Birey ve Toplum Geriliminde İkili Karakter: Orkestra Şefi
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

Birey ve Toplum Geriliminde İkili Karakter: Orkestra Şefi

01 Aralık 2019 - 16:27 - Güncelleme: 01 Aralık 2019 - 16:56

Orkestra şefi, bir müzik eyleminin zıt-anlamları barındıran en tartışmalı kişisidir. Özellikle Adorno'nun kültür tüketicisi adını vereceği az eğitimli dinleyiciler nezdinde, orkestra şefi bir yandan bir otorite figürü, bir çeşit marka, müzik eyleminin düğüm noktası anlamlarına gelirken, diğer yandan, orkestrayı oluşturan uzmanlaşmış işlevsellikler (çalgı icra etme becerisi) yanında, tam olarak ne işe yaradığı anlaşılamamış, ancak her hâlükârda en önemli bileşen olduğuna ikna olunmuş bir kişi konumundadır. Orkestra şefinin bütün varlık nedeni ve gizemi zaten bu tarihsel ikilik üzerine inşa edilmiştir. Fıkralara, komedi skeçlerine, hatta müzisyenler arası kültüre ve jargona dahî sirayet etmiş olan bir orkestra şefi parodisi vardır. Bütün otorite figürlerine duyulan ikili hisler ve konum alışlar, orkestra şefi söz konusu olduğu zaman da belirginleşir. Ancak orkestra şefinin durumu, örneğin bir iş insanı, bir politikacı, bir bilim insanı karşısında deneyimlenen zıt hislere oranla farklılık gösterir: Orkestra şefi, hem çok önemli ve vazgeçilmez bir kişi olduğuna dair bir söylemle çevrilmiştir, hem bu üstünlüğün nedeni birçoklarının gözünde tam olarak açıklanamayan, kıymeti kendinden menkul bir gizem halinde tezahür eder. Birçok müziksever ve müzisyenin, telaffuz etmeye cesaret edemediği ancak aklını meşgul eden bir soru olarak varlığını hissettiği kuşku, bu gizemi (ve onun içerdiği gücü) kırılgan hale getirir. Köklü bir tarihsel yapının ayrılmaz ve çok önemli bir parçası olması, orkestra şefinin ne kadar gerekli olduğu konusundaki tereddüdü, büyük bir bilinmezlik, handiyse ezoterik bir bilgi haline getirir. Orkestra şefinin ne işe yaradığı konusundaki bilgi, bir yerlerde hikmet sahibi bazı kişilerce bilinmekte, ama bu durumu olduğu gibi kabullenen geniş kitleler, bu derin bilgiye erişemeden, yalnızca hayranlık (yananlamı itaat) beslemekle yetiniyormuş gibidir. Birçok çalgıcı bile, şefsiz bir icranın neden mümkün olamayacağını idrak etmekte zorlanır; hatta bilincinin taşrasında isyan ve özerklik ("şefsiz de çalarız! Alt tarafı tempo vermiyor mu?") fantezileri bile kurar. Bütün bu ikircikli durum ve duygular, şefi bir teknik olgu olarak algılamanın doğal sonucu addedilmek gerekir. Oysa orkestra şefi, salt teknik görevleri olan bir kişi değil, tarihsel-toplumsal bir olgudur.

Orkestra şefinin müzik tarihinde sahneye çıkışını, modern dünyanın kuruluşunu sağlayan koşulların belirmesinden ayrı tutmak mümkün değildir. Tarım devrimi Mezopotamya'da gerçekleşmişti. On binyıllar süren geçici, belirsiz, tehlikeli ve epeyce dağınık yaşayış (varkalım savaşı), tarım ve yerleşik hayata geçişle büyük ölçüde düzene girmiştir. İnsan böylece bir yandan bir polis/civitas'a (toplum, devlet, kent, düzen) dâhil olmuş, diğer yandan doğanın döngülerine tâbi ve ilahi güçlerin mutlak yönetimi altında bir cemaat hayatı sürdürmüştür. Böyle bir yaşayışın estetik izdüşümü, yinelemeler, benzer kalıpların sürekli olarak kullanılmasıdır. Böyle bir dünyada müzik, tarım üretimini yansılayan döngüsel ezgiler, sade kalıpların kuşaklar ötesine gelenek adı altında taşınmasından ibarettir. Basit yapıların bildik yinelenmelerine dayalı böyle bir müzik anlayışı ve icrasında ne karşıtlıklara (çokseslilik, çok katmanlılık, vb.), ne kalabalığa (orkestra) ne bu karmaşıklığı düzenleyici bir figüre (önder, yönetici, şef) gereksinim duyulmaktaydı. Tarımın hareketsiz dünyası, yerini değişme, yenilik ve birikime dayalı ticaret düzenine terk ederken, tarihin sarkacı da Mezopotamya'dan Avrupa'ya doğru salınmıştır. Büyük ticaret yollarının kavşaklarında, önemli limanlarda ve bunların mücavir alanlarında tedrici olarak bir ticaret-merkezli toplum kurgusu oluşmuştur. Hareket, farklılık, icat gibi kavramlar, durağanlığın erdeminin yerini almıştır. Böylece hayatın başka alanlarında olduğu gibi, müzikte de artık yineleme kalıpları yerine yenilik yapan bir besteleme anlayışı gelişmiştir. Diğer yandan, ticaretin dünyası sürekli yeni ilişkiler, etkileşimler ve karmaşık bir gündelik hayat getirir; bu ise müziğe, çoğulculuk ve birden fazla unsurun etkileşimi olarak yansıyacaktır. Nitekim Rönesans'tan itibaren, tedrici olarak, Avrupa müzik dilinde birden fazla ezginin bir arada ancak uyum içinde seyrine dayalı bir yönelimin gelişmeye başladığını görürüz. Üstelik yalnızca birbirinden farklı ezgilerin bir bütün oluşturmaları değil, farklı tınıların ve ritim örüntülerinin de birlikte yeni bir estetik inşa etmeleri söz konusu olmuştur. Böylece aynı yalın ezgiyi yineleme mantığı üzerine kurulu, tek ya da birkaç çalgılı bir icradan, git gide kalabalıklaşabilen, her biri farklı ezgileri duyuran çalgıların bir topluluk olarak ortaya koyduğu icraya geçiş mümkün olmuştur. Diğer yandan, geleneksel olarak adlandırılabilecek müzikte ezgiselliğin kuruluşu, büyük ölçüde döngüsel ve sonlanan hareketler şeklinde oluyorken, ticaret-merkezli toplum mantığı içinde, sürekli akışa dayalı bir müzik dili oluşmuştur. Bütün bu yenilikler, birden fazla müzisyen, çalgı, tını, ezgi, vb.'nin bir arada çalmasını gerektirdiği için, bunları düzenli bir bütün haline getirecek temel bir ilkeye gereksinim olmuştur: Uyum (armoni).

Toplum düşüncesi ve kuramının özellikle Rönesans-sonrası Avrupa'sında çeşitlilik arz etmesi, ütopyaların, ideal toplum düzeni tartışmalarının yapılmaya başlamasının başlıca nedeni, içine girilmiş olan yeni üretim biçiminin (ticari eylem - sermaye hâkimiyeti) bir yandan insanları geleneksel ilişki biçimlerinin baskılayıcı cenderesinden kurtarırken, diğer yandan genel bir karmaşa, çatışma ve belirsizlik hali de doğurmasıdır. Uyuma olan gereksinim, ticaretin hem canlılık kattığı hem altüst ettiği bu toplum hayatında belirgin bir şekilde hissedilmiştir. Felsefede, bu gereksinime, iyi yönetime dair düşünümler geliştirerek siyasi nasihatnameler üreterek yanıt vermeye çalışılırken, müzikte, dinamizm ve çatışmanın düzenlenmesi anlamına gelen armoni kavramı toplumsal ve kozmik düzenin simgesi olarak hızla yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte, eşzamanlı harekette (dikey) seslerin uyumlulaştırılarak çoksesli tınlatılmaları sanatı olan armoni, daha önce gelişmeye başlamış olan kontrpuan tekniğiyle birleşmiştir. Kontrpuan (contre-point, karşı-nokta), ismiyle müsemma bir teknik olarak, bir noktaya (nota, ses değeri) karşılık, ona bir çeşit yanıt niteliğini taşıyan bir karşı-noktanın (bir başka nota) oluşturduğu ilişkiden doğan diyalog (farklılıkların aynı uzlaşı zemininde konuşabilmesi) kurmaya dayalı bir tekniktir. Kontrpuan, yatay harekette, diğer bir deyişle akış halinde, bu özelliğiyle, esasında diyalojik düşünmeyi mümkün kılan, bir düşüncenin karşıtıyla karşılaşıp bunların birbirini yok etmedikleri, salt kaos haline gelmedikleri, tersine yeni ve özgül bir bütünlük oluşturdukları bir söyleşi dilinin müzikal metaforudur. Böylece bilimsel bilgi üretimini mümkün kılan yanlışlanabilir bilgi rejimi, genelleşmiş bir toplumsal değer olarak müzikal estetikte yerini bulmuştur. Yatay ve dikey hareketlerdeki bu bütünlük, müziksel ifadenin çoğul, çok katmanlı, karşıtıyla bütünleşebilen, sürekli yeni bileşimler doğuran, başlangıç noktasından farklı bir yere varabilen bir niteliğe kavuşmasını getirmiştir. Bu şekilde diyalojik düşünmenin müzikal izdüşümü, füg sanatında doruğa ulaşmıştır. Füg, sözcük anlamıyla kaçış ve çılgınlık anlamına gelir. Yenilikler, yeni ufuklara, yeni arayışlara doğru yönelme güdüsü, aynı zamanda bilimsel düşünmenin de önkoşuludur. Cristoph Colombus'u haritasız, Atlas Okyanusu'nun seyrüsefer bilgisinden yoksun bir şekilde bilinmeyene açılmaya yönlendiren merak, Marie Curie'yi sonunda kanser olmaya götürecek radyasyon deneylerini yapmaya iten bilme arzusu, sayısız bilim insanını geliştirdikleri bileşik ve ilacı önce kendi bedenleri üzerinde deneme iradesi, hep bu bilimsel kuşkuculuğun ve diyalojik düşünmenin işaretleridir. Her biri bir icat ve yenilik anlamına gelen, karşıt düşünceleri uyumlulaştırarak yeni düşünceler üreten bu girişimler birer fügdüler!

Ticaretin ve sermayenin yeniden şekillendirdiği toplum hayatı, bilimsel düşüncenin önderliğinde git gide hızlanan bir teknolojik yenilik çağını tetiklemiştir. Sanayi kapitalizmine geçiş, birkaç yüzyıldır mayalanmakta olan rekabete dayalı birikim ve ilerleme ekonomisinin belirgin bir ivme kazanmasıyla mümkün olmuştur. Sanayi çağı ise etkileşimi had safhaya taşımış, uzmanlaşmayı en temel toplumsal nitelik olarak vurgulamıştır. Bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı bilgi miktarı, önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak kadar fazla hale gelince, on sekizinci yüzyıl sonlarından itibaren her şeyi bilen Antik Çağ ve Ortaçağ tipi bilge insanın yerine uzman kişi geçmeye başlamıştır. Müzik dilinin ve icra biçimlerinin, bu süreçte hem teknik hem düşünsel anlamda bir uzmanlaşmaya doğru evrimleşmiş olduğunu ifade etmek yanlış olmaz. Çalgılar ve icra edilecek müzik üretimleri git gide karmaşık bir yapıya bürünmüşlerdir. Böylece işi yalnızca beste yapmak olan, sesleri yatay, dikey eksenlerde çok sesli, çok tınılı, çok katmanlı, bazen çok ritimli, kısaca düzene konmuş bir karmaşıklık içinde müzik tasarlayan bir figür ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz besteci çok eski çağlardan beri mevcut bir kişiydi; ancak modern-öncesi dönemlerde çoğu zaman çalgıcı, öğretmen, hatta filozof, tabip, astronom, matematikçi idi. On dokuzuncu yüzyıla ve onun sanayi toplumuna geçilirken, besteci, iyi bir icracı olabilse de, mimarın madde ile yaptığını müzikte seslerle yapan bir inşacı, onları tasarlayıp terkip eden (kompoze eden) bir sanatçıya (kompozitör) dönüşmüştür. Bu aynı zamanda varlığını günümüze kadar sürdüren on dokuzuncu yüzyıl yaratıcı sanatçı mitosunun da doğuşudur.

Yazılı halde kompozisyonu (partisyon) hayal edip icra edilebilir kılarken, besteciyi yönlendiren güdü, döneme hâkim duygu ve düşünceler kadar, kullanımında olan teknik olanaklardı. Sanayi çağına doğru git gide kalabalıklaşan, çeşitlenen, teknik açıdan mükemmelleşme yoluna giren, kesin bir işbölümüne ve profesyonel yönetime sahip orkestra, bestecinin yenilikçi kompozisyonlarını icra eden devasa bir makine gibi çalışır hale gelmişti. Diğer yandan kompozisyon dili ve içeriği, sanayi toplumunun gündelik hayat kurgusunu yansıtan imgeleri bolca kullanmaktaydı. Bakır üflemeli çalgıların, piyanonun, vurmalı çalgıların hem geliştirilmesi hem orkestra dokusuna dâhil edilmesi, mevcut çalgı gruplarındaki bileşen sayısının artışı (her biri 20'ye yakın kemandan oluşan 1. ve 2. keman grupları, sayıları 12'ye dayanan viyola ve viyolonsel, en az 4 adet olan kontrbas, kendi içlerinde 1., 2., 3., 4. şeklinde bölünebilen tahta üflemeliler, bunların daha pes ya da daha tiz sürümleri olan çalgılarla (bas klarinet, korangle, piccolo) desteklenmesi vb.) tınısal anlamda gürleşen bir ses dokusuna belirleyici karakterini verir hale gelmişti. Senfoni orkestrası, amacı eştınlama (sin-fonia) olan, kusursuz bir uyumu yansıtmayı hedefleyen bir uzlaşma (σύμφωνη) zeminini simgeler. Ancak bu uzlaşma, benzerliklerle değil farklılıklarla beslenen türde olmuştur. Senfoni orkestrası, modernliğin ses dünyasını uzmanlaşma üzerinden oluşturan mükemmel bir aygıt olarak tarih sahnesindeki yerini böylece almıştır. Ses (vox, voce, voix, voice: Oy, rey) üzerinden kurulan uyum, aynı zamanda bir temsili demokrasi simgesi olarak da çalışır. 80'den fazla çalgıcının her birinin partisi bir diğerinden farklı olabilir; genellikle tek başına anlam ifade etmez. Ancak birlikte çalındığı takdirde uyumlu bir bütün oluşturan sin-fonia ortaya çıkar. Özetle, orkestra, sanayi toplumunun devasa ve görkemli bir estetik metaforu olarak on dokuzuncu yüzyıl boyunca yükselmiştir.

Bir zamanlar kilise orgunun yüklendiği işlevi, cemaati (communitas, communio) ve onu saran ilahi kozmosu (kubbe) işaret eden kapalı mekânla özdeşleşen orgun yerini, sanayi çağında, geniş kitleleri, bilimsel uzmanlaşmayı, demokratik temsili, kent mekânında simgeleyen seküler bir yapı olarak senfoni orkestrası almıştır. Modernliğin felsefesi, ticaret mantığıyla yeniden örgütlenen bir toplum için en vazgeçilmez değerler olan özgürlüğü ve iradeyi sürekli vurgulamıştır. Özgürlük ve iradeye sahip olma gerekliliği ise, beraberinde birey kavramına atfedilen önemi getirmiştir. Böylece Aydınlanma Çağı'ndan itibaren birey, toplumdan bağımsızlaşmaya çalışan bir irade birimi olarak, modern kültür için en yaşamsal önemdeki nitelik olan özgürlüğün yegâne kullanıcısı olarak şekillenmiştir. Yaratıcı bohem sanatçı mitosu, sıra dışı, aykırı bir şahsiyet olan besteci imgesinde somutlaşmıştır. Bu sosyal tipin en temsil edici kişilerinden biri olarak Ludwig van Beethoven'i zikretmek yanlış olmayacaktır. Ancak bütün on dokuzuncu yüzyılın sanatçıları bu bohem, aykırı birey tipine az ya da çok eklemlenmiştir. Sanatsal yaratım süreci, böyle bir sanatçı tasavvuru çerçevesinde, olağanüstü ve bir çeşit mistik var oluşun eseri olarak tasavvur edilmiştir. Orkestra ve besteci arasındaki zıtlık, birey ve toplum arasındaki gerilimi mükemmel bir şekilde özetler. Aydınlanma felsefesi, bireyi özgür, topluma rağmen var olabilen, kendi özgürlüğünü en kutsal değer olarak kabul edip bunun için yaratıcı bir üretim yapmayı bir ahlâk bağlamı olarak benimsemiş ideal bir insan olarak kabul etmiştir; hâtta insanın doğal halinin zaten bu olup dini taassup tarafından baskılandığını varsaymıştır. Nitekim Fransız Devrimi'nin amacı da insanı (ideal, soyut insanı) özgür kılmaktı. Böylece idealleştirilmiş bir özgür birey tasavvuruyla, bir uzmanlıklar toplamı içinde küçük ve standartlaşmış bir var oluşa hapsolmuş birey gerçekliği arasında güçlü bir gerilim ortaya çıkmıştır. Modern kültür, insandan hem özgün, yaratıcı, biricik olmasını, hem kitlesel ölçekteki sanayi üretiminin uzman parçası olmasını talep ediyordu. Birini yaratıcı besteci mitosu, diğerini bütüne tâbi uzman çalgıcılar topluluğu olan orkestra temsil etmekteydi. İşte orkestra şefinin önemli bir tarihsel figür olarak belirmesi, bu gerilimin hem Janus-yüzlü bir figürle simgelenmesi hem çözüme kavuşturulması anlamına gelmiştir.

Orkestra şefi, birey ve toplum arasındaki tarihsel gerilimden doğmuştur. Emile Durkheim, bir toplumu bir arada tutan temel niteliğin dayanışma olduğundan bahsederek toplumbilimsel düşüncenin temellerini atmıştır. Durkheim'a göre iki tür dayanışma vardır: Mekanik ve organik dayanışma. Birincisi sanayi öncesi toplumlarına özgü kısıtlı çeşitliliğin olduğu, bireylerin birbirlerinin yerine geçebileceği bir toplum düzenidir; ikinci ise sanayi toplumunda ortaya çıkan uzmanlıkların bütünleşmesine dayalı, farklılaşma esaslı, dolayısıyla bireyselleşmeyi çıkış noktası olarak kabul eden bir yapıdır. Modern çağda görkemli yapısına kavuşmuş olan senfoni orkestrası, Durkheim'cı anlamda organik dayanışmanın mükemmel bir metaforudur. Hiçbir çalgı bir diğerinin yerini alamaz; bestecinin en tercih etmeyeceği şey de budur zaten. Tek başlarına anlam ifade etmeyen çalgı partileri, bir arada bir partisyon haline geldiklerinde mükemmel uyumu, dayanışmayı ortaya koyarlar. Orkestra şefi bu uyumu hem sağlamak hem şahsında odaklamakla yükümlü olan kişidir. Şefin kamusal persona'sı bir yandan bütün bir uzmanlıklar toplamı olan toplum yapısı karşısında kendi özgürlüğünü ve iradesini koruyan zıt bir gücü temsil eder, diğer yandan bizatihi o dayanışma sistemini yöneten, onu var kılan, icra ettiren toplumsal ruhun cisimleşmiş haline dönüşür. Birey ve toplum, özgürleşme ve baskılama diyalektiğinde orkestra şefinin imgesinde buluşur. Bu nedenle şef, özünde zıt eylem ve duyguların şahsında düğümlendiği ya da çakıştığı bir toplumsal tiptir. En yıkıcı kasırgaların merkezinde (kasırga gözü) açık, durağan, hareketsiz, sakin bir havanın hüküm sürmesi gibi, orkestra şefi de, bir kamusal şahsiyet olarak, bedeninde ve tasavvurunda birey-toplum diyalektiğinin sıfır noktasını oluşturur. Onda hem bireyin en birey olduğu (topluma karşı birey, toplumu yönetebilecek kudrette bilgi ve iradeye sahip birey, yalnız ve özgür birey) bir ideal-tip billurlaşır, hem bireyi silen kolektif bilincin uyum ve dayanışmaya dayalı mükemmel eylem sistemi simgelenir. Şef, uyum (harmonia) kadar çatışmanın da (contre-point) düzenleyicisidir. Böylelikle şefin bir kamusal figür olarak kendisini sahneye koyması, müzikal teknik gerekçelerden (tempoyu vermek, duygu aktarmak, iletişim kurmak, yorum katmak) önce bir toplumsal işleve tekabül eder. Şef, bireyleşmenin ve toplumsallaşmanın en uç noktalarını aynı anda, aynı bedende bir araya getirir. Esasında en başarılı şef, bu diyalektiği en iyi hissedip yansıtandır. Orkestranın çalışması, ancak böyle bir ikili mantığın düzenlenmesiyle mümkün olur; bunu ise şef yapmak zorundadır.

Orkestra şefi, aynı zamanda otorite simgesi olmakla demokratikleşmenin kesişim noktasındadır. Sanayi çağının doruğunda, birey-toplum diyalektiği, epeyce otoriter sayılabilecek insan ilişkileri bağlamında tezahür ediyordu. Otoriter, efsane şefler olgusu, bu otoriterlik bağlamında anlam kazanır. Oysa günümüzde birey-toplum ilişkisi, akışkan bir ekonominin, sürekli iletişimi ve kültürel etkileşimi mümkün kılan küresel ortamında yeniden tanımlanıyor. Her türlü insan ilişkisi otoriterlikten demokratikleşmeye doğru evrim içindedir. Toplumsal konumlar arasındaki ilişkiler, başta cinsiyet olmak üzere, git gide daha eşitlikçi bir yönde şekilleniyor. Bununla birlikte, statülerin otoriter yapılanmışlığından ziyade, enformasyon işleme becerisi ve uzmanlığın bilgisine dayalı liyakat esaslı yeni tip ilişkiler gelişiyor. Bu durum kuşkusuz birçok sahte-entelektüel, salt söylemden ibaret duruşun da ortaya dökülmesini teşvik etmiştir. Hızlı değişme karşısında merkezkaç etkisiyle savrulanlar, bir hakikat-sonrası durumu besleyen popülizmi destekleyenler haline geldiler. O nedenle, belki karizmatik efsane şeflerin mevcut olmaması kadar, birçok yetersiz şefin piyasanın bir yerine tutunmaya çalışması da söz konusudur; aynı, toplum hayatımızda olduğu gibi şimdilik "her şey gider" ("anything goes!"), ama iyi olanlar kalır.

Bugünün orkestra şefi, kaygan bir toplumsal zeminde belirsiz hale gelmiş değerlerle (anomi), bunca enformasyon arasında yönsüzleşmiş bireyin müphem ve kaotik diyalektiğinin ağırlığını yüklenmek zorundadır. Diğer yandan genel anlamda şef (reis) konumunun sorgulandığı otoriterliğin dışında yeni yollar açmakla sorumludur. Zira Dünya'nın dönüşümü, şef kültünün hazin bir şekilde çökmekte olduğunu bize müjdeliyor! Orkestra şefi, belki hâlâ on dokuzuncu yüzyıl tipi bir birey-toplum diyalektiğini kendi kamusal imgesinde taşıyor; ancak günümüzün belirsiz dünyasında bu işlev çok daha güç hale gelmiş durumda. Aynı zamanda, aynı belirsizlik nedeniyle, orkestra şefi, kolaylıkla sahte bir poz sahnesi haline de dönüşebilir. İyi şef bu sorunla da baş etmek zorundadır. Bunun için gerekli olan en temel nitelik, şefin kendini bir teknisyen gibi görmemesi, bir entelektüel olarak donatmasıdır.

Orkestra şefi ne işe yarar? Bu belirsiz dünyada kendi yönsüzlüğünü yeni bir toplumsalı inşa ederek aşmak zorunda olan birey ne işe yararsa ona...

ALİ ERGUR

1 Aralık 2019, İstanbul

 

 

 


 

Bu yazı 623 defa okunmuştur .

Son Yazılar