Volksoper’da Violetta’nın bilinçaltına yolculuk
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

Volksoper’da Violetta’nın bilinçaltına yolculuk

10 Şubat 2016 - 13:37 - Güncelleme: 10 Şubat 2016 - 17:29

 

 

Gerçeklik bir hatırlamadan ibarettir: Volksoper’da Violetta’nın bilinçaltına yolculuk

Aşk, doğasında imkânsızdır. ‘Mümkün’ olsaydı, üzerine bunca destan, efsane, mitos, şiir, roman, drama, müzik yazılmazdı. İnsanın en trajik hakikâti ölümlü olması değil; ölümlü olduğunu fark etmesidir. Bu bilinci edindiğinden beri, insan türü umutsuzca ölümsüzlüğü aramıştır. Biyolojik ölümsüzlüğe ulaşmak, en azından şimdilik, erişilmesi mümkün olmayan bir hedef olarak görünüyor. O nedenle yeryüzünde bir ‘eser’ bırakmak insanın trajik yeryüzü serüveninin en temel güdüleyicisi olmuştur.

Kimileri sanat, bilim, bilgi bıraktılar; insanlığı yücelttiler. Kimileri savaş ve şiddet büyüttüler. İnsanın iki temel güdüsünden biri yaşamaya (Eros) diğeri ölmeye (Thanatos) yöneliktir. Yapıcı aklın gelişmesine katkıda bulunup sanatın, bilimin yolunu açanlar birincinin; yıkımı, zulmü, şiddeti benimseyenler ikincinin izinden gidenlerdir. Aşk, Eros’un ivmelendirdiği en ‘temel içgüdü’ (üreme arzusu) olmasına karşın, bunca şiddet-merkezli bir dünyada, biz onu daha ziyade Thanatos’un dilinden okuyoruz. O nedenle “aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk”! Ünlü filmde ‘temel içgüdü’nün hangisi olduğu sorusuyla baş başa kalan seyircinin çözülmez çelişkisi de, önemli ölçüde bu cinselliği bir mülkiyet ilişkisi olarak kurumsallaştırmış ideolojiden kaynaklanır. Oysa aşkın sebeb-i vücûdu, üreme gibi bir biyolojik zorunluluğu, insana özgü estetikleştirme becerisiyle yüceltmektir; içinde münhasıran ‘yaşam verme’ arzusu ve ona bağlı eylemlilik iradesini barındırır.

Aşkın şiddet çerçevesinden anlamlandırılması, ataerkil, heteronormatif ve mülkiyetin merkeze alındığı bir toplumsal yapı içinde ortaya çıkmıştır. Doğal olanla özdeşleştirilecek kadar eski zamanlara kök salan cinsiyet ayrışımı ve onun etrafında kurulan hükmetme ilişkileri, yaşamsever bir aşk anlayışını da engellemiştir. Var oluş amacı kalıcı eser biriktirip insanlığı yüceltmek olan yapıcı sanat etkinliği bile, bu ikircikli aşk kavramından kaçınamaz; hâttâ ondan beslenir. O yüzden edebiyat tarihi, müzik dağarı, dramanın bütün üslûp tayfı hep tutkusal aşkla ölümü iç içe betimlemiştir. Tutkunun (şehvetin gemlenmeden belli bir arzu nesnesine yöneltilmiş hali) önünde sonunda ölüme ulaşan estetik güzergâhı, bize (1) aşkın Thanatos merceğinden bir algılanışını sunarak mevcut ideolojik çerçevenin süregitmesi gerektiğine dair bir işaret sunar; (2) Eros’un ahlâki bir çöküş olduğuna dair kanıt sunar; gözümüzü korkutur. Tutkunun arzusuna kendini bırakmak cezasız kalmaz.

Burjuvazinin kendi etos’unu seyrettiği estetik mecrâların en görkemlisi olan opera, aşkın Thanatos çerçevesinin en muhteşem yorumlarıyla doludur. ‘Düşük ahlâklı’ kadınların (edebi anlatıda düşük ahlâklı olan genellikle kadınlardır) ‘hak edilmiş’ sonlarını en duygulara hitap eden şekilde işleyen opera örnekleri, türün şaheser camlı vitrininde saklanırlar.

 

Sayısız benzer örnek arasında Giuseppe Verdi’nin La Traviata’sını anmamak olmaz. Sözcük anlamı ‘hoppa kadın’ (ataerkil ideoloji, sözcüğü yalnızca ‘hoppa’ olarak yazsaydık dahî onun kadın olduğunu imâ edecek kadar güçlüdür!) olan ünlü eser, Paris sosyetesinin ‘hafif kadın’larından birinin, bir burjuva ailesinin oğluna âşık olmasının öyküsünü anlatır. İlk kez sahnelendiği 1853 yılından beri sayısız yorumu sayısız kez oynanan La Traviata’yı bir kez daha seyretmek amacıyla 3 Şubat 2016 akşamı Viyana’daki Volksoper’a gittik. Şehir merkezindeki görkemli Staatsoper (devlet operası) ile yan yana konduğunda, hakikaten fakir-fukaraya hitap eder görünen Volksoper’i (halk operası) Türkiye’deki herhangi bir (opera evi diyemeyeceğiz; çünkü yok) konser salonuyla karşılaştırma girişimine yeltenmiyoruz bile. Temiz bir yorum, düzgün bir entonasyonla varlığını sahnedeki oyununun unsurlarınınkilerin önüne geçirmeyen başarılı bir orkestra icrasıyla karşılaştık. Bu yorumda, bageti dengeli bir şekilde kullanan genç orkestra şefi Leo McFall’ın payı büyük olmakla birlikte, uyumlu, disiplinli, geleneği olan bir orkestranın kültürel dokusunun önemi de takdir edilmelidir.

Violetta Valéry’yi canlandıran Kristiane Kaiser, şıkırtılı bir koloraturaya oranla daha dingin, handiyse buzul ışıltılı denilebilecek ses rengine sahip bir lirik soprano; bununla birlikte, sahneye Violetta’nın çelişkilerini yansıtmak için çok daha uygun bir tını getiriyor. Alfred rolünde ise tenor Szabolcs Brickner, dikkate değer bir performans sergiliyor; hanım evlâdı burjuva erkeğinin (ya da sadece erkeğin) ikircikli ruh hâlini, aşk karşısında cesaret eksikliğiyle mâlul sahte kahramanlıklarını başarıyla vurguluyor. Müzikal niteliğin ayrıntısına girmekten ziyade, sahnelemenin özgünlüğüne değinmek daha doğru olacaktır. Zira yönetmen Hans Gratzer, La Traviata gibi iddialı bir eseri minimalist bir yorumla sahneye koyarak, yaş ortalaması yüksek seyirci profilinin klasik beklentilerine yumuşak bir şekilde sırt çevirerek dikkâte değer oranda risk almış görünüyor.

Psikanalizin babası Sigmund Freud’un, Berggasse’deki aynı zamanda muayenehanesi olan evi, Volksoper’a birkaç sokak uzaklıkta duruyorken, yönetmen Gratzer, üstâdın insan ruhuna bakışının esaslarını, yorumuna zarif bir şekilde yansıtmış. İki tip (siyah ve sabit; beyaz ve akışkan) perde kullanarak düzlem farklılıkları yaratmayı başarmış. Sahnenin sağ ön köşesinde sabit duran Violetta’nın bitiştirilmiş koltuk ve puftan oluşmuş (hoppa kadının toplum sahnesindeki eğretiliği?) hasta yatağı, sahnedeki tek sahici unsur olarak kendini belli ediyor. Bu vurguda yumuşak geçişli ancak işlevsel olarak yoğunlaştırılmış bir ışık kullanımının da katkısı var. Bu eğretiliğe karşın, seyirciyle gerçek anlamda doğrudan ilişki kurabilen tek sahne unsurunun da Violetta ve yatağı olduğunu belirtmeliyiz; hoppa kadının, ahlâki toplum sınırlarının kenarına layık görülen konumu (kadınlığı) ve işlevi (yatak), paradoksal bir şekilde onun en önemli sahicilik kaynağını oluşturur. Violetta, onu kendi içindeki toplumun (süper-ego/üst-ben) onu görmek istediği şekilde resmedilmiştir: Üzerine bazen farklı giysiler geçirse de, onu oyunun tamamında beyaz saten bir gecelikle ve çoğu zaman çıplak ayakla görürüz.

Oyunun başında ortasında ve sonunda üç kez sahneye çıkan küçük kız (Violetta’nın çocukluğu, mâsumiyeti, pişmanlıkları, sevilme arzusu), en simgesel anlatım araçlarından birini oluşturuyor. Kız çocuğu elindeki büyük beyaz balonu Violetta’ya doğru uzatır; Violetta ona doğru uzanır; ancak tutamaz; kız uzaklaşır. Bu sahne son kez tekrarlandığında oyunun da sonudur; Violetta ölür; kız ölür; beyaz balon uçup gider. Hoppa kadın gönül eğlendirmek içindir; aşkı hak etmez! Pekiyi ama kim hak eder? Hak ettiği düşünülenler, bunca güç ilişkisi ve şiddet içinde aşkı ne kadar yaşayabilirler? Thanatos’un gölgesi her sevgi yönelimini zehirler. O yüzden, hayatında ilk defa, boynuna fazla gelen kravatı takıp mahkemede ‘iyi hal’den ‘yırtmaya’ çalışan erkek katil, “seviyordum; o yüzden öldürdüm” deme hakkını ve cesaretini bulur; beteri, bu grotesk komedya karakteri, ‘millet adına’ hüküm veren makam nezdinde ‘hoş’ görülür. Freud, psikhi’ye (ψυχή) iki zıt eğilim olan Eros ve Thanatos’un hükmettiğini ortaya koymuştu; aşk, üreme isteğinin denetimden çıkmış hali olduğu zaman, kadına kesilen bir Thanatos faturası daima olmuştur. Violetta’nın bilinçaltı, bu evrensel gerçekliği gözler önüne seriyor.

Volksoper yorumundaki La Traviata için, bir anlamda Violetta'nın bilinçaltına inişin sade ve simgesel bir ifadesi denilebilir. Operanın görkem sanatı olma özelliğine karşın, bu yorumda renkli, parıltılı, gösterişli her unsurdan uzak durulmuş; siyah-beyaz egemenliğindeki sahne, kostüm ve dekora çok az istisna getirilmiş. Üçüncü perdenin başındaki maskeli baloda Çingene kadınların fırfırlı elbiseleri ve saç bantları (birkaç küçük farklı renk katkısını barındırarak), baştan aşağı kırmızı bir parıltıyla, gözleri siyah-beyaz matlığına alışmış seyirciye şaşırtıcı bir etki yapıyor. Aşkın, özgürlüğün, arzunun ve düzenin bekçileri tarafından evcilleştirilmeye çalışılan her şeyin simgesi olan bu renk patlaması, gizli bir şehvetle açığa çıkıyor. Edebiyatta hep 'hafif kadın, iffetsiz kadın' imgesiyle somutlaştırılan (Lady Chatterley, Anna Karenina, Carmen, Bihter...) arzunun özgür ifadesi, aşkı Thanatos cinsinden tanımlayan ataerkil ahlâkçılığın korkulu rüyası olmaya devam ediyor; bedelini çoğu zaman ağır bir şekilde ödeyerek elbette. Bununla birlikte, özgür arzunun (libido) bayrağı olan kırmızının, kanın da rengi olduğunu hatırlamak gerekiyor. Hâttâ arzuyla özdeşleşen kırmızının da kandan kaynaklandığını belirtmek yanlış olmaz; ancak Eros'un hükmündeki aşkta damarda akan, en baskılanan yerleri (beyin başta olmak üzere) istilâcı bir şekilde ısıtan kan, Thantos'un aşk çarpıtmasında kesik damardan akıp giden kana dönüşür. Violetta, toplum denilen eşitsizlikler yumağını, benliğini boğan bir üst-ben gibi içselleştirmiştir; o nedenle Alfred'nin babası, onunla oğlunu rahat bırakması için konuşmaya geldiğinde, acı içinde kıvranarak durumu kabullenir. Yönetmen Gratzer, kırmızıyı iki yerde daha kullanmış: Toreadorlar'ın çoraplarında ve boğa-adamların eldivenlerinde: Eril iktidarın dayanağı ve onun nesnesinin kaderi kanla boyanmıştır. Nitekim koro beyaz tülün ardında toplanıp baloyu sona erdirirken, bir boğa başı sopanın ucunda görünür. Sistemin süregitmesi için hep bir kurbana gereksinim duyulur. Violetta da, cinsel ve düşünsel özgürlüğünün, kadın bilincinin, özne halinin bedelini kurban olarak ödeyecektir; kılıçla kanı dökülen boğa gibi değil de, dönemin estetik kaygılarıyla daha uyumlu şekilde veremden ölerek.

Sigmund Freud, kadın cinselliğine ikircikli bir ışık tutmuştur: Bir yandan kadının cinselliğine değinerek onu tabu olmaktan çıkarmış, böylece kadının, itilmiş olduğu toplumsal tâbiyetten çıkmasına kuramsal olarak destek olmuş; ancak diğer yandan, kadını penis eksikliğiyle mâlul, bu yapısal boşluğun yarattığı sıkıntıları, hele bir de yoğun bir romantik-Viktoryen baskı altında eziliyorsa, ‘histeri’ krizleriyle ifade eden bir ‘arızalı’ insan olarak tasavvur etmişti.

Çağdaş psikoloji, artık böyle bir yarı-metafizik kısmen ideolojik kavrama itibar etmiyor. Psikanaliz yaklaşımı, kadına yönelik bu ikircikli tavrın üzerine inşa edilmiş görünüyor. Ancak, 20. Yüzyıl dönümünde, psikanaliz, kurucu babaların fazla erkek bakış açısını dönüştüren kadın dokunuşlarıyla zenginleşmiştir. Freud ve Jung gibi büyük figürlerin göz ardı ettiği çocuğun psişik dünyasına, cinsel özne olarak kadının karanlık kıtasına, başta üstâdın kendi kızı Anna Freud olmak üzere, Lou Andreas-Salomé gibi bir dizi kadın psikanalist girmede öncü olmuşlardır. Hâttå özellikle Anna Freud’un, yine düşünürün terimiyle, ‘babayı öldürme’yi başaran bir psikanalist olduğu belirtilmelidir; kadının cinsel özneliğini kuramsallaştırarak, özgürleşebilmesinin bilimsel yollarını açmıştır. Zaten psikanalizin doğduğu dönem, kadınların emek sürecine ve hak mücadelesine girdiği bir tarihsel dönemeçti; kadının durdurulamaz özgürleşimi, büyük ölçüde o dönemde ivme almıştır. Violetta, kadın özgürleşiminin ancak hoppalıkla, hafiflikle, nihayet iffetsizlikle mümkün olabildiği bir dönemin trajik kahramanıdır; Dr. Freud’un divanına uzansaydı, muhtemelen Thanatos’un kalın kırmızı çizgilerle çerçevelediği ‘aşk’ın kurban-nesnesi değil, Eros’un özgür öznesi olmak istediğini haykırırdı. Bugün hâlâ kadınlar, bu basit eşitlik talebini haykırıyorlar. Onlar özgürleştikçe, çaresizlikten daha karikatürleşen bir erkek şiddeti büyüyor. Kadın özgürleşimi ve cinsiyetin bir hükmetme aracı olmaktan çıkması uzun bir mücadeledir; zira dayandığı ayrım, toplumsalla doğalın ayırt edilmezcesine iç içe girmiş olduğu derin bir geçmişe uzanır.

 

Sahneye koyma, dramaturji, felsefi bakış açılarından bâriz bir şekilde ‘Violetta’dan yana’ bir temsil seyretmenin hazzıyla Volksoper’ın sâde görkemini terk ediyoruz. Aslında tüm anlatıyı Violetta’nın tek bir hatırlama ânına indirgemiş dengeli bu reji özel bir saygıyı hak ediyor. La Traviata’nın bu simgesel büyülü ortamından gönülsüzce de olsa ayrılıyoruz. Volksoper’ın yakınındaki tarihi Café Weimar’da bir Maria-Theresia kahvesi yudumlarken birkaç masa ileride fısıltıya yakın bir tonda ciddi konuları çok yumuşak bir şekilde konuşan bir çift gözümüze çarpıyor. Yaşı yetmişe yakın şık takım elbiseli, biraz çatık kaşlı ancak çok kibar, beyaz sakallı bir beyefendi ile soğuk Şubat gecesi için yadırgatıcı derecede dekolte koyu yeşil bir gece elbisesi giymiş genç hanımefendi söyleşiyorlar. Yaşlı adam bir an sesini biraz yükseltip “ama Fräulein Valéry” diyecek oluyor; “ah Herr Doktor!” diyor genç hanım; “bilseniz Dünya ne kadar değişti. Kadınları şimdi artık hiçbir şey durduramaz!” Sonra ona zarif bir mendil veriyor. Kırmızı…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklam
Bu yazı 2022 defa okunmuştur .

Son Yazılar