Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken
Reklam
  • Reklam
MİNA TANSEL

MİNA TANSEL

Köşe Kapmaca

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken

18 Kasım 2019 - 10:59 - Güncelleme: 18 Kasım 2019 - 12:14

Köşeyi, bilmem ki, kim kaptı bu kez? Okuyan karar versin en iyisi…
Karacaoğlan’ın başlığa aldığım sözlerini, ilginç kitabına ad olarak alan tarihçi Cemal Kafadar’a selam göndererek başlamalıyım söze… Buralarda biz yokken birileri vardı hep, kimdi onlar? Bildiklerimiz var, bilmediklerimiz var. Büyük Atatürk, “Doğanın sırlarla dolu göğsüne her gün daha çok girmekte olan insan zekâsı, gerçeğe kavuşmak için, insanlık tarihini aydınlatacak bilim dalları bulmuştur. Arkeoloji o bilim dallarının başında gelir. Tarih, bu bilimin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Bizim topraklarımızdaki tarih belgelerimizin her bir parçası, bizim kültürümüzün aynasıdır” diyordu.

1990’dan beri Belçikalı Profesör Dr. Marc Waelkens ile ekibinin kazılarını sürdürdüğü Sagalassos’un adını ilk kez, 2000 yılında TRT’de program yapımcısı arkadaşlarım Rifat Suna ile Suat Altınol bu konuda belgesel çekerlerken duymuştum. Torosların İncisi Sagalassos adlı belgeselde tanıttıkları bu antik kenti görebilme mutluluğuna ancak ondokuz yıl sonra kavuşabildim.

Sagalassos’un varlığını ilk kez fark edip ilgilenen kişi, bir Fransız doktor…1709 yılında kervanla Antalya’dan Isparta’ya geçerken, Ağlasun (bu ad Sagalassos’tan geliyor) köyünün kuzeyindeki dağları kaplayan geniş alana yayılmış kalıntılar ilgisini çekmiş. Aradan yüzyılı aşkın bir süre geçmiş; 1824’te bu kez F. J. Arundell adlı bir İngiliz gezgin şehirdeki yazıtlardan adının Sagalassos olduğunu okumuş.

Gezginlerin merakı ile Ağlasun Ayşafağı uzun şiirini yazan ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in merakı benzeşmiş olmalı:

“…

sazlıklarda yusufçuklar ve susinekleriyle uzak bir evren

ilk kim görmüş şu yıldızı

ilk kim duymuş bu kokuyu

taşa ağır diyen ilk kim

kim korkmuş gecenin seslerinden

suya dönmek isteyen kim?

baktık

sagalasuslular sessizce iniyorlar pırıltılı yamaçlardan

torbaları yıldız ve lacivertle dolu

kucaklarında üzüm incir zeytin badem ve buğday

yeni doğmuş kuzularla

sessizce inip yamaçlardan

karışıp gidiyorlardı ayşafağına

nasıl da güzel ve uzaktılar

nasıl da sevişirken gibi gömülüp birden

gömülüp gitmiş gibiydiler

sanki akşam kızıltısı eriyip

sanki sönüp uzaklarda çığlıklar

sanki biten bir aşktı gidişleri

…….”

Akdeniz’i Anadolu’nun içlerine bağlayan kervan yollarından birinin üzerinde yer alıp adının Sagalassos olduğu ancak 1824’te kesinleşen antik kente bu tarihten sonra başka Batılı gezginler de uğramışlar. Kent, büyük kısmı ayakta olan tiyatrosuyla, dünyanın en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olarak ünlenmiş. Bununla birlikte, arkeologlar Batı Toroslardaki –denizden 1450-1630 m yükseklikte bulunan- bu ören yerini kazmaktansa Batı Anadolu’daki daha kolay erişilebilir antik kentlerde çalışmayı yeğlemişler.

Sagalassos’un yeniden dikkati çekmesi için 1982’de İngiliz tarihçi Stephen Mitchell’ın Ankara’daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’yle birlikte Pisidya Projesi’ni başlatması gerekti. Proje, Pisidya bölgesinin (Göller Yöresinin) antik dağ kentlerinin haritalarının çıkarılması, fotoğraflanması ve ayakta kalan yazıtlarının kopyalanmasını içeriyordu. O tarihlerde Pisidya’nın güneyinde yer alan bölgenin “Türk Rivierası” olarak turizme açılması, bu nedenle yapılan ulaşım yatırımları, bu projenin yürütülmesini kolaylaştırdı. Sagalassos kazılarının başkanı Prof. Wilkens, 1984 yılında bir Ağustos sabahı vardığı şehre ilk görüşte aşık olduğunu ve bu aşkın yaşamının sonraki bölümünü belirlediğini söylüyor.

Yine ozanımız Hasan Hüseyin’e kulak verelim:

“…..

fısıl fısıl şu yıkıntı

söğüt söğüt emzirir yüreklerimizi

fısıl fısıl şu yıkıntı

anlatır şimdileri geleceklerde
 

bir susmayan sırma teldir

sızlar durur bir yerleri vaktimin

geçmiş midir hal midir gelecek midir

ağrır kolum kanadım

…………………….

şu dağın yamacındaydılar

ortaca boylu belki, kalınca yapılıydılar

böcek kabukları gibi parlardı güneşte eflatun sakalları

dik sesli

buğday benizliydiler

elleri tıpkı böyle beş parmaklıydı

ayakları da öyle

dişlerinin otuzsekiz olduğunu hiç sanmıyorum

tıpkı böyle öperlerdi kadınlarını

öpüp gebe bırakırlardı

karıncayı kurdu yakından tanırlardı

karınca kanatlandı mı

sonsuzluğa değerdi alınları
 

insan sesli sabahlara saygılıydılar

ormanlar uğuldadıkça şafak şafak

kuzular meleştikçe mor mor

yağmurlar okşadıkça sümbüllü yamaçları

ölüme düşmandılar

taşları nerden söküp nasıl yontup ne güzel işlemişlerdi

üzüm salkımları bir yanındaydı mermer sütunların

tanrılar öbür yanında

ve bir yanında mutlaka

bir kadınla bir erkek vardı

kaç bin yıl

kaç bin yıl ötelerden bakıyorlardı böyle dipdiri

böyle hazin

böyle susamış

ellerinin sıcaklığı hâlâ taşlarda

taşlar dağın yamacında

çıplak güneş altında

ve yüzükoyun

…”

M.Ö. 333’te Büyük İskender’in ele geçirdiği Sagalassos, M.Ö. 25’te Roma İmparatorluğu’na bağlandıktan sonra çok gelişmiş. Bugün ortaya çıkarılmış ve ayağa kaldırılmış anıtların çoğu, İmparator Hadrianus’un Sagalassos’u Pisidya’nın başkenti olarak belirlemesinden sonra yapılmış. Kentin dev boyuttaki hamamı açığa çıkarılırken gün yüzü gören Hadrianus ve Marcus Aurelius gibi Roma imparatorlarının dev boyutlu heykelleri, arkeoloji dünyasında çok önemli bir keşif olarak coşkuyla karşılanmıştı. Bu heykeller, şimdi boyutu küçük ama değeri büyük bir mücevher niteliğindeki Burdur Arkeoloji Müzesi’nde...

Şehirde dev boyutlardaki hamamdan başka 9000 kişilik tiyatro, mozaiklerle süslü bir kütüphane, kent meclisi, tapınaklar, zengin konutları, mezarlar, çeşmeler, vb anıtlar görülebiliyor. Sularıyla ünlü Sagalassos’un en özgün anıtlarından biri, Yukarı Agora’daki, yeniden ayağa kaldırılmış olan Antoninler Çeşmesi… Çeşme süslemesinde hem su teması, hem de Diyonisos kültünün simgeleri kullanılmış. Yüksek sütunlarının arasında bulunan, Afrodisias yapımı heykellerin asılları Burdur Arkeoloji Müzesi’nde; asıllarının yerinde replikaları duruyor. Çeşmenin suyu bugün de metrelerce yüksekten çağlayarak dökülüyor.

Sagalassos’u Akdeniz’in öteki antik kentlerinden ayıran bir yönü de yalnızca sınırlı sayıdaki seçkinin kullandığı yapıların değil, çalışan sınıfların kullandıkları alanların da görülebilmesi… Kızıl çömlekleri ile ünlü Sagalassos’un çömlekçiler mahallesi de işlikleriyle birlikte açığa çıkıyor.

M.S. 600’lerde yaşanan veba ve depremlerle birkaç kez sarsılan kent gösterişini yitiriyor. Bölgeye XIII. Yüzyılda gelen Selçuklular, dağlara değil ovaya -bugünkü Ağlasun’a- yerleşiyorlar. Kervan yolları üzerindeki bu sulak ve bereketli topraklara bir kervansarayla hamam yapıyorlar.

Hasan Hüseyin, sevdiği kadının -Azime Korkmazgil’in- memleketi olan bu yemyeşil kent için “Ağlasun dedikleri bir yaşlı çınar” diyor. Bugün kendi adına bir anıt dikilmiş olan parktaki çınarı şöyle anlatıyor:

Oralarda bir çınar

yıldızlar gibi kalabalık

oralarda bir çınar

yaprakları göz göz bakar

yüceden

dalları balık balık

oynar deryada

oralarda bir çınar

kimseler bilmiyor yaşını artık

geçip gitmiş yaşlanmayı, bir çınar

belki bin belki de beşbin yıllık

unutmuş kimlerden olduğunu

kimlerle geldiğini, bir çınar

nice kıtlık nice kıyım

nice kan nice yıkım, bir çınar

sızlatmıyor yaprağını ayrılık

oralarda bir çınar

sanki söz

sanki nakış

dağlarla sularla yıldızlarla selamlaşıyor

insanlar çoluk çocuk artık

ordular gelip geçmiş altından

kimin neyin orduları?..

kentler obalar göçmüş

kimin neyin obaları?

kim kimi sallandırmış şu dallarında

kim kimi niçin sallandırmış?”

Sagalassos antik kenti, UNESCO Dünya Kültür Mirası geçici listesinde yer alıyor. Yurdumuzun bu eşsiz varlığının asıl listeye girmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Konuyla ilgili daha fazla bilgi için http://www.sagalassosvakfi.org/ web sitesini öneririm.

MİNA TANSEL

18 Kasım 2019, Ankara

Bu yazı 1251 defa okunmuştur .

Son Yazılar