirmede tereddüt etmeyip, amatör ya da tanınmayan sanatçılarla iş birliği yaparlar. Eserlerinin kendisinde veya icra yöntemlerinde konvansiyonlara ve yerleşik kalıplara meydan okuma gözlemlenir. Hedef kitleleri arasında sanat piyasası takipçileri bulunmakla beraber, yeni ve farklı bir kitleye de hitap etmeyi arzu ederler.

NAİF SANATÇILAR

Üçüncü kategoride yer alan naif sanatçılar genelde yalnız çalışmayı tercih ederler ve bir önceki grupta görülen kendi ağını tesis etme durumu çok belirgindir. Uyumsuzlar tipolojisine yakınsayan sanatçıların, sanat piyasasının kural ve etkilerini minimize etme çabaları varken, naif sanatçıların bu kural ve etkileri hiçbir zaman baz almadıkları ve içselleştirmedikleri görülmektedir. Bu açıdan, entegre bir profesyonelle neredeyse hiçbir ortak yönü bulunmaz.

HALK SANATÇILARI

Son olarak halk sanatçıları grubunda da entegre profesyonel bir ağ bulunmamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, bu grubun aynı zamanda popüler kültür ürünlerini da icraları kapsamına dahil etmeleridir. Dolayısıyla burada kullanılan halk sözcüğü, örneğin halk müziğinde olduğu gibi, özgünlük, yerellik, sahicilik, otantiklik, küçük ölçekli olmak gibi, esasen popüler olanın tam tersi atıflar barındıran bir anlamda kullanılmamaktadır. Aksine, halka yönelik popüler icralar gerçekleştirenleri ifade edip, ‘belirli ve sınırlı düzeyde’ müzik yapma becerisi bulunan müzisyenleri kapsamaktadır.

Bunların değişmez kategoriler olmadıklarını akılda tutarak, tüm dünyada sanat çevrelerinin sosyolojik bağlam değerlendirmesi için çıkış noktası sunan bu sanatçı tipolojilerinde görüldüğü üzere, esasen tarih sahnesinde hatırlanacak bir yere sahip olan, ön plana çıkan, şöhretli ve hayranlık beslenen müzisyenlerin ağırlıklı olarak entegre profesyonel olarak sanatlarını icra etmekte oldukları ve böylelikle tanınırlıklarını artırdıkları görülür. Ülkemizdeki müzik çevrelerinde de dünyadaki denklerine benzer özellikler gözlemlenmektedir.

KLASİK MÜZİSYENLERİN ÇEVREYLE İLİŞKİSİ

Bu arka plandan hareketle, büyük ölçekli ve yapılandırılmış organizasyonlarla geniş kitlelere ulaşma kapasitesine sahip entegre profesyonel sanatçıları ele alarak, İstanbul’da klasik müzik alanında faaliyet gösteren müzisyenlerin, onları hem besleyen hem yıpratan yüzüyle kentin müzik çevreleri ve endüstrisi ile olan ilişkilerine odaklanabiliriz. Bu konuda, gözlemden ziyade, ilk olarak 2019 yılında meslekler sosyolojisi temalı bir sempozyumda ön bulgularını sunduğum, 2020 yılında ise sonuçlarını makale olarak yayımladığım Türkiye’de müzisyenlik mesleğinin sosyolojik bileşenlerini konu alan araştırmamın bir kısmından yararlanacağım. Bu araştırma, müzisyenlik mesleğinin ön plana çıkan davranışsal özelliklerinden mesleki itibara, müzisyenlikte sanatsal yetkinlik, profesyonellik ve piyasa algısından mücadele ve denge ilişkilerine kadar farklı temalarda, sanatçıların özgün görüş ve tecrübelerini içeriyor. Burada görüşlerine yer verilen görüşmeciler arasında, sosyal bilimlerde araştırma etik kodları ve standartları kapsamında kimlikleri anonim tutulan, yaşları 31 ile 64 arasında değişen, iki çağdaş müzik bestecisi ve konservatuvar öğretim üyesi, bir klasik müzik bestecisi, piyanist ve oda orkestrası şefi, bir senfoni orkestrası baş kemancısı ile bir filarmoni orkestrası kemancısı bulunuyor.

Ülkemizde klasik müzik alanında faaliyet gösteren sanatçıların mesleklerinde ön plana çıkan davranışsal özellikleri arasında disiplinli olmak, işbirliğine yatkınlık, sabır ve çalışkanlık, araştırmaya katılan tüm görüşmecilerin paylaştığı yönler arasında bulunuyor. Hassasiyetin ve duyarlılığın ise, yaygın görüşün aksine birebir sanatçılarla özdeş bir duygulanım olarak sayılmaması farklı görüşmecilerin çeşitli ifadelerinde açığa çıkıyor: “Bu bir insani yön; bir forklift operatörü, terzi, öğretmen, doktordan daha farklı bir hassasiyete sahip olunduğunu düşünmüyorum” ve “Sanatçı sosyal medya üzerinden paylaşım yapmakla toplumsal olaylara duyarlılık göstermiş olmaz”. Bu görüşlerin bağlantı noktasında, hassasiyetin eser yaratımına denk bir kavram olduğu, bir devlet senfoni orkestrası kemancısı görüşmecimizin “Sanatçı yaşadığı travmaları esere dönüştürebilen kişidir” ifadesinde billurlaşıyor. Tam da bu sebeple sanatçının eseri, turnusol kâğıdı gibi içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın farklı sorunlarını, şahsi duygu dünyasının yanında açığa çıkarır ve böylelikle tarihe tanıklık eder.

KARIN AĞRISI VE TER

Meslek icrası konusunda ise besteci ve öğretim üyesi olan bir görüşmecimiz, müzik piyasası ve kent alanının sunduğu imkânlarla belirlenen performans ânını, ne kadar profesyonel olunsa da çoğunlukla “karın ağrısı ve ter” olarak betimlerken, müzisyenin esas ruhsal ve mesleki doyumu beste yaparken aldığını ifade ediyor. Öte yandan bir başka görüşmecimiz, mesleğin sanat ve zanaat boyutlarının, besteleme ve icra aşamaları üzerinden birbirini bütünlediğini belirtiyor. Belirli bir miktar egonun gerekliliğinin, sahne ışıkları altında benliğini sunma, takdir edilme isteği ve eserleriyle milyonlara dokunabilme kapasitesi için görüşmecimiz tarafından koşut gösterilmesi ise, müzisyenliğin çoğu zaman diğer mesleklerden farklılaştıran bir önemli özelliğini hatırlatmaktadır. Tüm bu nitelikler müzisyenlerin profesyonel çalışma pratiğini de şekillendiriyor.

Fakat esasen entegre profesyonel müzisyenler için çalışma pratiği, eserlerin dinleyicilere ulaşırken geçtiği, sırasıyla, üretim, temsil ve dağıtım aşamalarını kapsayan ve çok çeşitli -kimi zaman klasik müzik alanı dışından- karar verici ve yürütücü kişilerin bulunduğu bir müzik piyasası içerisinde şekilleniyor. Buradan hareketle, müziğin arzı bağlamında, yeterli sayıda olmadığından ötürü orkestralar bünyesinde sınırlı istihdam ve bundan kaynaklı geçici proje bazlı işlere yönelim, görüşmecilerimiz tarafından klasik müzik sanatçılarının majör problemlerinin başında sayılıp, bu durumların klasik müzik çevrelerini rekabetçi bir piyasa ortamına dönüştürdüğü belirtiliyor. Farklı coğrafyalarda da mesleklerini icra eden klasik müzik bestecilerinin müzik piyasasında iş alma ve tutunma örüntülerinde, benzer veya denk problemlerin mevcudiyeti, yine görüşmeciler tarafından paylaşılıyor. Çağdaş müzik bestecisi ve öğretim üyesi olan görüşmecimiz, klasik Batı müziği eğitim almış bir müzisyenin kendi piyasasında ön plana çıkabilmesi için bestelerinde yerli ve milli ögeler olarak sayılan hususları göz önüne alması gerekliliğinin öneminin altını çizmiştir. Bu doğrultuda müzik endüstrisinin klasik müzik bestecileri için engebeli yollarla dolu olduğu belirtilmektedir. Bu endüstrinin ve gereklilikleri değişen piyasanın kalbi olması bakımından İstanbul’un, rekabetçi bir piyasaya sahip olmasına rağmen, çeşitli avantajlar sağladığı tüm görüşmeciler arasında yaygın bir düşünce. Bununla beraber, ülkenin farklı bölgelerinde sayıları artan ve giderek dinlerkitlesini genişletmeyi başarmış klasik müzik orkestraları, tüm müzisyenler tarafından olumlu gelişmeler olarak değerlendiriliyor. Bir süre Akdeniz bölgesinde bir büyükşehirdeki orkestrada görev yapan keman virtüözü görüşmecimizin memnuniyeti de bu bağlamda bir örnek teşkil ediyor. İlaveten, diğer mesleklere nazaran bireye daha geniş bir özgürlük alanı tanıdığı kabul edilegelen müzisyenlik için, bir iş olması sebebiyle, tüm dünyada tarih boyunca mutlak bir özgürlüğün olmadığının altı çizilmiştir.

SON SÖZ BURJUVAZİDE

Bununla ilgili olarak çağdaş müzik bestecisi görüşmecimiz, klasik müziğin, Avrupa’da bir sarayda, bir prens himayesinden veya aristokrasinin tekelinden kurtulsa da salonların ve orkestraların masraflarının karşılanmasında yine karar verici mekanizmada burjuvazinin söz sahibi olduğunu hatırlatıyor.

Yerleşik konvansiyonlar, uzman personeller, belirli miktar katılık ve standardizasyon ile ileri düzey iş bölümü gibi bir dizi gereklilikle var olabilen sanat dünyaları kapsamında aktif rol oynayan toplumsal aktörler arasında, eseri var eden sanatçılar kuşkusuz ayrı bir öneme sahip. Bu sebeple nasıl daha arzu edilebilir seviyelere erişebiliriz konusunda, elbette yine sanatçıların önerileri altın değerinde. Senfoni orkestrası kemancısı görüşmecimiz, “eğlence endüstrisinin değil de eğitim sisteminin bir parçası olarak müzik” yaklaşımı benimsendiği zaman bir iyileşme olacağı yönündeki görüşü, hem orta hem uzun vadede mevcut sorunlara bir çözüm önerisi sunuyor. Bu anlamda müzisyenlik, yaratıcılık ve özgürlük bağlamında sanatsal doyum ve kaygılarıyla, mücadelesiyle ve denge arayışıyla, mütemadiyen bir yolda olma halini yansıtıyor.

UĞUR ZEYNEP GÜVEN

15 Aralık 2020, İstanbul


 

Reklam
Bu yazı 5007 defa okunmuştur .

Son Yazılar