Kadınlar Partisi'ni Unutmayalım!
Reklam
  • Reklam
MİNA TANSEL

MİNA TANSEL

Köşe Kapmaca

Kadınlar Partisi'ni Unutmayalım!

06 Aralık 2018 - 12:14 - Güncelleme: 06 Aralık 2018 - 12:29

Bugün köşeyi savaşımcı kadın Nezihe Muhittin kaptı.

Ülkemizde kadınların seçme seçilme hakkına kavuşmalarının yıldönümünde, bu uğurda en büyük savaşımı vermiş bir kadının adının hiç anılmaması içime sinmiyor. Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu Nezihe Muhittin’den söz ediyorum.

Ülkemizin toplumsal gelişimini kadınlar üzerinden gençlerle çocuklar için anlatmaya çalıştığım (ilk baskısı 2013 tarihli) “Büyüyünce Ne Olacaksın?” kitabımdaki yedi öncü kadından biri Nezihe Muhittin’dir. Günümüzde ortaokul öğrencisi olan Ayşe, başından geçenlerle kafasından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Düşgücü zengin bir çocuk olan Ayşe öteki öncü kadınlar gibi Nezihe Muhittin ile de beklenmedik bir biçimde karşılaşır, belki de karşılaşmış gibi anlatır! Bu karşılaşmada Nezihe Muhittin şöyle der:

(.....)

Tanımadın değil mi beni? Şimdi, sen bir kız olarak okula gidiyorsun, istediğin mesleği seçebiliyorsun, yarın öbür gün milletvekili olabilirsin! Bütün bunlarda benim özverili, inançlı çabalarımın payı olduğunu biliyor musun?”

(.....)

Ömrümü verdim, sağlığımı yitirdim kadınların erkeklerle eşit haklara kavuşması uğruna… Oysa, şimdi, kim bilir, kim anar beni? Olsa olsa Türk Kadınlar Birliği’nin kurucusu olarak geçer adım.”

(.....)

Nasıl bildim ama? Türk Kadınlar Birliği deyince tanıdın. Aslında ona varıncaya kadar neler yaptım neler! Ama nasıl kösteklendim, nasıl yılmadım, ayağıma ne çelmeler taktılar, hepsini nasıl savuşturdum!... Kavgaya adanmış bir ömürdür benimki!”

Nezihe Muhittin’in kavgaya adanmış yaşamını özetleyeyim: 1889’da İstanbul’da seçkin bir Osmanlı ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Özel öğretmenlerle yetiştirildi. Fransızca öğrenmesi için Kumkapı’daki Fransız Kız Okulu’na gönderildi. 1908’de Hürriyetin İlânı sırasında 19 yaşındaydı; çok etkilenmişti. Kadın erkek ilk kez sokaklarda birlikte kutluyordu hürriyeti!... Kadınlar ilk kez görünür olmuşlardı. Günlerce süren sokak kutlamalarına katıldı. Yeniden Meclis’in açılacağı ilan edilince kadınlar açılışı izlemek için izin istemişlerdi: “Eğer yabancı kadınların da izlemesine izin verilen bu töreni Müslüman Türk kadınlarının izlemesi yasaklanırsa, biz de İngiltere’deki kadınların yaptığını yaparız” diye gözdağı vermeleri genç Nezihe’yi coşturmuştu. (Bilindiği gibi, o sıralarda İngiliz kadınlar “Oy kullanmamak ikinci sınıf vatandaş sayılmaktır” diyerek sokak gösterileri yaparken şiddet kullanmaya, vitrin kırmaya, kundaklamalara kadar götürmüşlerdi işi.)

Öğretmen olmak için hemen eğitim bakanlığına dilekçe verdi. Bir kız öğretmen okulu vardı, ama öğretmen sayısı yetersizdi. Dilekçesi kabul edildi: 20 yaşında öğretmenliğe başladı. Yıllar içinde fen dersinden beden eğitimine, piyanodan biçki-dikişe pek çok konuda ders verecekti…

Hürriyet” sevinci uzun sürmedi. İtalyanlar Trablusgarp’ı almaya kalkıştılar. Ardından Balkan Savaşı başladı. Balkan bozgunu, demin sözünü ettiğim kitapta şöyle anlatılıyor Nezihe Muhittin’in ağzından:

İstanbul’dan daha eski ata topraklarımızı yitirdik bu savaşta! Avrupa’dan kovulduk! Ama ne kovulma!... Balkan halkı yerini yurdunu terk edip sırtlarında yorgan döşekleriyle aç biilaç başkente varmıştı! İstanbul sokakları, çoluk çocuk, genç yaşlı Balkan göçmenleriyle; yaralı askerlerle doldu. Öylesi sahneler bu şehirde Dünya Savaşı’nda bile yaşanmadı. Sokağa çıkan herkes bu sefaleti, bu bozgunu görüyordu. Şehirde bunca insanlık sorunu yaşanırken evlerimize kapanıp oturmak olmazdı. Herkes -ve başta biz kadınlar- kolları sıvadık: yardım dernekleri kurduk: evsiz barksız göçmenlerin, şehit ailelerinin dertlerine derman olmaya çabaladık. Benim ilk dernek kurmam, ilk dernek çalışmalarım o döneme rastlar. Kadınlar için çalışmaya da o dönemde başladım: Balkan Savaşı’nda eşlerini yitirmiş kadınların eğitim almaları, iş bulmaları için uğraştık. Onlara sadaka toplamaktansa kendi ayakları üstünde durabilmelerini sağlamaktı amacımız.”

24 yaşındaydı. İttihat Terakki Kız Sanayi Lisesi’nin müdürüydü. Müdürlüğünü yaptığı okulu ordu dikimevine çevirdi; askere gerekli dikimleri yaptılar. Kalan zamanlarında ilk yardım hastanesinde hemşirelik yapıyordu. Bütün bunları yaparken bir yandan da roman yazıyordu!

Kadın sorununu ele alan 16 romanının ilkini 20 yaşında yazdı Nezihe Muhittin. İleriki yıllarda kadın haklarını savunan dergiler çıkardı; kadın haklarını savunan yazılar yazdı.

Bugün çok doğal saydığımız seçme seçilme hakkımız için savaşımı ise daha Cumhuriyet’in ilanından önce vermeye başlattı:

Cumhuriyet’in ilanından dört ay önce, Haziran 1923’te, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulmasına önayak oldu; partinin başkanlığına getirildi. Partinin amacı, yeni toplumda kadınların hayatın her alanında, bu arada siyasette ve yurt savunmasında yer almasını sağlamaktı. “Ağır savaşlardan çıktık; erkeklerimizin çoğunu yitirdik, kadınların da katıldığı bir savaşla kurtuluşa ulaştık. Bence bu hak ve görev bize de verilmelidir.” diye yazıyordu Nezihe Muhittin. Ancak, kadınların askerlik hizmeti yapması düşüncesini ‘taşkın bir istek’ diye niteleyen kadınlar oldu!

Hele karar verme noktalarındaki erkeklerin görüşlerinin değişmesi için daha ne çok beklemek gerektiğini görecekti.

Kadınlar Halk Fırkası, kuruluşuna yasal izin çıkmasını beklerken o sıralarda hazırlanmakta olan Medenî Kanun konusunda yoğun çalışmalar yaptı. Kanun’da evlilik, boşanma, miras gibi konuların kadın haklarına uygun olarak yer almasına uğraştı. Bu konularda kadınların görüşlerini duyurmak için Halide Edip’in de katıldığı büyük bir toplantı düzenledi.

Partili kadınlar böyle çabalarken Seçim Kanunu çıktı!... Ama kanunda kadınlara seçme ve seçilme hakkı yoktu! Bu yüzden, Kadınlar Halk Fırkası’na da izin verilmedi. Nezihe Muhittin’le arkadaşları büyük hayal kırıklığına uğradılar.

O günlerde bir kadın dergisine şöyle yazıyordu: “Yolumuzdan cayacak değiliz. Biz kadınlar da her vatandaş gibi vergi veriyoruz, ama oy hakkı bizden esirgeniyor. Kahve köşesinde pinekleyen bir adama verilen bu hak, neden kendini bilen, iyi eğitim görmüş bir kadına çok görülüyor? Davamızın zaferi için ölünceye kadar çalışmaya kararlıyız. Bizim ömrümüz buna yetmezse, hiç olmazsa bizden sonra gelenler için ortalığı temizlemiş oluruz.”

Bu duygularla Kadınlar Halk Fırkası’nı Türk Kadınlar Birliği’ne dönüştürdü. Dernek çatısı altında bir araya gelen kadınlar, “gerçek anlamda yurttaş olmak için seçme-seçilme hakkını almak gerek”tiğini savunmayı sürdürdüler. 1927 yılında seçimlerden önce, Mart ayında, Türk Kadınlar Birliği İstanbul Kongresi’ni topladılar. Bu kongre sırasında isteklerini yalnızca kapalı salonlarda dillendirmekle yetinmediler; hükümeti harekete geçirmek için sokakta da protesto yaptılar. Sokak protestoları engellenmedi ama hâlâ bu konuya aklı yatmayan yetkili ve etkili erkeklerin sayısı az değildi. Bunlardan biri de o günlerin İstanbul Valisiydi. Kongreye katılan Vali, onca kadının önünde yaptığı konuşmada kadınların asıl görevlerinin çocuk doğurmak ve yetiştirmek olduğunu savundu. Ona göre kadınlara siyasal hak da gerekmezdi, kamu görevi yapmaları da uygun değildi.

Yaz tatili bitip de Eylül ayı gelince, Vali Bey Derneğin merkezinde polise arama yaptırdı; Derneği darmadağın edip uydurma bir gerekçeyle kapattılar Türk Kadınlar Birliği’ni! Üç yıl boyunca başkanlığını yürüttüğü derneğin kapatılmasına çok üzülen Nezihe Muhittin yine de yılmadı. Dernek olmadan da, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi konusuna dikkati çekmek için bir şeyler yapılabilirdi. Yazımın başında söz ettiğim kitabımdan aktarıyorum: Nezihe Muhittin günümüzün ortaokul öğrencisi Ayşe’ye anlatıyor:

O tarihte İstanbul Üniversitesi’nde okuyan pek çok kız öğrenci vardı. Rektörü ziyaret ettim; kız öğrencilerin katılacağı bir miting düzenlemek istedim... Çabalarım boşa gitmiş sayılmaz. 1930’da yerel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi; ama hâlâ milletvekili seçme ya da seçilme hakkımız yoktu. Erkeklerin bunu sindirebilmeleri için bizim konuyu sürekli gündemde tutmamız ve bir dört yılın daha geçmesi gerekti. Mustafa Kemal’in kadınlara siyasal hakların verilmesini isteyen konuşmasında söylediği çok önemlidir: Bir toplumu bedene benzetti, ‘toplum kadın ve erkekten oluşan bir bütündür’ dedi, kadınları dışlayan toplumun da yarısı felçli bir beden gibi olduğu anlamında bir konuşma yaptı. Ben ve arkadaşlarımın onlarca yıl sürdürdüğümüz kavga olmasaydı Mustafa Kemal’in bu sözleri havada kalırdı; bizim açtığımız yolda yürüdü o.”

Kısa bir iç çekmeden sonra bıraktığı yerden sürdürdü sözünü:

Sonra kadınlık davasını savunmayı Meclis’te milletvekili olarak sürdürmek istedim; ama olmadı. Daha az dikkat çekmiş, fikren benim kadar güçlü olmayan hanımlara yer verdiler parlamento sıralarında.”

Biraz kırgın mıydı bunu söylerken, yoksa bana mı öyle geldi? Yine bardağı götürdü ağzına, birkaç yudum daha aldıktan sonra anlatmayı sürdürdü:

Türk Kadını başlığı altında bir kitap yazdım; orada anlattım verdiğimiz kavgayı… Ondan sonra kitap yazdım hep.”

İlk kez yüzü güler gibi oldu; gözlerimin içine bakarak sordu:

Şimdi sor bakalım, eğer varsa sorun.”

Ya şimdi soracaktım, ya da hiç soramayacaktım. Ama onu kızdırmadan nasıl sorabilirdim ki Ulviye Mevlan Civelek’i?

(.....)

Çocuk kitabında Nezihe Muhittin’e çektirilen acıları vurgulamaktan kaçındım. Ancak, burada yaşamını 1958’de Türkiye’nin ilk Psikiatri hastanesi La Paix’de yitirdiğini anımsatmalıyım.

Nezihe Muhittin gibi, Ulviye Mevlan Civelek gibi kadın sorununun ülkemizdeki ilk savaşımcılarını saygıyla anıyorum....

MİNA TANSEL

6 Aralık 2018

Reklam
Bu yazı 359 defa okunmuştur .

Son Yazılar