Gözümün Nûru Gözümüzü Açıyor
Reklam
  • Reklam
PINAR AYDIN O'DWYER

PINAR AYDIN O'DWYER

Sahne Gözlemleri

Gözümün Nûru Gözümüzü Açıyor

28 Eylül 2020 - 17:32 - Güncelleme: 30 Eylül 2020 - 11:45

Göz hekimi olarak her gün birçok hastayı muayene ediyoruz; çoğu görme kaybı olan hastalar. Bu hastaların önemli bir kısmının görmesini tıbbi ya da cerrahi yöntemlerle tedavi edebiliyoruz. Ancak tedavi sürecinde ne yaşadıkları, ne hissettikleri, çoğu zaman da ne çektikleri hakkında pek bir fikrimiz olmuyor. Olması mı iyi, olmaması mı, çok da emin değilim gerçi. Ne de olsa işimiz gereği duygusallıktan çok, bilimsel profesyonellikle davranmak zorundayız.  Ama azıcık empatinin kimseye zararı olmaz!

O halde gelin, en azından içlerinden birinin, dekolman ameliyatı (göziçi dokularının birbirinden ayrılması hastalığı; tedavi edilmediği takdirde görme kaybına yol açar) olan ve ardından toplam 40 gün yüzükoyun yatması gereken bir hastanın başından geçenleri, onun gözünden Gözümün Nûru adlı sinema filmde izleyelim (Resim 1), (https://www.imdb.com/title/tt2671988/).  
Hasta, filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Melik Saraçoğlu’nun ta kendisi; gerçek yaşamda iki gözünde de dekolman olmuş ve yaşadıklarını kamera önünden ve arkasından film karelerine dökmüş. 2013 yapımı 78 dakikalık filmin yönetmen ve senaristleri Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu; oyuncuları Melik Saraçoğlu, Hakkı Kurtuluş, Bilgin Saraçoğlu ve Saraçoğlu ailesinin diğer fertleri; yapımcısı ise İkifilm.

Filmi ve bana düşündürdüklerini şöyle anlatabilirim: Filmin genç kahramanı, yüksek miyop Melik daha lise yıllarında sağ gözündeki sorunlu dekolman nedeniyle o gözde görmesini kaybetmiş, korneası da bulanmıştır. Buna karşın o yaştan itibaren sinema yönetmeni olma hayalini hiç yitirmemiştir.  Bu amaçla Fransa’da sinema eğitimi almaktayken sanki ileride başına yine gözüyle ilgili bir sorun geleceğinin işaretiymişcesine filmin başlangıç bölümüne birkaç ilginç sahne yerleştirilmiş. Bunlardan biri yemek yaparken iris ve gözbebeğini anımsatacak biçimde daire şeklinde serptiği unun içine yumurta sarısı koyması görüntüsü. Diğeri ise bir gişeden bilet alırken satıcı kadının gözünün tam önüne gişenin önündeki pleksiglasın deliklerinin denk geldiği görüntü ki bu akla göziçine yapılan laser tedavisi izlerini getiriyor (Resim 2).
Yine bir süre sonra ortaya çıkacak olan göz sorunları başlamadan önceki dönemde onu başka bir kızdan kıskanan kız arkadaşı şaka yollu  “Gözünü oyarım” diye tehdit ediyor. Günlük yaşamda fark etmeden kullandığımız bu tip mecazi ifadeler aslında gerçek anlamları göz önüne alındığında ne kadar da güçlü olabiliyor. Bu espriyi sinema eğitimi sırasında öğrendiği, ilk sinema filmini çeken Lumière kardeşler hakkında bilgiler izliyor. Melik, “Fransızca lumière, ışık (Nûr) demek” diye açıklıyor, böylece kendi filminin adının kaynağını da belirtmiş oluyor. “Işık dediğin hem hayatın, hem de sinemanın özü”, şeklinde bir yorum yapıyor.  Sonra da “Bana ışığa fazla bakma kör olursun denirdi, keşke bakmasaydım” diyerek açtığı ışık faslını bir şaka ile kapatıyor. Diğer yandan da kendisine atfedilen “Yere bakan yürek yakan” deyimi ile hala “neye bakılırsa iyi, neye bakılırsa kötüdür” konusunu sorguluyor. Sonuçta filmin konusu “bakmak kolay, önemli olan baktığını görmek”!

Derken kahramanımız Melik bir akşam sokakta yürürken garip ışıklar ve gölgeler görmeye başlıyor, fonda yüksekten ağır demirler düşüyormuş gibi korkunç bir gürültü efekti duyuluyor. Bir sonraki sahnede bunun ayrılan retinanın sesi olduğunu anlıyoruz. Çünkü göz muayenesi oluyor ve onu muayene eden Fransız göz doktoru gören gözünde dekolman olduğunu ve ameliyat için ilk uçakla İstanbul’a dönmesinin iyi olacağını söylüyor. İstanbul’a vardığında onun gözünden sol göz görme alanının dış yandan daraldığını görüyoruz. Kalan alandaki görmesi ise giderek iyice bulanıklaşıyor. Buna rağmen gittiği hastanede sıra bekleyen göz hastalarının yüzündeki umutsuz ifadeyi fark edebiliyor. Oysa bu yüz ifadeleri bizim bekleme salonlarında sık karşılaştığımız ama önünden hızla geçmeye ve fark etmek yerine işimize odaklanmaya çalıştığımız görüntülerden.


Melik hemen ameliyata alınıyor, bayıltılmadan önce son gördüğü anestezistin ifadesiz ve maskeli yüzünün ardından ekranda Hülya Koçyiğit’in gözü açılan genç kız rolü oynadığı filmde “Görüyorum!”, deyiş fragmanı görülüyor (Üç Arkadaş, Memduh Ün, 1971). Melik, önceden kendisine anlatılmış olmasına rağmen, ameliyattan sonra her şeyin hemen normale döneceğini ve eskisi gibi göreceğini sanıyor. Oysa esas işkence ameliyattan sonra başlıyor; ne de olsa uzun bir süre boyunca iki gözü kapalı olarak yüzükoyun yatması gerek (Resim 3). Melik, “Dekolman ameliyatı demek 15 gün boyunca başını öne eğmek demek”, diyor (“Başın öne eğilmesin, Aldırma Gönül Aldırma.” Sabahattin Ali). Nitekim kahramanımız ameliyat sonrası yatış sürecine giriyor. Uykusunda sırtüstü dönerse diye pozisyonunu düzeltmek için gece boyunca yanında bir yakını yatıyor. Sürekli yatma zorunluluğunun yanı sıra kullanması gereken sürüyle damla ve haplar da işin cabası.  Göze pomat sürülme sahnesi ise “Gözünüze hiç pomat çekildi mi?”, sorusu eşliğinde adeta göze mil çekilen bir Çin işkencesini andırıyor. (Sahi, sizin gözünüze hiç pomat sürüldü mü?)

Yatma süresince dedesi sıkılmasın diye ona gazete okuyor; annesi malum, “göze iyi gelir” diye kilolarca havuç soyup yediriyor.  Anne ve babasının endişesi sadece gözleri gösterilerek anlatılıyor (Resim 4a). Gözlerin ifadesi duygu ve düşünceleri ne kadar güzel anlatır, hele Covid maskeli bu günlerde insanların birbirini anlaması yüz ifadesi olmadan salt gözlere kalmışken!
Neyse ki Melik’in gözü düzelmeye başlıyor, hâlâ yüzükoyun pozisyonda olsa da bir şeylerle uğraşmaya başlıyor. Hatta iyileşmesini kutlama yemeği yapılıyor. Ancak yemek sırasında yine garip parlak ışıklar görmeye başlıyor. Tabii ki ertesi gün yine ameliyata alınması gerekiyor. Bu kez anlı cerrahi dekolman ameliyatı filmi izliyoruz. Göz içine silikon konuluyor ve Laser yapılıyor. Ameliyatı yine günlerce yüzükoyun yatış izliyor. Melik’in umutsuzluğa kapıldığını aklına Cüneyt Arkın’ın gözünün görmeyeceğini anladığı filmin gelmesinden anlıyoruz (Aşk Mabudesi, Nejat Saydam, 1969).

Biz Melik’in zihninden geçenleri izlerken Cüneyt Arkın o filmde bir içki istiyor, kahramanımız ise içki yerine bir bardak portakal suyu (veya belki yine havuç suyu!) içiyor. Gerçekle hayal birbirine karışıyor. Bir yandan tüm olanlar için “gözlerime inanamıyorum” diyor, öte yandan onun gözünden daralmış görme alanı ile nasıl gördüğü gösteriliyor (Resim 5).


İnsanın yüzükoyun yatmaktan sırt ağrısı çekeceği hiç akla gelir mi? Önce elle, ardından elektronik aletle sırt masajı; ikisi de işe yaramayıp bir de üstüne depresyona girince gelsin göz nazarlıklı tespihler, kurşun dökmeler (“elemtere fiş, kem gözlere şiş” temennisi eşliğinde)  ve daha bilumum alternatif tedavi yöntemleri! Ne yazık ki depresyon iyice bastırıyor. İnsan ruhu ne kadar kırılgandır, kolayca yelkenleri suya indirir, hele de yalnızsa!  Melik de, “Geceleri insan kendisiyle baş başa alınca kendine her şey iyiymiş numarası yapamıyor”, diyor. Karabasan rüyalarında kendisini bembeyaz, dalgalı bir çarşaf denizinde “sırtüstü” yüzerken görüyor (Resim 6a).

Çarşaftaki hali sanki güneş gibi ya da bir gemi gibi batacakmış ama her iki halde de iyileşemeyecekmiş, kurtulamayacakmış gibi olma duygusunu betimliyor. Batma ya da düşme hali, çağdaş sanatçı Daniel Arsham’ın “Düşen Saat” adlı enstalasyondaki gibi umudun yitirilişinin, yani depresyonun müthiş bir görsel anlatımı (Resim 6b).
Aklı hep bir gün çekmek istediği filmde olduğundan metrelerce uzunlukta yatakta yüzükoyun emekleyerek, ilerdeki olası yapımcıya yaklaşıp hayal ettiği filmine katkıda bulunmasını istiyor. Onu sadece yapımcı değil, filminde oynatmak istediği ünlü kadın oyuncu da reddediyor. Yine de filmini çekmeye çalışırken kendisini kör bir senarist olarak görüyor. Bir de üstüne sanki film çekilmiş gibi tanınmış bir eleştirmen de (bu rolü oynayan, geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz Cüneyt Cebenoyan’ın anısına saygıyla) filmi yerden yere vurunca filmden umudunu iyice kesiyor (ki aslında işbu film işte o film, yani rüyası doğru? çıkmıyor). Endişenin bu denli etkileyici görsel anlatımı Lewis Carroll’un Harikalar Dünyasında yer altına düşen Alis’ini, Franz Kafka ya da Boris Vian romanlarını akla getiriyor ve benzeri gerçekle gerçeküstü karışık sahneler birbirini izliyor.  
Biomikroskopun yarıklı ışığının üstünüzde ve yattığınız yerde dolaştığını gösteren ya da bir asır gibi geçmek bilmeyen sadece bir dakika süresince kapkara ekrandan kör gibi olduğunuzu düşündüren sahneler son derece yoğun etki yaratıyor.

 

4a                                                                                    4c

4b

Melik’in annesinin yakın gözlüğünün büyütücü etkisi altında gösterilen gözyaşı damlası (Resim 4a) Man Ray’in “Cam Gözyaşı” adlı fotoğrafına (Resim 4b), üstünde göz resmi olan dehşetli iştah açıcı görünümlü pastanın bıçakla ortadan ikiye kesilmesinin (Resim 8a) kendi gözünün de bir bıçakla boydan boya kesildiğini aklına getirdiği sahne (Resim 8b) Luis Bunuel’in “Bir Endülüs Köpeği” adlı filmine (Resim 8c) gönderme yaparak anlatıma derinlik kazandırılmış.

Böylece, basit bir tıp olayını anlatan Gözümün Nûru, içinde barındırdığı oftalmoloji, psikoloji, sinema tarihi ve çağdaş sanat katmanlarıyla olduğu kadar, kadrajları ve tüm gerçeküstü sahneleri ile de ünlü yönetmenler Luis Bunuel, Jean-Luc Godard ve Jean-Pierre Jeunet (özellikle Amélie, 2001) ile yarışır düzeyi tutturuyor. Hatta yönetmenler Kurtuluş ve Saraçoğlu’nun dimağlarının derinliklerinde olaylar karşısındaki psikolojisini iğne oyası misali anlatan Marcel Proust (Örneğin: Kayıp Zamanın İzinde, 1927) veya kendi hastalık deneyimlerini şakacı dille roman eden David Lodge (Örneğin: Tedavi, 1995; Sağırlık Cezası, 2008) mutlaka vardı ki aynı detaylı anlatım becerisi ile ortaya seyretmesi lezzetli bir eser çıkarmışlar. Profesyonel olmamalarına ve kendilerini oynamalarına rağmen başarıyla ve doğallıkla oynayan oyuncularının da başarılı anlatıma büyük katkısı olduğunu belirtmek gerek. İkilinin halen yapım aşamasında olan ve bu kez başka bir tıbbî bir konuya eğilen kısa metrajlı belgeselleri “Dermansız Adam” kuşkusuz yine ilginç bir eser olacaktır.

Nitekim bir insanın sağlık ve yaşama dair haklı korkularıyla yüzleşmesi, kız arkadaşına karşı doğal, ama sinemaya karşı takıntılı aşkı, kendisiyle dalga geçebilmesinin sağladığı savaşma gücü öylesine derinlikli olarak anlatılmış ki filmin şu ödülleri aldığına şaşmamalı:
- 20. Altın Koza Film Festivali: En iyi film, En iyi senaryo, En iyi kurgu ve Sinema Yazarları Derneği Si-yad Jürisi: En İyi Film, 2013
- 36. Moskova Uluslararası Film Festivali Ana Yarışması (Uluslararası ilk gösterimi): Jüri Özel Ödülü, NETPAC Asya Film Eleştirmenleri Jürisi: En iyi film; Rusya Film Kulüpleri Federasyonu Jürisi: En iyi Film Ödülleri, 2014
- 59. Valladolid Film Festivali (Seminci): Özel Mansiyon Ödülü, 2014
Velhasıl, sonunu yazmadım ama bu hem deneyimlendiren, hem de düşündüren film insanı gerçekten derinden etkiliyor.  Değil hastalarımız, şimdilerde ortaya çıkan Zoom körlüğü (zoom toplantısı sırasında katılımcıların birbirinin yüzünü görebilmesi ama gerçekte neye baktıklarını görememesi) ile körlüğü yeniden gözden geçirmemizi sağlayan bu filmi seyrettikten sonra herkesi sadece bir dakika gözü kapalı durmaya davet ediyorum. Belki bu kısa deneyimden sonra, kör olduktan sonra gerçekleri anlayan Oedipus misali birbirimizi daha iyi görür ve anlar duruma gelebiliriz.

Pınar Aydın O’Dwyer

28 Eylül 2020, Ankara

Notlar:
1-Filmin sonunda görüntüleri alınmış ama kurgu sırasında o bölümlerin kullanılmadığı kişilere “Kurgu kurbanları” diye sıralanarak teşekkür edilmesi çok nazik ve sevimli bir jest.
2-Filmden kareler yönetmenlerden sağlanmıştır. Kendilerine teşekkürü borç bilirim.

Reklam
Bu yazı 5556 defa okunmuştur .

Son Yazılar