Müziksizleşmek, duyarsızlaşmak, çölleşmek
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

Müziksizleşmek, duyarsızlaşmak, çölleşmek

06 Nisan 2016 - 12:54 - Güncelleme: 08 Nisan 2016 - 22:39

Türkiye'de her geçen gün sanat müziğinin kendine yer açması güçleşiyor. 'Yer açmak' deyişi hem mecâzi hem somut anlamda geçerliymiş gibi görünüyor. Zira her türlü sanat müziği etkinliği (senfonik müzik kadar makam müziğinin eğlenceye dönük olmayan eserleri ve dönemleri de), kültür kavramının bunca ticarileştiği, yalınkat fikir parçalarının 'eser' niteliğini kolayca edinebildiği, basmakalıp ve fevkalâde yüzeysel kültür ürünlerinin, 'atalarımızın mirası' adı altında, özellikle yerel yönetimler tarafından 'halka hizmet' gerekçesiyle bolca pop sosuna bulanıp muhafazakâr tabaklarda servis edildiği günümüz Türkiye'sinde, sanatsal değeri en yüksek olanlar en çok kapı dışarı edilen etkinlikler oluyor.

Senfonik (klasik) müzik etkinlikleri için mekân bulunamaması ya da uygunsuz salonların bu amaç doğrultusunda kullanılması, artık bir İstanbul klişesi haline geldi. Dünya'nın en büyük Polis karakolu olarak hizmet veren AKM (Atatürk Kültür Merkezi), bir kültür politikası karikatürü, beteri geçmiş zaman hayaleti olarak grotesk bir figür olarak kent dokusundaki doğallaşmış yerini çoktan aldı bile. Türkiye'de mevcut hâkim zihniyet, bir konuyu cepheden karşılama cesaretini ve dürüstlüğünü hiçbir zaman gösteremeyecek bir köksüzlüğün kaypaklığıyla mâlul görünüyor. O yüzden hoşa gitmeyen kültür ürünleri, kavramları, mirası, alenen yok edilerek değil, tavsatılarak, çevresinden dolaşıp çökertilerek yok ediliyor.

En sinsi yok etme biçimi, mekânları yok etmek, kurumları işlevsizleştirmek de değil üstelik; daha derinde, zihniyetleri poplaştırmak suretiyle bir yok etme iştiyakı söz konusudur. Elbette bu poplaştırma, son birkaç yılın eseri değil; 12 Eylül 1980 darbesinin, en geç ödenen faturasıyla karşı karşıyayız: Siyaset ve gündelik yaşam alanındaki faturalar çoktan önümüze gelmişti. Eğitimdeki korkunç aşınmanın nasıl niteliksiz, dolayısıyla amaçsız, tam bu nedenle had safhada tehlikeli, donanımsız, yönsüz bir genç nüfusun ortaya çıkmasına yol açtığını da fazlasıyla gözlemledik.

Şimdi ise kültür üretimi alanındaki son ve en ağır ödeme kapımıza dayanmış durumda: Bizatihi kültür kavramının içinin alabildiğine boşaltıldığı, içinde en ufak bir düşünsel nüve barındırmasına tahammül edilemeyen, bildik yüzeysel şemalardan başka bir içeriği olmayan, her biçimde ticari güdüyle yönlendirilen bir kültür üretimi, yaşamın her alanını işgal ediyor. Edebiyattan tiyatroya, sinemadan müziğe benzer bir poplaşmanın ışıltılı ancak hüzünlü güzergâhını uzaktan seyrederek kırılıyoruz. Şiirden hiç bahsetmiyoruz; ne okuyanı ne yazanı var artık. Şiirsizlik, bir toplumun beyin ölümünün gerçekleştiğinin başlıca belirtilerinden biridir. Müzik için de aynı durum söz konusu; ancak müziğin yokluğuyla değil aşırı varlığıyla, kendinden başka her şeyi yüklenip yalınkatlaşmasıyla yok olan bir müzik anlayışı, toplumsal atmosferin bütün katmanlarını sarıyor. İyiniyetli müzikseverlik bile bu poplaşmadan fazlasıyla nasibini alıyor.

Zaten mevcut olan ve her vesileyle pekişen bu izlenimlerimizi, 2 Nisan 2016 Cumartesi akşamı Fulya Sanat Merkezi'nde gittiğimiz İslam Manafov piyano resitalinde dramatik bir şekilde bir kez daha doğruladık. İslam Manafov, Moskova Çaykovski Konservatuarı mezunu bir piyanist ve müzik eğitimcisi olarak, yıllardır Türkiye'de sanat icra etmeye gayret ediyor. Üniversitelerde ders vermiş, kendi müzik okulunu oluşturmuş bir müzisyen olan Manafov, sıra dışı bir tuşeye ve olağanüstü bir ifade becerisine sahip bir piyanist. Resital münhasıran Frédéric Chopin'e (1810-1849) adanmış bir repertuardan oluşmuştu. Manafov'un romantik çağın en damıtılmış duygusallığının tartışmasız temsilcisi Chopin'in uçarı ve melankolik dünyasına özel bir yakınlık duyan bir piyanist olduğu anlaşılıyor; zira genellikle, piyanistler 'risk'e girmeden, yeterince çeşitlendirilmiş, dinlemeyi zorlaştırmayacak bir seçki sunmayı tercih ederler. Oysa Manafov, bu taktik yönelime fazla itibar etmeden 'bütünlükçü' bir yaklaşım sergiliyor. Parçalı bir seçki yerine bütünlüklü, takım halinde form sunumlarını dinledik. Manafov'u bu bağlamsal yaklaşımı için kutlamak isteriz; zira artık bütünlüğünden koparılmış kolay dinlenir (easy listening) müzik demetleri, en 'seçkin' olduğu varsayılan ortamlarda bile rağbet görmektedir.

Manafov, bu anlayış içinde Chopin'in dört Ballade'ını ve dört Scherzo'sunu yorumladı. Manafov, özellikle pedal tekniği çok gelişkin bir piyanist; Chopin'de kolaylıkla bir ses eriyiğine dönüşebilecek crescendo geçişlerin armonilerinde çok temiz bir akor tınısı elde etmeyi beceriyor. Gürlükleri hem kendine özgü bir yorumla farklılaştırıyor hem en küçük nüansların hakkını fazlasıyla veriyor. Chopin sever bir piyanist olarak, rahatlıkla duygusallığın dozunu kaçırabileceğinden kuşku duyulabilir. Ancak Manafov, yoğun ve gemlenmesi zor müzikal dokuyu bütün yoğunluğuyla, bir an boş bırakmadan kontrol altında tutmayı başaran bir usta; 'tipik romantik' bir Chopin yorumu bekleyenler, belki umduklarını bulamayabilirler; ancak bu kesintili, vurgulu notaları birçok yerde fazla parlatan, ezgisel seyirden ziyade armonik derinliğe ağırlık veren bu yorum, Manafov'un bir zayıflığını değil, tam tersine, üstünlüğünü gösteriyor. Kısacası, Manafov kendine özgü üslûbuyla, bunca Chopin yorumu ve yorumcusunun olduğu bir müzik dünyasında kendini özgünleştirmeyi başaran bir sanatçı olarak tanımlanabilir.

Resitalin müzikal içeriği bu şekilde özetlenebilir. Ancak müzikal tad olarak bizi zenginleştiren resital, salonun durumu açısından epeyce hüzünlü bir görünüm arz ediyordu: 630 kişilik salonun %10'u kadar bir doluluk söz konusuydu. Manafov gibi Dünya çapında bir sanatçı da bu hüzünlü tablonun ıstırabını taşıyor gibiydi; resital boyunca yüzünde o duyarsızlaşmanın yarattığı burukluk açıkça okunabiliyordu.

İstanbul gibi bir metropolde bir Cumartesi akşamı, nâdir konser salonlarından birinin bu denli düşük oranda dolu olması, düşündürücü olmaktan öte artık alenen bir çölleşmenin işareti olarak yorumlanabilir. Bir zamanlar senfoni konserlerinde, resitallerde merdivenlerde dahi oturan (genellikle genç konservatuar ve üniversite öğrencileriydi bunlar) dinleyicilere rastlanırken, Dünya'daki en ucuz konser biletlerinden birini alıp bir Chopin ziyafeti çekmenin bile cazip olamadığı bir kültür ortamından bahsediyoruz.

Diğer yandan, Beşiktaş Belediyesi'nin iyi niyetli çabaları bile, bu yüzeyselleşmenin rüzgârından etkilenebiliyor: Resitalin ikinci yarısının sonuna doğru, son eser olan Mi majör Scherzo n.4 başlamadan, 3 numaranın bitimindeki alkışlar sırasında salonun ışıkları yanıverdi. Durumun uygunsuzluğu (zira yanlışlıkla da olsa, sahnedeki sanatçıya 'bir an önce bitir' mesajı verilmiş oldu) Manafov'un yüz ifadesine yansıyan tepkisinde somutlaştı. Tepkisini parmağıyla 'bir' işareti yaparak gösterdi; 'son bir eser kaldı; az sabredin!' anlamına gelen bir hareketin ardından son eseri ağır başlı bir görkemle tamamladı. Buna mukabil bis isteklerine Do diyez minör Noktürn'ü (N.20) çalarak karşılık verdi; ancak bir kez daha selama çıkmadan resitali sonlandırdı. İslam Manafov gibi, Dünya'nın saygın müzik kurumlarında konserler vermiş değerli bir sanatçının özgeçmişi, iki satırda bile olsa program kağıdında belirtilebilirdi. Ayrıca eserlerin adlarının neden İngilizce yazıldığı, neden harf temelli nota adları sistemine (A, B, C, D, vs.) başvurulduğu da pek anlaşılamadı. Kültürel çölleşme, dilin ayrıntılarına olan hâkimiyetin yitimi olarak kendini gösteriyor. Türkiye'de Avrupa müzik sistemi, harflerle değil nota isimleriyle (do, re, mi, vs.) gösterilir. Tonaliteler, İngilizce imlâyla (major, minor) değil Fransızca telaffuzun Türkçe ifadesiyle (majör, minör) gösterilir. Değiştirme işaretleri ise flat ve sharp değil, bemol ve diyez olarak ifade edilir. Türkiye'de gittiğimiz bir konserde "Ballade No.3 in A-flat major. Op.47" ifadesiyle karşılaşmayı istememek çok garip bir talep olarak görülmemeli.

Bu konserin özellikle az rağbet görmesinin özel nedenleri sıralanabilir. Ancak zaten sayıları az, mekânları kısıtlı, dinleyicisi sınırlı müziklerin, ayrıca bir ilgisizlikle vurulmaları, onları hüzünlü ritüellere dönüştürüyor. Ancak eğer kültür endüstrisi bir kolay dinlenir müzik olayının reklâmını iyi yapıp onu iyi satabiliyorsa, dev gösteri salonları, yalnızca marka değerinin cazibesi için bilet alan 'kolay sıkılan, çok tüketen' seyircilerle dolup taşıyor.

Aklın şiddet ve kabalık sarmalında uçup gittiği bir toplumsal ortamda, yılgınlık, umutsuzluk, bıkkınlık, kültürün ayrıcalığına inanan insanların üzerine, yanmış bir elbisenin deriye yapışması gibi yapışmış durumda. Ancak kültüre asıl şimdi sahip çıkmak gerek. Unutmayalım: Saraybosna'da insanların tepelerine havan ve top mermileri yağarken, sokaklarda sniper'lar masum insanları avlarken, bu yalnızca silahla değil, umutsuzlukla kuşatılmış şehirde, Saraybosnalılar'ın direnci, yeraltı sığınaklarının mum ışığı altında verilen konserlerle güçleniyordu. Kültür alanının git gide çölleşmesi ise, böyle bir ölümcül kuşatmadan beter bir durum arz ediyor. Zira asıl çürüme, ruhlardaki yüzeyselleşme ve duyarsızlaşmada kendini gösteriyor. Yine de direnmenin yollarını bulmak zorundayız. Sanat ve özelde müzik direnişin en güçlü damarını oluştururlar. İstanbul'un dinlediği en şenlikli, ancak en güçlü sese sahip müzik olayının Gezi Senfoni Orkestrası olduğu gerçeği, çoktan tarihe yazılmıştır. Siyasi (popülizmin şehveti) ve ekonomik (kültür endüstrisinin arsızlığı) kültür tesviyecilerinin bundan haberleri olmasa da yazılmıştır.

Bu yazı 2137 defa okunmuştur .

Son Yazılar