Bildiğim Açıkhava Sinemaları
Reklam
  • Reklam
SAVAŞ SÖNMEZ

SAVAŞ SÖNMEZ

Geçmişe Özlem

Bildiğim Açıkhava Sinemaları

08 Eylül 2021 - 14:45 - Güncelleme: 09 Eylül 2021 - 12:35

Açıkhava sinemaları ile 1949 yaz sonlarında, babamın “Şark Hizmeti” ile gittiğimiz Sivas’ta tanışıyorum. Annem ve babamla, adını ve semtini bilmediğim, hiçbir yanını anımsamadığım bir açıkhava sinemasına gidiyoruz. Bunlara karşılık, çok ürktüğüm filmin adı belleğimde çakılı kalmış, “Vurun Kahpeye”. Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından, Ömer Lütfi Akad tarafından uyarlandığını sonradan öğrendiğim, belki de o yaşta hiç görmemem gereken 1949 yapımı film, gericiler tarafından taşlanarak öldürülen öğretmen (Sezer Sezin) üzerine kurulu. Çok korkuyor, uzun süreli etkileniyorum.

1935’de eşini kaybeden anneannem İstanbul Erenköy-Tüccarbaşı’nda, posta adresi “Yeni Sahra Orta Cadde (Bostancı Caddesi de deniyor) No:83” olan, iki katlı bakımsız ama büyükçe bir evde oturuyor. Odalar şeklinde paylaşılan bu evin bir kısmında Osman dayım eşi ve iki oğlu, bir tarafında Arif dayım ile iki çocuğu, kalanında da o zaman bekar olan Adil dayımla anneannem oturuyorlar. Bizim gibi Ankara’da oturan teyzem Nezihe, 6 yaş büyüğüm Ayhan ablam ve benden “1 yaş 1 gün” büyük olan Bülent ile Ankara’dan gidip her yaz bir-iki aylarını bu evde geçiriyorlar. İlk kez 1953 yılında annemle ben de bir ay kadar onlara katılıyoruz. Ev hayret bir şekilde hepimize yetiyor.

1953’ten satıldığı 1970 başlarına kadar, Erenköy’deki yaz günlerimizin çoğunda deniz, daha doğrusu plajlar var. Aşağıda sözünü edeceğim eküriye, Ayhan ablamın da eklenmesiyle en çok, banliyö treniyle gidip geldiğimiz Süreyya Plajı’nı kullanıyoruz. Bülent’in baba tarafından bir yakınlarının oturduğu Kartal’daki Nizam Plaj, tren yolculuğunun uzunluğundan ötürü ilk yıllardan sonra gözümüzden düşüyor. Florya Menekşe ve o yıllarda yeni açılan Ataköy plajları merak edip birer kez ile yetindiğimiz uzaklıklar. Caddebostan Plajı, bisikletle ve hatta yaya olarak erişim uzaklığımızda. Ama o günler için bile çok kalabalık (kalabalık nedeniyle kirli de). Birkaç kez gittiğim Suadiye Plajı ile de pek bağ kuramıyorum. Benim favorim Bostancı Deniz Plajı. Bisikletle gidebiliyorum. Boyu birazca geçen derinlikteki ahşap atlama kulesi, yüzmeyi yeni öğrenmekte olduğum için kolay gidip-dönebileceğim bir uzaklık. Benden çok daha iyi yüzen eküriden bu nedenle ayrı düşebiliyorum.

Moda Plajı (ki kadınlar için tahta perdelerle ayrılmış Deniz Hamamı görüntüsüyle gözümün önünde), birkaç boy derinlikte olan ahşap platformundaki “sosisli sandviç” hizmetiyle bir başka cazibe yeri. Mayomun fermuarlı cebine iliştirdiğim parayla, oraya yüzmek ve sandviç yedikten sonra yine yüzerek karaya çıkmak büyük keyif.

Ortaokula başladığım 1954-1955 ders yılı tatilinden itibaren, yaz akşamlarımızda önce büyüklerimizle, büyüdükçe bisikletlerle kendi kendimize, yöremizdeki açıkhava sinemalarına gitmeye başlıyoruz. Ekürimiz, kuzenim Bülent Bako, ben ve yakın mahalle arkadaşımız Kamil Bülbül’den oluşuyor.

Sonraki yıllarda, satılmadan 3 yıl öncesinde 28 Nisan 1968’de Ufuk ile benim Tuzla Piyade Okulu günlerimiz sırasında, bu aile konağının bahçesinde annemin görüntülediği fotoğrafta; sol başta benim SBF yıllarımızdan, Bülent’in ise Deneme Lisesi günlerinden en yakın arkadaşlarımızdan, 2012’de ölen Ufuk Somer; yanında Erenköylü arkadaşımız Kamil; benim yanımda da 7 yıl önce yitirdiğimiz kuzenim Bülent görülüyoruz. Arkamızdaki ağacın ve duvarın hemen arkasında Tüccarbaşı Otobüs Durağı var.

Ethem Efendi Caddesi’nden Bağdat Caddesi’ne ulaşıp sola yöneldiğimizde gözdemiz Çınardibi Çiçek Sineması az ötede, gerçekten bir çınarın dibinde. O zaman Türkiye’ye 3-4 yıl gecikmeyle gelen önemli filmleri altyazılı olarak oynatıyor. Her akşam çok kalabalık oluyor, öylesine ki biletleri bazen fark ödeyerek(karaborsa) ediniyoruz. Hemen her yıl bir yenisi gelen, Jerry Lewis ile Dean Martin’in 1949-1957 arasında çevirdikleri “Canciğer Kardeşler” filmleri, üçümüzün de çok beğendiklerinden.

Bağdat Caddesi’nden sağa devam ettiğinizde bu kez Budak Sineması var. O da Çınardibi Çiçek ayarında. Belki de daha sonra Monaco’ya transfer olacak Grace Kelly’yi, Frank Sinatra-Bing Crosby-Louis Armstrong’un birlikte döktürdükleri 1956 yapımı “Yüksek Sosyete” filminde, Kulüp’te izlemişiz olabiliriz. Bu sinemalarda film öncesinde “Dünya Haberleri”nin yanı sıra, gelecek birkaç filmden parçalar, bazen de “Tom and Jerry” ve “Micky Mouse”lar gösteriliyor.

Birkaç yıl içinde Caddebostan plajlarına inen Plajyolu’na dikey yolların birinde açılan Caddebostan Ozan Sineması’na ve Suadiye'deki Kulüp Sineması'na, bir-iki gitsek de pek alışamıyoruz.

Annemin tariflediği, ancak benim sonradan unuttuğum, Macide Tanır (Birmeç) ve Meral Urcun’la aynı sınıftan mezunu olduğu Erenköy Kız Lisesi’nin yöresinde bir yerlerde Göztepe And Sineması. Biletinde de görüldüğü üzere “yerli film” oynatıyor. Aka Gündüz’ün yazdığı, Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Çolpan İlhan-Eşref Kolçak-Nurhan Nur’un oynadıkları 1958 yapımı “Bir Şoförün Gizli Defteri”ni burada izlediğimi kesin olarak hatırlıyorum.

1965’lere doğru Erenköy Tren İstasyonu’nun bir köşesinde birkaç kez gidip nedense fazla ısınamadığımız Çamlık Sineması hizmete giriyor.

Ankara’da 1950’lerde, tam da şimdiki Dikimevi Postanesi’nin olduğu yerde, aynı zamanda sinema olduğunu sandığım bir açıkhava bahçesinde, “Mimbaki Tiyatrosu” adlı bir grubu izliyor, bittiğinde Bahçelerüstü’ndeki evimize dönüyoruz. Muammer Karaca Tiyatrosu’nu da aynı yerde mi, yoksa Gençlik Parkı içinde bir yerde mi izlediğimizi tam çıkaramıyorum.

1955’ler civarında önce, Bahçelievler’de kuzenim Bülent’lere yatılı gittiğimizde Bahçelievler Karakolu karşısında, masa futbolu oynadığımız Ege Spor(?) lokali ve bitişiğindeki tenis kortunun duvar komşusu olan Zevk(Zevkli) Sineması ve Çarşı Durağı’nda İş Bankası’nın terasındaki Mehtap Sineması ile tanışıyoruz.

10 Ağustos 1951 Cumartesi akşamüstü, Kurtuluş Tren İstasyonu’nun alt yanında ve kavak ağaçları altındaki Çiçek Sineması’nda, Bülent ve onların tanıdıklarının çocukları olan iki kardeş, Umur ve Naci ile birlikte sünnet oluyoruz. Günün öğleden sonrasında, Umur ile Naci’nin babalarının “Morris” markalı birkaç ticari taksisi ile Ankara sokaklarında gezdiriliyoruz. Çiçek Sineması’nda bir film izledim mi, anımsamıyorum.

1960’lara doğru olmalı, Saymakadın Tren İstasyonu’nun karşı tarafında açılan, balkonlu Doğan Sineması, en çok gün aşırı değiştirdiği filmlerle Ankara’da geçirdiğimiz yaz akşamlarının çoğunu alıyor. O yıllarda hem Ses, hem de Artist dergilerini okuduğum için özellikle Türk filmlerinden fazlasıyla haberdarım. Yeşilçam, yıllık rekorlara doğru doludizgin yol alıyor. Doğan’da da gösterime girenlerin neredeyse tamamı Türk filmi. Film aralarında, gezinen “gazozcu”lardan ya da sinemanın büfesinden, buz kalıpları üstünde soğutulup, kapakları testerenin tersiyle patlatılarak açılan yerel gazozları alıyoruz. Film süresince, etraftaki çıtırtıları duymamak için biz de çekirdek çitliyor (çitletiyor)uz. Çakıl taşlarıyla kaplı zemin üzerine çakılan ve uzun tahtalarla birbirlerine altlarından kenetlenmiş olan ahşap sandalyelerin vereceği huzursuzluk, evden götürülen minderlerle önlenmeye çalışılıyor. Aklımda, sinemada zaman zaman verilen konserlerden, 5-6 yaşlarındaki Gülden ile ablası Neşe Karaböcek’in, yanılmıyorsam babalarıyla çıktıkları bir gece de kalmış.

Dikimevi’nden Mamak’a giden yolun sol üzerinde, Tıp Fakültesi binalarının karşısında bugün Kalp Merkezi’nin olduğu tepecikte üşenmeden yürüdüğümüz Yıldız Sineması var. Sinemanın dolunay gecelerindeki apaydınlık hali gözlerimin önünde. Yolu giderken keyifli, dönerken uykulu.

Gülveren açıkhavası keza az gittiklerimizden.

Cebeci Tren Köprüsü üzerindeki Lale Sineması, karşısındaki Doğanbahçe Sokak’ta Doğanbahçe Sineması, görmek amacıyla hiç değilse bir kez olsun gittiğimiz sinemalar.

Cebeci Orta Okulu yıllarım biterken, Cebeci Çayırı’nın Dörtyol’daki EGO Hareket Memurluğu kulübesi tarafındaki ucuna, Halk Müziği solistlerinden Hacer Buluş’un sahibi olduğu söylenen Buluş Sineması inşa ediliyor. Ankara’nın bu en büyük açıkhava sinemasının, altları mıcır döşeli ve birbirine çakılı klasik tahta iskemlelerinde semaver çayı da içilebiliyor.

Tüm açıkhava sinemaları zamanla ranta yenik düşüyorlarsa da, benim için bu keyif hiçbir zaman yok olmuyor. 1979’dan buyana her yıl gittiğimiz Artur yazlığımızda büyük lüksümüz Işık Sineması. Tek gecelik gösterimleriyle sezon içinde kaçırdığımız tüm filmleri yakalayabiliyoruz, hatta yeni sezonun kimi filmlerini büyük kentlerden önce izleyebiliyoruz.

Ankara’da da, uzaklığından ötürü pek sık yararlanamasak da iyi ki Cer Modern var.

 

SAVAŞ SÖNMEZ

8 Eylül 2021,Ankara

Reklam
Bu yazı 769 defa okunmuştur .

Son Yazılar