Türk bestecilerine burun bükme saplantısı
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

Türk bestecilerine burun bükme saplantısı

30 Mayıs 2016 - 14:27 - Güncelleme: 31 Mayıs 2016 - 16:45

Kültür hayatının önlenemez düşüşü içinde Türk bestecilerine ilgisizlik ortamında CRR'deki önemli bir konser üzerine

***

Düşünce sevmezlik, basmakalıp tarih klişelerine saplanıp kalmış sığ ve dar kültür anlayışı, genel anlamda aydın düşmanlığı, Türkiye'nin geçmişte de önemli millî hasletlerinden biriydi. Ancak günümüzde varılmış olan yüzeyselleşme ve kültür çürümesinin sonucu olarak, yalnızca sanatla, düşünceyle alıp vereceği selamı bile olmayan geniş kitleler değil, artık tanım gereği kültür destekçisi olması gereken gruplar da, bu dehşet verici zemin sıvılaşmasının parçası olmaya başlamış görünüyorlar.

KÜLTÜRSEZLEŞMENİN TEMEL NEDENLERİ

Yaşamakta olduğumuz bu toplumsal ölçekli kültürsüzleşmenin iki önemi nedeni var:

Birincisi, siyasi bağlamla yakından ilgili, ancak münhasıran 2000'li yılların ürünü olmayan, Türkiye sağının zihin dünyasının kültür politikalarını belirlemesiyle ilgilidir. Yıllar boyu iktidara çeşitli bileşimlerle gelen sağ-muhafazakâr hükümetler, zaten sınırlı kültür üretimini hem kısıtlamak hem ideolojik kutuplaştırma alanı olarak yapılandırmak için kayda değer çabalar sarf ettiler. Özellikle 12 Eylül 1980 darbe rejimi, bu sağ-muhafazakâr tahayyülün daha beslenip gelişmesi için en uygun koşulları sundu. Böylece bilimsel yöntemi olmayan, duygu-güdümlü, tepkisel kapanışlarla mâlul, anakronik, eklektik ve bolca çelişkili geçmiş tahayyülüne dayalı hezeyanlarıyla beslenen sağ-muhafazakâr anlayış, her türlü kültür üretiminde basmakalıp ve indirgenmiş anlam şemalarının, toplumun önemli bir kesimi nezdinde hâkim olmasını mümkün kılmıştır.

PAZARYERİNDE TÜKETİM AMAÇLI EYLEMLER!

İkinci önemli neden ise; 1980'den bu yana Türkiye'de aşamalı olarak uygulanan neo-liberal iktisat politikalarının, kültür üretimini tüketim nesneleri ve süreçlerinden ibaret bir pazar yerine dönüştürmüş olmasıdır. Bunun en çarpıcı sonuçlarından biri, kültür etkinliklerinin, içerdikleri anlamlardan boşalıp salt değişim değeriyle ifade edilen tüketim amaçlı eylemlere dönüşmüş olmalarıdır. Promosyonu iyi yapılan bir konserin, içeriğinin ne olduğundan ziyade, kimlik stratejisinin parçası yapılacak, ego gösterisine yakıt sağlayacak, sosyal medyada ayrıca çoğaltılarak prim yaptıracak kamusal görünürlüğü öne çıkar. Böylece kültür kavramı, yalnızca ticari bir etkinlik veya ideolojik bir savunma mevzii haline gelmiştir. Bu denli tesviye olmuş kültür ortamı, atmosferini ve çekim gücünü yitirmiş gezegenler gibi, sahici sanat olaylarını yüzeyinde tutamayan bir toplumsal zemine dönüşmüş durumdadır.

Mars'ı merakla keşfeden ("Curiosity") insansız araçlar, orada bir zamanlar yaşam olduğuna dair ip uçlarını her geçen gün daha emin olarak topluyorlar. Türkiye'nin kültür ortamının, Mars benzeri bir atmosfer kaçağına uğramakta olduğunu içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Bu ideolojikleştirme ve piyasalaştırma, görünüşte şık ve parlak bir kültür ortamı varmış gibi yanılsama yaratırken, özünde ürkütücü bir çölleşmenin, yalnızca kurumlarla sınırlı değil, zihinlere sirayet eden metastazına dair işaretler vermektedir. Bir zamanlar yaşam içeren, ancak zamanla kuru bir çölden ibaret hale gelen Mars gibi...

CRR'DE 50 DİNLEYİCİ!

27 Mayıs 2016 Cuma akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda izlediğimiz konser, bize bu tükenişin acıklı ipuçlarını sunar gibiydi. Toplamda en fazla elli kişinin izlediği (Cuma akşamı olmasına rağmen) bir konser, içeriğinin zenginliğine karşın, klasik müzik dinleyicilerinin tarihsel hastalığı olan Türk bestecilerine burun bükme saplantısının doğal bir sonucu olarak yok sayılmış görünüyor. Şef Hakan Şensoy'un yönettiği Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası, Türkiye'de çoğunluğun, hele eğitimli olanların, saplanıp kaldığı ikili ayrımlara, kültürel-ideolojik kutuplaşmalara yüz vermeyen bileşimci ve arayışçı bir anlayışı yansıttı. Orkestranın çalışkan üyelerinin, teknik güçlükler içeren partisyona ne kadar emek verdikleri, karakter sahibi bir tınıyı damıtmayı başarmış olmalarından anlaşılıyordu. Hakan Şensoy, Türkiye'nin müzik yaşamını on yıllarca bölmüş olan ayrımcı zihniyetlerin dışında konumlanan nadir sanatçılarımızdan biri olarak tanımlanabilir. Zira 'Batı müziği', 'Türk Müziği', 'Halk Müziği' gibi yapay ayrımlarla hâlâ küçük iktidar konumlarını savunma telaşında olan müzik aktörlerinin (özellikle kurumsal çatılar altında ideolojik tahkimat yapanların) havsalalarının alamayacağı, almak da istemediği bileşimci yaklaşımların güzel örneklerini, belli bir edinimle yetinmeyip sürekli yeni arayışlara yönelen bir sanatçının çabalarını anlaması mümkün değildir. Türkiye'nin müzik dünyası, özellikle eğitim kurumları, maalesef hâlâ katı bir geçirmezlikle, kendilerinden farklı olan her müzik geleneğine, üslûbuna, yöntemine iktidar zırhlarını sağlam tutma güdüsüyle şiddetle karşı çıkan vasat kişiliklerle doludur. Bu ana akım müzik ortamının dışında kalan az sayıda sorgulayıcı, komplekssiz, yeniliklere açık ve en önemlisi, çoğunlukla birbirine hasım müzik geleneklerinin kutuplaşmasına karşı çıkan, tersine bunları bileştiren sanatçıların sayısı epeyce azdır; Hakan Şensoy, makam müziği ile Batı müziği gelenek ve sistemlerinin hem eğitimini hem kültürünü edinebilme şansına sahip olmuş bir müzik insanıdır. O nedenle olsa gerek, Şensoy sanat yaşamı boyunca farklı bileşimlere yönelik müzikal çalışmalara imza atmıştır.

27 Mayıs'ta da benzer bir tavrı sürdürdüğünü gördüğümüz Hakan Şensoy, konser için dört Türk bestecisinin dört az bilinen, az çalınan eserini seçmiş. Konser öncesinde fuayede müzikolog Ersin Antep ile şef Hakan Şensoy'un söyleşisi de, bu eserler ve genel anlamda Türkiye'deki müzikal bölünmüşlüğün anlamsızlığı üzerine nitelikli bir düşünümdü. Söyleşinin varlığı, alt katta konserin saatini bekleyen dinleyicilere de duyurulabilseydi, birkaç meraklı ve bizatihi orkestra üyelerinden başkalarının da bu verimli düşünsel alış-verişten yararlanması sağlanabilirdi.

AREL'İN DÜĞÜN EVİ..

Konserin ilk eseri, özellikle makam müziği çevrelerinde ya sorgulamadan ve kötü bir yorumla göklere çıkarılan, ya bilgisizce yerin dibine sokulmaya çalışılan, müzikolog, müzik kuramcısı ve bestekâr Hüseyin Sadettin Arel'in Düğün Evi başlıklı parçasıydı. Makam müziğine yeni yönler tayin edilmeye, modern anlayışla yenilikler getirilmeye çalışıldığı bir dönemin ruhunu taşıyan eser, özgün halinde tek sesliydi. Düğün Evi'ni orkestra için çok sesli bir yapıya kavuşturan, ilk keman çalmaya başladığı yıllarda hocası Ayhan Turan'ın gösterdiği notayı mutlaka düzenleme isteğini duymuş olan Hakan Şensoy'du. Şensoy, Arel'in ruhunu iyi yakalamış ve onu dinlemeyi başarmış bir sanatçı: Düğün Evi'nin düzenlemesi ciddi kontrpuan örgüleri içeriyor. Eser, yüzyıl öncesinden, bugünün 'Batı', 'Türk', 'Halk' müziği bölünmelerinin saçmalığı ve anlamsızlığını çoktan müdrik bir bilgelikle hepsini (üstelik tek sesli haliyle bile) bileşimci bir anlayışla kucaklıyor. Hakan Şensoy ise bu çoğulcu anlayışı iyi özümsemiş olarak başarılı bir orkestra dokusu ortaya koymayı başarmış. Arel, Ali Rifat Çağatay, Rauf Yekta gibi tipik bir on dokuzuncu yüzyıl aydınıydı. Günümüzün yüzeysel aydın tipiyle kâbil-i kıyas olmayan bu şahsiyetler, derin bir bilgi birikimi, çoklu bir kültür anlayışı ve modern bir yenilikçiliği yalnızca bir teknik yaklaşım değil, bir yaşam felsefesi olarak benimsemiş insanlardı. Ayrıca abartılı ve tepkisel olmayan bir yurtseverliğe de sahiptiler.

Düğün Evi, bütün müzik geleneklerinin çekirdeğini barındırması açısından güçlü bir eser olarak nitelenebilir. Konser öncesi söyleşide Şensoy'un altını çizdiği gibi, Arel, biraz daha icraya hâkim bir sanatçı olsaydı, bugün makam müziği çok başka bir yerde olabilirdi. Ancak Arel'in kuramcı tavrıyla yaptığı yenilikleri layıkıyla anlamak bile, bugünün makam müziğine önemli ivme verebilir; bunu en çok idrak etmesi gerekenler Arel'e karşı Arelcilik yapanlar olmalıdır.

REY VE TURA'NIN ÖZENLİ ÇABALARI

Konserin ikinci eseri, Cemal Reşit Rey'in, uzun yıllar adı bilinen ancak kimsenin dinleme olanağını bulamadığı Ondes Martenot ve Yaylılar için Poem başlıklı eseriydi. Besteci ve müzikolog Yalçın Tura'nın özenli çabalarıyla ortaya çıkarılan eser, bestelenişinden (1934) ancak 70 yıl sonra yine Hakan Şensoy'un çabalarıyla icra edilmişti. Bu konserde ikinci kez ve yine Şensoy tarafından yönetildi. Aradan geçen on iki yılda eser başka kimsenin ilgisini çekmemiş görünüyor.

Ondes Martenot (Martenot Dalgaları) 1928 yılında Maurice Martenot tarafından icat edilen teremin benzeri, elektrik enerjisinden ses bileştirme anlayışına dayalı bir çalgıydı. O yıllar, deneysel çalışmaların müzikte büyük heyecanlar yarattığı bir dönemdir. Rey, bileşimci (hem Osmanlı hem Cumhuriyet Türkiye'sini özümsemiş, hem sanatsal hem popüler biçimleri bileştirmiş, İstanbul'un çoğulluğunu müziğinin ruhuna nakşetmiş) bir besteci olarak, bu deneysel çalgının icadının yalnızca altı yıl sonra, bu ilginç eseri ortaya koymuştur. Sahici sanatsal becerinin, göze sokmadan, zengin bir şekilde stilize etme ustalığı anlamına geldiğini bu eserle anlıyoruz. Ruhunda tasavvufi bir havayı taşıyan eser, bu özelliğini hiç bağırmadan, çağdaş teknik ve üslûplara yakın durarak, bununla birlikte fevkalâde yerli kalarak ifade etmeyi başaran, hayranlık uyandırıcı bir kompozisyon olarak dinleyicinin aklını ve gönlünü ele geçiriyor.

Mİ'DEN DÖRT BÖLÜM

Üçüncü eser, Turgay Erdener'in Mi'den Dört Bölüm başlıklı orkestra parçasıydı. Birinci bölümü bir, ikinci bölümü iki, üçüncü bölümü üç, dördüncü bölümü ise dört dakika süren ilginç bir çalışma olan Mi'den Dört Bölüm, esasen Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Orkestrası için yazılmış, ritmik dokusu kadar duygu yükü de iyi tartılıp iyi ifade edilmiş nitelikli bir eser. Zaten Turgay Erdener, tevazu ile özgünlüğü iyi dengeleyen, her durumda sağlam kurulmuş bir orkestra dokusuyla, önyargısız dinleyiciyi kolayca ele geçirmeyi iyi bilen değerli bir ustadır. Türk bestecileri içinde ayrıcalıklı bir yeri olan Erdener, varlığıyla az sayıda umut kaynağımızdan biri olmayı sürdürüyor.

SİNFONİETTA NİYE AZ ÇALINIR?

Konserin son eseri ise Ulvi Cemal Erkin'in Sinfonietta'sıydı. Konserin diğer parçalarına oranla daha fazla bilinen, ancak yine de Erkin'in diğer eserlerinin yanında daha az çalınan bir eser olan Sinfonietta'nın, belki bu göreli az rağbet görmesi, yine müzik gelenekleri arasında bir bileşim yapmaya çalışmasından kaynaklanmış olabilir. Zira Sinfonietta, birinci bölümü çağdaş müziğin, ikincisi makam müziğinin, üçüncüsü ise halk müziğinin esinlerini taşıyan bir eserdir. Bu özelliği, müzik geleneklerinin husumetinden iktidar devşirenler nezdinde pek haz edilmeyen bir bileşimcilik anlamına gelir. Erkin'i 'modernist' veya 'folklorik malzeme işleyicisi' rafına kaldırmak için fazla kafa karıştırıcı bir yapı!

Orkestranın özgün tınısı ve başarılı eşzamanlılığı özel bir takdir hak ediyor. Konserin bunca yüksek niteliğini besleyen en önemli unsurlardan biri Hakan Şensoy'un dengeli yönetimi ise, bir diğeri Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası'nın her bir üyesinin sebatkâr çabasıdır. Buna mukabil, salonunun çeşitli yerlerine küçük öbekler olarak dağılmış az sayıda dinleyicinin nitelikli meraklarının dışında kalan, kültürtüketiri 'festival dinleyicisi'nin, Türk bestecilerine her zaman olduğu gibi mesafeli duran burnu büyüklüğü, bu içeriği nadir bulunan konserin sessizce geçmesine yol açtı. Kültür ortamının fevkalâde hızlı bir şekilde çürüdüğü bir dönemde, dar kafalı muhafazakârlığın körüklediği yüzeyselleşmenin değirmenine ters yönden su taşımak, piyasanın değerlerine göre şekillenmiş sanat anlayışını yüceltmek, yalnızca cılız bir yaprak gibi hayata tutunmaya çalışan nitelikli müzik dünyasına vurulmuş bir darbe daha olur. Türkiye'de kendini aydın sınıfına dâhil edenlerin önemli bir hasleti, sürekli husumet klikleri yaratmak ve böylece bindiği dalı kesmektir. Hakan Şensoy gibi sanatçıların çabaları, bu diğer çağdaş görünümlü bağnazlığın üstesinden gelinmesi için ciddiye alınması gereken bir mücadele alanını oluşturuyor. Aksi takdirde 'Mars olmak' kaçınılmaz görünüyor: Hayatın kaynaklarını uzaya kaptırıp görkemli ama kızıl ölü bir çöl olmak.

Bu yazı 4769 defa okunmuştur .

Son Yazılar