Gide Gide Fikret Otyam
Reklam
  • Reklam
CELAL BİNZET

CELAL BİNZET

Karşı Kıyı

Gide Gide Fikret Otyam

10 Ağustos 2015 - 15:19

Pazar gününün dingin ortamında düştü haber. Uzun zamandan beri sağlığının bozuk olduğunu biliyorduk. Sormak için en son aradığımda belki uygun olmayabileceği düşüncesiyle kendininki yerine eşi Filiz’in numarasını çevirmiştim. Telefon açılınca her zamanki gür sesiyle “Binzet Can!” diyen seslenişini duymak tam bir sürpriz oldu. (Adımı böyle çağırmayı seviyordu.) “Gördüğün gibi iyiyim ve telefonu ben açtım.” Dedi.

Sevinmiştim.

Şimdi oturup gün ortasında ölüm haberini alınca anılar birbiri ardı sıra saçılmaya başladı. Öncelikle onun, bizlerin hoca kuşağından olduğunu belirtmeliyim.

İlk anımsadıklarım yıllar öncesinin Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Gide Gide” dizisiydi. Yazıya eşlik eden siyah beyaz fotoğrafları merakla izlerken bir yandan da yazdıklarını okumak büyük bir keyifti. Doğrusu o zamanlar salt gazeteci kimliğiyle tanırdım onu. Yıllar içinde yazdıkları kitaba dönüşünce daha bir merakla aranır oldu.

Okuduğum kaynaklarda Akademi’de Bedri Rahmi’nin atölyesinden yetiştiği ve “On’lar Grubu” olarak adlandırılanlardan biri olduğunu ama resimlerini görmediğimi öğrenmiştim. Zaten uzunca bir süre i resim çalışmalarına ara vermişti. O büyük moladan sonra yeniden tuvalinin karşısına geçtiğinde birbiri ardı sıra açacağı sergilerle sanat ortamına dönüş yaptı.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu anlatım yanlış oldu. Onun sanattan koptuğunu düşünmek doğru değil. Tüm yaptıkları şöyle bir gözden geçirilirse tümünün sanat olgusu içinde ele alınmasının daha mantıklı bir açıklama olacağına inanmalı derim. Çünkü bir yanıyla edebiyat alanında yer alırken yaşamın nabzını tuttu elinde Toplumun gözeneklerinde gezinmesi, insanımızın yapısını daha derinden irdeleyen yazı ve fotoğraflar ortaya koymasına neden oldu. Resim coşkusunu, hocası Bedri Rahmi’nin delicesine tutkularından almıştı bir kez. O yıllarca aralarında dolaştığı Anadolu insanını en saf anlatımla betimlemeyi sevmesi salt bu yüzdendir. Akademideki öğrencilik yıllarında başlayan bu davranışları yaşam boyu sürdürdü. En yakınındakiler Turan Erol ve Orhan Peker’di. Gruplarındaki her arkadaşı Türk resminin önemli adları olarak sivrilmişti. Yine aynı gruptan bir başka arkadaşları Ivy Stangali için geçmişte hazırladığım bir yazı için kendisiyle görüştüğümde “O bizim Meryem Anamızdı!” sözünü kullanırken gözleri dolmuştu. Çünkü İstanbul doğumlu Ivy, Akademiden sonraki yıllarda bir gece içinde sınır dışı edilenler arasındaydı. Tek suçu Hristiyan olmaktı (!)bu genç sanatçının. Sürgün ediliş sürecinde aynı kaderi paylaşanlardan biri de Tassos Boulmetis’ti. Sinema yönetmeni olan bu sanatçı, yıllar önce yaşadıklarını bir filme dökerek anlattı. “Bir Tutam Baharat” filmi bu açıdan mutlaka izlenmesi gereken bir yapım. Önceleri yasaklansa da, sonradan gösterimine izin verildi.

Koca Fikret Baba, coşkuyla anlatmayı severdi. Dur durak bilmeyen anlatımıyla yaşayan insanlar galerisinde sanırdınız kendinizi. Araya karıştırılmış bol küfürlerin incitici bir yönü yoktu. Onun konuşmalarına renk katan, çeşni veren yardımcı öğeler gibiydi o argo sözcükler. Kimi kez not almaya çalıştıysam, bir türlü sonunu getiremezdim. Orhan Kemal’den başlar, Pavli’yle yola koyulur, Kenan Evren’e açtığı tazminat davasının öyküsüyle süsler; Bedri Rahmi, Turan Erol, Orhan Peker, Leyla Gamsız, Mustafa Esirkuş, Kadıköy’deki meyhaneciler ve akla gelmeyen daha nice adamla anlatımını sürdürürdü.

Hazırladığım bir yazımla ilgili konuşurken “dur sana bir fotoğraf vereyim” demişti. Arşivinden çıkardığı ve Akademideki öğrencilik dönemine ilişkin siyah beyaz fotoğrafta o günlerin genç birkaç sanatçısı birlikte görülüyor.

Bu yazının onun sanatını irdeleyen bir inceleme olmadığını biliyorum. Burada yapılan, daha sıcağı sıcağına onun anılarından çok kısa bir kaçının yazıya dökülmesiydi. Çünkü zaman içinde kendiliğinden gelişen bir dostluk ilişkisine dönüşmüştü bizimkisi.

Doruklarda yaşamayı sevmişti, bu nedenle kenti terk edip dağ doruğu gibi yerlere çekilmeyi yeğledi. Onun hep yanında olan eşi Filiz’le birlikte bir sanat tapınağına dönüştürdükleri evlerinde kendilerince zengin bir dünya yarattılar. Önce Gazipaşa, ardından Geyikbayırı köyü. Varlık nedenleri öncelikle sanattı ve hep öyle kaldı. Bugün sanat evrenimiz daha varlıklı, daha dirençliyse bu durumda onun payı hiç de az değil. O, bir kuşağın son temsilcilerindendi. Yitirilen bir değer, kendinden sonra gelenler için nasıl davranılması gerektiğini gösteren bir model oldu.

Bu yazı 2341 defa okunmuştur .

Son Yazılar