BKA: Türkiye'nin Kültür Çölünde Bir Vaha
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

BKA: Türkiye'nin Kültür Çölünde Bir Vaha

01 Temmuz 2019 - 00:11 - Güncelleme: 01 Temmuz 2019 - 00:33

Bilkent Kompozisyon Akademisi: Türkiye’nin Kültür Çölünde Bir Vaha

Genel bir yanlış kanıya göre, 'kültür' kavramı münhasıran sanat ve düşünsel etkinlikler anlamına gelir. Oysa kültür, insanın doğadan elde ettikleriyle doğayı dönüştürmeye yönelik sarf ettiği bütün çabalar, ortaya koyduğu bütün eylemlerdir. Esasında en basit ve sıradan eylemimiz, konuşmamız, anlam alış-verişimiz kültür üretmektir. Bunu ancak insan (homo sapiens) becerebilmektedir. Zira diğer türler içinde eylemine anlam katan yegâne canlı insandır. Sinir sistemi bu kadar gelişmiş tek tür olarak, diğerlerinde bulunmayan önemli bir özelliğe sahip olan insan, kendilerinde anlam olmayan şeyleri (maddî ve maddî-olmayan şeyler) özel anlamlar taşıyan, simgesel işlev yüklenmiş nesnelere dönüştürür. Dünya'yı simgeler ormanı haline getiren zihin, yalnızca insana mahsustur. Zaten o yüzden diğer türler hareket ederler, insan eyler (eylem, anlamlı harekettir); diğer türler uyaran üretirler, insan iletişim kurar; diğer türler üreme, yiyeceğe erişme ve yaşamsal tehlikeye karşı koyma gibi gereksinimlerle titreşim yayarlar, insan simgesel yükü olan ileti alış-verişinde bulunur. İşte bütün bu etkinlikler, insanın doğanın dışında ürettiği her şeyin toplamı olan kültürü oluşturur. Toplum hayatı ancak kültür üreten bir etkinlikler ortamı olarak var olabilir. Diğer bir deyişle, kültür yoksa toplum da yoktur. Toplum kültüre eşit değildir; ancak onun sayesinde var olur. Kültür, toplum hayatını saydam ve her yerde mevcut bir madde, bir çeşit eter gibi sarar. O yüzden kültür bir lüks değil, toplum olmanın, onun özünde insan olmanın vazgeçilmez koşuludur. Sanat ve bilim, bu sürekli kültür ortamında, insan zihninin en üst düzey, en incelmiş, en simgesel değere sahip, dolayısıyla en kalıcı olan ürünleridir. Kültür, bu nedenle çoğu zaman sanatla özdeşleştirilir. Ancak böyle bir indirgeme, kültürü toplum hayatının istisnai bir etkinliği haline getirir; onu ister istemez gündelik hayatın dışında tanımlar, hatta muhafazakâr bir anlayış çerçevesinde, onu gereğinde (örneğin liberal ekonomik rasyonelliğin terazisinde) kolaylıkla vazgeçilebilir ve lüks olarak tasavvur eder. Türkiye'nin yüzyıllara uzanan tarihinde, kültür, yöneticilerin nezdinde yalnızca 'kültürlü' insanların işi ve çoğu zaman yararsız olarak görülmüştür.

Çağdaş Türkiye, yüzyılların atâletini miras alıp bunun üzerine yeni bir ivmeyle yeni bir kültür dokusu oluşturmayı hedeflemişti. Kimi istikrarsızlıklar ve sorunlar içerse de, Türkiye'nin kültürel dinamizmi 1980'e kadar belli bir çizgi izlemiştir. Ancak 1980, tarihi bıçak gibi keserek, Türkiye'nin toplum, siyaset ve kültür hayatını baştan aşağıya ve olumsuz bir yönde yeniden inşa etme sürecinin başlangıcı olmuştur. Toplum olabilmenin düşünsel ekseni olarak tarif edebileceğimiz kültür boyutu, 1980'den itibaren sistemli bir şekilde saldırıya uğramış, zenginliklerini hızla yitirmeye başlamıştır. 1980'i yalnızca 12 Eylül askeri darbesi olarak düşünmek doğru olmaz; onun siyasi ve felsefi ruhunu 24 Ocak kararları oluşturur. Dünya'daki benzer gelişmelerle tamamen koşut olarak, insanı insana düşman eden, bireysel kurtuluş ve kısa vadeli tüketimden başka öneri getiremeyen, yeryüzünü ekolojik felakete sürükleyen neo-liberal politikaların Türkiye'de benimsenmeye başlaması, zaten kırılgan siyasi hayatı yerle bir etmiştir. Solu biçilen bir Türkiye, yıllar içinde git gide daha fazla dengesizleşen ve niteliksizleşen bir siyaset ortamı tarafından yönetilir olmuştur. 24 Ocak /12 Eylül rejiminin Türkiye'ye verdiği tahribatın çeşitli faturaları çeşitli tarihlerde önümüze geldi. Bugün ise en uzun vadeli ancak en köklü (o yüzden de düzeltilmesi en zor) tahribatın, eğitim ve kültür alanında olanın maliyetinin boyutlarını görüyoruz. Eğitim sistemi çeşitli hükümetler boyunca sistemli bir şekilde geriletildi. Siyasi muhalif olma potansiyeli sürekli olarak engellenen genç kuşaklar, 2000'lere gelindiğinde artık içinde yaşadıkları dünyadan bîhaber, genel düşünme araçlarından ve yönteminden yoksun, yabancı dil, hatta ana dilinin bilgisine sahip olmayan, alabildiğine cahil, bunun doğal sonucu olarak vasıfsız, işsiz ve umutsuz hale gelmiş bireylerden oluşan bir toplum manzarasını oluşturdular. İçlerindeki adresi belli olmayan hınç, yoksulluk, eğitimsizlik, popülizmi en maharetle kullanan siyasi aktörlerin arayıp da bulamayacakları türden bir malzeme sunuyordu. Böylece belleği, idraki, iz'an'ı zayıf, analitik düşünme yetisi nâmevcut, sömürüyü, şiddeti ve adaletsizliği ayakta alkışlayan bir insan profili, hızla otoriterleşen bir rejimin en güçlü payandasını oluşturdu. Eğitimin bu denli çağın dışına düşmüş bir niteliksizleşme yaşaması, kültür hayatını ciddi anlamda zaafa uğratmıştır; toplum halinde bir arada durmakta zorlanmamız bundandır. Kültür hayatının en billurlaşan üretimi olan sanat alanının hem sahipsiz hem yönsüz hem güdük kalması bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Kültür hayatı bu kadar çölleşme eğiliminde olunca, en bayağı popüler kültür ürünlerinden başka bir üretim biçiminin varkalma olanağı pek kalmaz. O yüzden değil seçkin, deneysel, arayışçı etkinlikler, daha ortalama sayılabilecek kültür üretimleri bile, her fırsatta 'millet' adına rahatlıkla karar verme yetkisini haiz olduklarına kâni siyasetçiler tarafından, 'gereksiz', 'halka yabancı', 'özümüze aykırı', 'ekonomik olmayan' vb. olarak nitelenirler. Toplumsal eşitsizlikleri alenen ve fütursuzca yeniden üreten siyasi sistemin en çok gereksinimi olan araç, genel insan profilinin eğitim yoksunluğunun, bilgi yüzeyselliğinin, eylem beceriksizliğinin süregitmesidir. Kötü popüler kültürü bu kadar şevkle üreten bir eğlence endüstrisinin toplum hayatını kurgulayan en önemli unsur olması, müzikalite nâmına hiçbir değeri olmayan sabun köpüğü şarkılara, kötü oyunculuk, senaryo ve yönetim örnekleriyle dolu sayısız televizyon dizisine akıllara ziyan paralar dökülmesi, sosyal psikolojinin kurucu babalarından Gabriel de Tarde'ın deyişiyle 'toplumsal uyurgezerlik' halinin korunmasının, sömürü düzeni açısından ne kadar önem arz ettiğini kanıtlamaktadır ("çalıyorsa benim paramı çalıyor" diyebilen bir insanı üretmek kolay iş değildir; yatırım ve kararlılık ister!). Günümüz Türkiye'sinin en önemli sorunları kuşkusuz ekonomi, adalet, demokrasi eksenlerinde oluşmaktadır; ancak temelde yatan en ciddi yapısal sorun eğitim ve kültür alanındaki niteliksizleşmedir. Zira toplum hayatındaki şiddet, adaletsizlik, karmaşa, aidiyet ve tutunma sorunları, kısaca toplum buhranı, bu genel niteliksizleşmeden beslenmektedir. Böyle bir istikrarsız ortam, toplumu, üzerinden verimli ince tabakası hızla eriyip giden kültür çölüne dönüştürmüştür. Bu çorak kültür toprağındaki her küçük ve beklenmedik kültür girişimi, zihnimize kâbus gibi çökmüş karamsarlığa panzehir etkisi yapıyor; bize yaşama gücü veriyor.

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nde tanıklık ettiğimiz sıra dışı bir etkinlik, kültür çölündeki umut arayışımızı fazlasıyla tatmin eder nitelikteydi: İlki 2017'de düzenlenen, Bilkent Kompozisyon Akademisi 2019 (BCA2019), sanatsal ve düşünsel niteliğinin gelişmişliğiyle, gündelik hayatın vasatlığını askıya alıp bizi başka bir gezegene ışınlanmış gibi oldu. 24-30 Haziran tarihleri arasına yoğun bir şekilde dağılmış etkinliklerden oluşan BCA2019, düşünsel özgül ağırlığı yüksek bir program sundu. 'Uluslararası' sıfatı altında nice sanat ve bilim etkinliğinde göz boyama ve aldatmadan öteye gitmeyen düzeysizlik sergilendiği düşünülürse, Bilkent Kompozisyon Akademisi, sözcüğün tam anlamıyla uluslararası bir etkinlik olduğunu fazlasıyla kanıtladı. Etkinliğin dili İngilizce olarak belirlenmişti; katılımcıların çeşitliliğini göz önüne alınca, böyle bir lingua franca kullanımı elbette kaçınılmaz oluyor. Birkaç etkinlik biçimi şeklinde tasarlanmış olan programda üç modül mevcut: Modül 1: "Ensemble"; Modül 2: "Yaylı Çalgılar Dörtlüsü"; Modül 3: "Yeni Müzik Forumu". İlk ikisinde bestecilerle atölye çalışmaları ve konserler, üçüncüsünde bir dizi bestecinin, kendi müzik anlayışları ve yeni müzik üzerine yaptıkları konuşmalar yer aldı.

BCA2019'a 24 Haziran Pazartesi günü öğleden sonra katıldığımızda, Cikada Ensemble üyelerini Bilkent Konser Salonu'nda, saat 20:00'deki konser için prova yaparken buluyoruz. Cikada, Oslo merkezli bir çağdaş müzik topluluğu. Üyelerinin üst düzey yetkinliği, en zor partisyonların üstesinden ustaca gelmelerini sağlıyor. Çağdaş bestecilerin, yazılarının basit olması için bir çaba içinde olmadıklarını biliyoruz! Flüt, klarinet, piyano, vurmalılar, yaylı çalgılar beşlisinden oluşan topluluğu Norveç'in en önemli müzik insanlarından, besteci Christian Eggen yönetiyor. Eggen, John Cage, Morton Feldman, Helmut Lachenmann gibi çağdaş müziğin efsanevi isimleriyle çalışmış bir şef. Ayrıca piyanist olarak da dikkate değer bir kariyere sahip olan Eggen, Mozart'ın ve Danimarkalı besteci Carl Nielsen'in eserlerini yorumlayarak klasik müzikteki ehliyetini fazlasıyla kanıtlamış. Bu anlamda tartışmasız bir otorite sahibi olan Eggen'in, Cikada'yı yönetirken de müzisyenlerin sevgi ve saygısını kazandığını açıkça hissedebiliyoruz. Ancak bu otorite, bolca sempati ve demokratik bir söyleşi içinde coşkulu bir paylaşım şeklinde tezahür ediyor (ya da gizleniyor). Hazırlığı yapılan konser, Norveçli besteci Eivind Buene'nin 2012 yılında yazdığı, Possible Cities/Essential Landscapes başlıklı eserinin icrasını içeriyordu. Provada Eggen'in önderliğinde bütün topluluğun bir organizma gibi düşünme ve hareket etme yetisini kazanmış olduğunu hayretle gözlemliyoruz; en küçük ayrıntıların üzerinde durulup gerekirse defalarca tekrar ediliyor. Ancak bütün bu titizlik, Nietzsche'nin belki 'şen sanat' diyebileceği benzersiz bir incelik, dostluk ve coşku havasında akıp gidiyor. Prova sona erdikten sonra 17:15'te başlayan Yeni Müzik Forumu konuşmalarının ikincisi, besteci Mahir Cetiz'in programda "The Music of Mahir Cetiz" başlığıyla gösterilmiş "Composition, coginition, and other topics" adlı sunumuna katılıyoruz. Cetiz, küçük ama ilgili bir dinleyici grubuna konusuna vâkıf, müzikal ve düşünsel donanımı iyi kurulmuş bir hitabetle, kendi müziğine esin kaynağı olan bileşenleri anlatıyor. Cetiz, kompozisyon zanaatkârının içeriden bilgi ve deneyimini olgunlukla paylaştığı bu ilginç konuşmasında, bestelemenin (composing) her şeyden önce bir süreç olduğunu (act of process of composition); sürekli olarak yeniden tanımlanabilme özelliği taşıdığını ifade eder. Yine Cetiz’e göre, kompoze etmek (birçok müzisyenin gözünde bestelemek ve kompoze etmek aynı anlama gelmez), felsefi, zamandizinsel/kültürel ve psikolojik olmak üzere üç temel boyutta ele alınmalıdır. Cetiz, bu temel çerçeve içinde, kendi müzik anlayışına yön veren dört tema olduğunu belirtiyor: (1) Muğlaklık (ambiguity), (2) kıvrımlar, eğilimler ve akışkanlık (curves, tendencies, fluidity), (3) takıntılı davranışlar ve bunların etkileşimleri (obsessing behaviours and their interaction), (4) çatışan savların bir arada var oluşu (coexistence of conflicting statements). Besteciler arasında, yaptığı müzik hakkında bu denli felsefi çözümleme getirme becerisinde olanlar daima var oldular (örneğin İlhan Usmanbaş'ın müziğini şiire ve felsefeye hâkimiyetinden ayrı düşünebilir miyiz?). Genç ve orta yaşa ilerleyen besteci kuşağında da genel anlamda, yaptığı işe düşünsel bir etkinlik, hatta bir çeşit tefekkür (méditation) olarak bakan, bunun için gerekli düşünsel donanımı edinmenin zorunluluğunun idrakinde olan sanatçı sayısında belirgin bir artış olduğunu gözlemliyoruz. Mahir Cetiz'in konuşması, bu nedenle yalnız kendi müziği hakkında bir açıklama değil, aynı zamanda çağdaş felsefe ve sosyoloji tartışmalarının izinden giden bir düşünüm olarak değerlendirilebilir. Örneğin çağdaş sosyolojinin önemli kampları sayılabilecek bütünleşmeci, etkileşimci ve çatışmacı kuramların, bu müzik tasavvurunun filigranında yer aldığını iddia edebiliriz. Türkiye'de alışmadığımız ölçüde düşünsel tatmin ediciliği yüksek bir alış-veriş...

24 Haziran akşamı, provasını izlediğimiz Eivind Buene'nin Olası Şehirler/Temel Manzaralar (Possible Cities/Essential Landscapes) oda müziği döngüsünün icra edildiği konseri dinleme fırsatı bulduk. Eser, Italo Calvino'nun Olası Şehirler adlı kitabından esinlenerek, çağdaş metropoliten hayatın dinamizmi, akışkanlığı ve çoğulluğunu betimleyen bir dizi parçadan oluşuyor. Buene, bu eserinde şehrin birbirinden farklı ruh hallerini betimlemekten öte, bu duygu ve deneyimleri mekân inşaları üzerinden somutlaştırıyor. Buene'nin müziği, içerdiği kesinlik, karmaşık (complex) dokuya rağmen ortaya ustalıkla koyduğu açıklık (sarahat), şehir betimiyle yetinmek yerine, müzikten yapılmış bir şehir mekânı inşa ediyor. Buene'nin 'olası şehri'ne hâkim duygunun genel bir tekinsizlik olduğunu ifade edebiliriz. En dinamik, hâtta coşkulu anlatımda bile bu tekinsizliğin gizil izdüşümünü hissedebiliyoruz. Yetmiş dakika kadar süren eser, boş ya da aşırı-dolu mekânı beklenmedik darbelerle işaretliyor (ritmik tek vuruşluk fortissimo darbeler sıradanlaşmış şiddeti bir nabız gibi betimliyor). Çağımıza hâkim büyük çelişkiler (aşırı akışkanlık ve çok durağan manzaralar) Buene'nin müziğinde ustaca vücut buluyor. Aynı şekilde iletişimsizlik ve aşırı-iletişim arasındaki organik bütünlük (etkileşimsel iletişim mecraları, sosyal medya, tekno-fetişizm sarmalında mutlak yalnızlık ve aşırı toplumsallaşmanın ayrılmaz bir şekilde bir arada var oluşu), sadelikle karmaşıklık arasındaki gidiş-gelişleri başarılı bir şekilde 'kompoze eden' bir orkestralama anlayışında tüm çarpıcılığıyla ortaya konulmuş. Eivind Buene'nin müziğinin en belirgin özelliği, karşıt müzikal ifade biçimlerini bir araya karmaşa yaratmadan getirebilmesidir. Buene, birçok yerde minimalizmin yapısal bazı unsurlarını ödünç alıp onun düştüğü nihilizm tuzağına düşmeden yeni ve yapıcı bir müzikal (dolayısıyla düşünsel) imgeleme yer açmayı bilen bir besteci; aynı zamanda bir müzik eleştirmeni ve romancı olması boşuna değil. Konser sonrası kendisiyle yaptığımız kısa söyleşide bile bu düşünsel ağırlığını, üstelik büyük tevazu içinde, hissediyoruz.

BCA2019'un ikinci günü, 25 Haziran Salı, gün boyu devam eden besteci-ensemble etkileşimine dayalı atölye çalışmalarına katılıyoruz. Akademiye katılan kompozisyon öğrencileri ve bestecileri içeren bir avuç insandan oluşan grup, seyirci koltuklarına yayılarak sahnedeki çalışmayı izlemeye hazırlanırken, şef Christian Eggen hepimizi sahneye davet ediyor. Yüzümüz orkestraya dönük olarak hilal şeklinde diziliyoruz. Eggen, etkileşime girmeyen hiçbir unsur kalmamasına özen gösteriyor. Daha önceden çoğaltılmış olan partisyonlar dağıtılıyor. Besteci, şef, icracı, dinleyici arasındaki yerleşik hiyerarşiyi en aza indirgeyen, mekânsal anlamda da herkesi aynı düzlemde buluşturan bir 'müzik olayı' içinde bulunmanın sevinci hepimizi sarıyor. Şef ve icracıların besteciyle doğrudan iletişime girip eseri mutlak bir söz olmaktan çıkaran diyalojik bir ortam inşa ettiklerine tanık oluyoruz. Genellikle on dakikadan kısa bir eserle Akademi'ye katılan bestecilerin her birine yaklaşık bir saat ayrılıyor. Bu sürede eser parçalar halinde çalınıyor; belli bölümler gerekirse birçok kez tekrar ediliyor. Bestecinin kullandığı özel işaretlemeler, talep ettiği özel vurgular ve icra biçimleri, onunla doğrudan tartışılarak (bazen pazarlık edilerek!) çalınıyor. Sırasıyla Desmond Clarke'in Nucleation Grooves, Arda Yurdusev'in Seyyah III ve Berkant Gençkal'ın Liquid Spaces adlı eserlerinin atölye çalışmalarına katılıyoruz. Özellikle Yurdusev'in Seyyah III adlı eserindeki kompozisyon dokusu kesinliği, yaylılardan ve üflemelilerden talep ettiği özel dokunuş ve nefes teknikleri (spektral çoğul seslilik, mikroton kullanımı, doğuşkan üretimi, çalgı gövdesini ses dokusuna dâhil etme, vb.) hem bestecinin titizliğini hem bunları belirgin bir kolaylıkla algılayıp icra eden müzisyenlerin virtüozitelerini hayranlıkla gözlemlememize neden oluyor. Estetik ve düşün anlamında uzun süredir hissetmediğimiz bir tatmin içimizi dolduruyor. Yerçekimli bir karanfili elden ele geçirirmiş gibi mutlu oluyoruz.

Yalnızca ilk iki gününe katılabildiğimiz BCA2019, her iyi düzenlemede olduğu gibi, bir avuç insanın emeğiyle şekillenmiş. Öncelikle etkinliğin sanat yönetmenliği yapan besteci Mark André, BCA2019'un kavramsal ve yapısal kuruluşunu başarıyla sağlamış. Ancak, organizasyonun başarılı bir şekilde gerçekleşmesi için büyük bir titizlikle çaba sarf eden, öğrencilerden kurulu genç bir kadronun hevesli ve adanmış çalışması olmasa böyle bir etkinlik bu denli başarılı olamazdı. Bu ekibin içinde, bilfiil seyahat acentesi gibi de çalışan, genç kompozisyon öğrencisi ve besteci Arda Yurdusev'in emeğini ayrı bir yerde selamlamak gerekiyor. Bu başarılı ekibin arkasında ise, bestecilik anlayışındaki ayrıntıya önem veren titiz tavrını iyi tanıdığımız besteci, müzikolog, Bilkent Öğretim elemanı Yiğit Aydın yer alıyor. Sahne üstünde olduğu kadar, sahne gerisinde de iyi bir 'ensemble' ancak iyi bir şefle başarılı olabiliyor.

BCA2019 30 Haziran'a kadar süren bir dizi etkinlikle dolu bir haftaya yayıldı. Cikada Ensemble'ın yanı sıra, saygın bir yaylı çalgılar dörtlüsü olan Arditti Quartet de iki konser ve atölye çalışmaları için BCA2019'da yerini aldı. Eivind Buene, Zeynep Gedizlioğlu, Jonathan Harvey, Mark André, Helmut Lachenmann, Arda Yurdusev, Deniz Aslan, Desmod Clarke, Jakob Bragg, Ka-Shu Tam, Mark Dyer, Patrick Friel, Valentin Schaff'ın eserlerinden oluşan eserler, dört konserde icra edildi. Yeni Müzik Forumu başlığı altında ise Eivind Buene, Mahir Cetiz, Pieter Snapper, Hanna Eimermacher, Michael Ellison, Noel Zahler, Samir Ode-Tamimi konferanslar verdiler. BCA2019 Türkiye'de alışmadığımız ölçüde kültür-yoğun bir ortam yaratarak sona erdi.

Türkiye'nin yaklaşık son kırk yılı, ekonomik liberalleşmeye koşut olarak artan bir eğitim niteliksizleşmesine sahne oldu. Genel eğitimin yetersizliği, dünyadan kopuk bir insan tipini geliştirdi. Bunların sonucu olarak kültürel ortam, kendini aşmaya değil, git gide düşen üretkenlik düzeyinin altında ezilen bir pop atâlete dönüştü. Bu boğucu ortamda gündelik hayatın sıkıcı taşralılaşmasına direnen geniş ufuklu kültür girişimlerini büyük bir saygıyla baş tacı etmek gerekiyor. BCA2019 bu tür nadir etkinliklerden biri olarak rahatlıkla kabul edilebilir. Başka bir çok üniversitede rüyası bile görülemeyecek böyle bir çabaya açık desteğinden ötürü Bilkent Üniversitesi rektörü ve yönetimini ayrıca kutlamak gerekir.

Kültür üreticilerinin mevzileri direndikçe toplumsala dair umut canlı kalır.

ALİ ERGUR

1 Temmuz 2019


 

Bu yazı 1327 defa okunmuştur .

Son Yazılar