Çok yaşa sen Ayşe, çok yaşa...
Reklam
  • Reklam
ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

Yansımalar

Çok yaşa sen Ayşe, çok yaşa...

28 Şubat 2019 - 23:03 - Güncelleme: 01 Mart 2019 - 00:08

Osmanlının son ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında televizyon mu vardı? İnsanlar, günümüzdeki acayip senaryolu dizi filmleri seyretmek yerine, İstanbul'daki çeşitli sahnelerde, sinema salonlarında sergilenen “operet”lerle hisleniyor, hüzünleniyor, seviniyor ve sonuçta eğleniyorlardı. Bu dönemde “operetler kralı” ünvanını almış olan Muhlis Sabahattin Ezgi'nin (1889-1947) Ayşe opereti, kısmî bir sanatsal arkeoloji çalışması ve eserin restorasyonu sonucu, yeni bir yapım olarak Ankara DOB tarafından halkın önüne konuldu. Biletler internette satışa çıktığında ilk 15 dakikada tükenmişti.

Bu önemsenmesi gereken bir çalışma. Çünkü, elde bazı ses kayıtlarından başka nota yoktu. Metin olarak da Gülriz Sururi'nin, babasının radyofonize ettiği metne eklentilerle derlediği bir libretto bulunuyordu.Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün, eserin ön hazırlıkları için bir ekip çalışması ortamı hazırladığını düşünüyorum. Ses kayıtlarından, müzik düzenleme konusunda giderek uzmanlaşan Yusuf Yalçın partitür ve çalgı partileri hazırlarken, eserin rejisörlüğünü üstlenen Devlet Tiyatroları'ndan Yunus Emre Bozdoğan da, Sururi metnini esas alarak librettoyu yeniden uyarlamış.

Muhlis Sabahattin'in İstanbul Beşiktaş'daki Yıldız Sineması'nda “Muhlis'in Çocukları” adını verdiği 10 müzisyen ve oyunculardan oluşan grubuyla 1926' da sahnelediği, ancak araştırmacıların saptadığı ilk temsil tarihi 1929 Samsun Kazım Paşa Tiyatrosu-Sineması olan Ayşe Opereti'in 90 küsur yıl sonra Ankara'da güncel bir prömiyer yapması önemlidir.

O yıllarda İmparatorluk sınırları ve Anadolu'da tiyatro oynanabilecek sahne sadece İstanbul, İzmir, Samsun ve Selanik'de bulunuyordu. Osmanlı'nın çöküşünde Selanik elden gittikten sonra kent sayısı üçe düşmüştü. Operetin Muhlis'in Çocukları'nın İstanbul'daki temsillerden sonra vapurla Samsun'a giderek orada resmi kayıtlara geçtiğini düşünmemek için hiçbir neden yok. Muhlis'in Çocukları, Ayşe'yi Kadıköy Bahariye'deki Süreyya Paşa Tiyatrosu'nda uzun süre sahnelemişler.

Sağ gözünden monoklünü eksik etmeyen, kızı Melek'in veremden ölümüne çok üzülen, kendisi de sonra o dönemin “menhus” hastalığına yenik düşen Muhlis Sabahattin'in Ayşe'sine 2019 Ankara sahnelemesiyle ilgili bazı notlarım şöyle:

Eser, müzikli ama sahnede tiyatro ağırlıklı olduğundan, Yunus Emre Bozdoğan meslekî deneyimini rahatça aktarmış. İlk perdesi Ege'de bir balıkçı köyünde, ikinci perdesi İstanbul Erenköy'de bir konakta geçen operetin akışı içinde rejisör, dram ağırlıklı bölümlerdeki durgunlukla, komedi içeren bölümlerdeki hareketi güzelce dengelemiş.

Rejisör eseri yazıldığı 1920'lerden, 1940'lara doğru taşıyarak, sahne ve giysi tasarımı için bir avantaj sağlamış. Giysilerde Aydan Çınar'ın etraflı bir araştırma ürünü olduğunu düşündüğüm çizgileri, iyi bir uygulamayla reaelize edilmiş. Sahne tasarımında da, ressam yanı ağır basan Adnan Öngün, özellikle ikinci perde dekorunda günümüz Tv dizilerinde plato olarak kullanılan eski konakları fazla zorlamadan yalın biçimde sahneye aktarmış.

27 Şubat 2019 akşamı ilk temsilde yer alan kastta, opera sanatçılarının içlerindeki “oyunculuk gücü”nü başarıyla dışavurduklarını gördük. Bunda rejisörün de olumlu katkıları olduğunu düşünüyorum. İki temel karakter Ayşe ve Ahmet'te genç soprano Tuğba Mankal Dekak ile kıdemli tenor Şenol Talınlı hem sesleri hem de oyun güçleriyle ilk geceyi hakettiklerini gösterdiler.

Bir gazino şarkıcısı olan Hale karakterinde soprano Selva Erdener hareket, jest ve mimik olarak inanılmaz bir oyun sergiledi. Kameralara bön bön bakan kimi dizi oyuncuları mutlaka Selva'yı izlemeli. Onun önemli diğer partneri Suat'te bariton Arda Aktar, geçmişte Yarasa operetinde olduğu gibi gene oyun gücünü konuştururken, genç tenor Emrah Sözer, İtalyan operalarında arya söylemenin yanısıra, bu tür karakterlerde ne denli başarılı olacağını gösterdi.

Veli Dayı'da Ankara operasının karakter rollerinde sahnesi en güçlü bası olan Bülent Ateşoğlu, bu özelliğinden hiç bir şey yitirmediğini ortaya koyarken, Teranedil (Günümüz Türkçesiyle dırdırcı) Hala'da nicedir sahnelerde görmediğimiz Seza Kırgız Deneme, rolüne dört dörtlük oturmuştu.

Genç kız Neşe'de son dönemin hızla çıkışta olan mezzosopranosu Ezgi Karakaya, bir sopranonun nasıl iyi bir komedi oyuncusu olabileceğine güzel bir örnekti. Anadolu Rum köylüsü Niko'da Yiğitcan Tatlıoğlu ve diğer rollerde Sema Özer, Gürhan Gürgen, Banu Okandan, Levent Akev ve Meltem Gençtürk üzerlerine düşeni yaptılar.

Bir sahnede Ayşe ile ona sahip çıkmış biri rejisör iki kardeşin, çukurla ilk sıra önündeki boşluğu kullanması ve rejisörün replik olarak bir tenor gerektiğini söylerken tam önünde oturan genel müdür Murat Karahan'ı işaret etmesi de hoş bir espriydi.

Operetin danslarını Ankara Modern Dans Topluluğu sanatçıları üstlenmişlerdi. Başarı dansçı ve koreograf Deniz Alp, birinci perdede Ege'nin iki yakası esinli , ikinci perdede ise eski İstanbul'un Vals ve Çarliston gibi gözde “alafranga” danslarını stilize ederek iyi bir iş çıkarmıştı. Bunların altlığı müziklerin günümüz ikili orkestrasına uyarlanmasında Yusuf Yalçın'ı, müziklerin seslendirilmesinde kısa sürede orkestra ile iyi bir diyaog kurduğunu hissettiğim yeni şef Murat Cem Orhan'ı başarılı buldum. Giampaolo Vessela'nın hazırladığı koro da, eserdeki sahne trafiği içinde yer alarak sesin yanında oyunculuk işlevini yerine getirdi.

Eserin zenginleştirme çalışmaları sırasında, pek çok kimsenin Muhlis Sabahattin'e ait olduğunu bilmediği “Hatırla ey peri, o mesut geceyi”, “Pencerenin perdesini aç, bana göster yüzünü” gibi tanınmış iki şarkının da operette değerlendirilmesi güzel bir fikir.

Kastın hazırlanmasında genç sanatçılarla, deneyimlilere dengeli biçimde yer verilmiş olması olumlu. Operanın eski “Önce kıdemliler gelir” yaklaşımı yerini iyi olan herkese şans vermeye bırakıyor. Bu arada başroldeki Ahmet karakteri için Talınlı'nın yanısıra Emre Akkuş ve genel müdür Murat Karahan'ın da hazırlanmış olmasına karşın, ilk gecenin Talınlı'ya bırakılmış olmasını da olumlu buldum. Karahan demek ki “Her rolü önce kendine yazıyor” gibi bir izlenim vermekten özellikle kaçınıyor.

Sanıyorum ki bu yapım uzun süre kapalı gişe (şimdilerde sold out diyorlar!) izlenecek, repertuarda kalacak ve öteki müdürlüklerin de programına ileriki yıllarda girecektir.

Bu eserin sahnelenmesiyle DOB, bir taşla birkaç kuş birden vurmaktadır. Benim çıkarsadığım yararlar şunlar:

-Cumhuriyet tarihimizden bir sanatsal eğlence eseri örneği, günümüz izleyicisine sunulmuş, kaydı alınarak arşive kazandırılmıştır. Yerli-yabancı araştırmacıların ulaşacağı görsel-işitsel bir kaynak yaratılmıştır.

- Makam müziği ile çağdaş müzik arasında, o yıllarda nasıl dayanışma sağlandığının bir göstergesi ortaya konulmuştur.

- Bu yapım, eskiden opera izleyicisi olmayan bir dinleyici kitlesini, kavramsal olarak operaya yakınlaştırma bağlamında yarar sağlayacaktır.

- Belki izleyicinin bir kısmını eski İstanbul yaşamı hakkında araştırma yapmaya, öğrenmeye yöneltecektir.

Sonuç olarak, çoğu saçma sapan, bazılarının konuları şiddet ve gayriahlakî ögeler de içeren Tv dizilerine kapılanlar, ekran başından ayrılamayanlara, bir gayret ileriki temsillerde bilet edinip Ayşe operetini izlemelerini öneririm.

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

28 Şubat 2019, Ankara

Fotoğraflar: Şefik Kahramankaptan
 

Bu yazı 2772 defa okunmuştur .

Son Yazılar