Adı Bilinmeyen Sanat Tutkunlarına Saygı ile
Reklam
  • Reklam
HASAN PEKMEZCİ

HASAN PEKMEZCİ

Çerçeve

Adı Bilinmeyen Sanat Tutkunlarına Saygı ile

04 Ağustos 2018 - 16:05


CEZMİ AYDINOĞLU'NUN ANISINA (1920-1977)

Başka alanlar ne durumdadır; iç işleri, kendi aralarındaki değerlendirme yöntemleri, birbirlerine bakış açıları nedir,  bilemem ama en azından kendi alanımızı yarım yüzyıldır içinde yaşayarak gördüğüm, görebildiğim, tanığı olduğum kadarıyla sorgulayabilme olanağına sahibim. Kuşkusuz çok sübjektif bir alandır sanat alanı. Değerlendirme ölçütleri sınır tanımayacak kadar. Bunca değişkenlik içinde elbette değişmemesi gereken temel ilkeler var, inancında olanlardanım.
Nedir bu ilkeler ve kime göre denebilir?
Bu ilkelerin başında insan öğesine saygı var öncelikle. Bir insanoğlunun eğitimi, kültürü, toplumsal statüsü, cinsiyeti, yaşı ne olursa olsun; duygu ve düşüncelerini sanat yoluyla ifadesi öncelikle saygı duyulması gereken bir ilkedir.
Bir insanın, böyle bir çaba için yaşamının bir dilimini, emeğini, maddi-manevi olanaklarını ortaya koyması, onun yaptıklarının sanatsal-niteliksel değerlendirmesinden önce gelir. ''İyi ressam-kötü ressam; iyi eser, kötü eser; başarılı-başarısız sanat eseri kavramı çok daha sonraları devreye girmesi gereken ölçütlerdir. Sanat eyleminin  olabildiğince   çok insanın ilgi alanına girmesi iyilerin, en iyilerin çıkabilmesi için gerekli iklimin oluşmasına katkı sağlar. Yüz binlerce  ilgilisinin bulunduğu bir sanat atmosferi içinden çok başarılı sanatçıların çıkma olasılığı yükselecektir. Çok sınırlı sayıdan, çok başarılı sanat insanlarının çıkmasının beklenmesi bizdeki elitist anlayışı doğurmaktan öte gidemez.   
Sanat alanında hem sanat insanlarını, hem de sanat hareketliliğini değerlendirenlerin birikimi,  kültürü, toleransı, zamana göre değişen, insanların yaşama bakışı doğrultusunda anlam kazanan değerlendirmelerdir. Bu konuda özellikle teorik alandan gelenlerle, sanatı uygulama ve eğitim yönüyle yaşayanların farklı yaklaşımlar gösterdiği bilinir. Kuramsal açıdan, kitabi, derleme-toplama ve devşirme bilgi ile yapılan değerlendirmeler, sınıflamalar, tasnifler  genellikle tolerans payı bırakmazlar. Kuralcı ve kalıpçı bir eleştirel tavır gösterirler. Çoğu zaman da sadece kendi doğrullarını kesin doğrular sayan, onun dışındakileri hesaba kitaba katmayan bir anlayış. Hele hele gittikçe global kültür tutkusuyla belli eğilimleri baş tacı sayan; bu tavırlar içinde çalma-çırpma-aşırma konularını görmezden gelen bir  elitist tutum.
Sanatı eylem olarak yaşamlarının vaz geçilmezleri sayarak, sanatın içinden gelenler bu konuda daha tolerans gösterme eğilimindedirler. Çünkü bir sanat eyleminin istediği çabayı, mücadeleyi ve özveriyi, doğum saancılarını en iyi onlar anlarlar. Sanat eyleminin, özellikle sanatın para etmediği, salt sevgi ile yapıldığı dönemleri bilenler hangi zorlukların yaşandığını ve hangi koşullarda eser meydana getirme, sergileme ve topluma sunma çabası harcandığını özdeşleşme ile daha iyi değerlendirirler. Bu aşamalar kolay unutulacak, küçümsenecek serüvenler  değildir. Belli yaşlarda olan sanat insanlarının pek çoğu bunlarla ilgili çeşitli anılara sahiptir.


Yıllar önce bir bankanın sanat danışmanlığı görevini üstlendiğimde alanımla ilgili zengin bir birikimin içinde farklı duyumsamalar yaşamaya başlamıştım. 1860'lardan günümüze Türk sanat serüveninden bir kesit içinde sık sık orijinal eserlerle yüz yüze gelmenin hazzını yaşayarak.
Bu 2000 eserlik koleksiyonla karşılaşıncaya kadar adlarını çok iyi bildiklerim, iyi bildiklerim, az bildiklerim vardı ama en ilginci hiç bilmediklerimdi.  İyi bildiklerimi zaten sanatla uğraşan herkes biliyordu. Ama benim açımdan önemli olan hiç bilmediklerimdi.  Bu nedenle de niye bilinmezler hanesinde kaldıklarına üzüldüklerim ve bunu sorgulama gereği duyduğum: Orhan Akçam, Kemal Öğütücü, Cezmi Aydınoğlu,  Arifi, Necati Öncü ve niceleri gibi.


Bu yazımda işte bu hiç bilmediklerim içinden birinden ve bu zamana kadar sanat çevresinden pek çok insanın da bilmediğini sandığım bir ressamımızdan söz edeceğim.
İlgilendiğim koleksiyonda 246  eseri bulunan bir ressam Cezmi Aydınoğlu.  Bütün bilgimiz  bu kadardı başlangıçta. Envanterde ve araştırdığımız bütün kaynaklarda tek sözcük yoktu, yaşamı ile ilgili. Bu araştırmalarımız sırasında internet ortamında araştırmalarımızda  bir komşusunun ''Strazburg Caddesinde evimizin üst katında ressam Cezmi Aydınoğlu oturuyordu'' cümlesinden  yola çıkarak çok içten bir insan olan oğlu Ahmet Aydınoğlu ile bağ kurdum.
Bundan sonrakiler oğlu  Aydınoğlu'nun verdiği, birinci elden sayılan bilgiler. Cezmi Aydınoğlu'nun eserlerine değinmeden önce yaşamına dair bilgiler verelim, bana göre enteresan olan; farklı bir alanın ve sanat eğitimi almamış insanın sanata bu kadar emek ve zaman ayırabilmesi ve ayrıca bu denli başarılı olabilmesi.


*1920 yılında Ordu/Fatsa'da doğdu Aydınoğlu. Öğrenimini burada tamamladı. İş hayatına Zonguldak'ta memur olarak başladı; TKİ'de.  Bir süre Çanakkale'de görevden sonra Ankara Adliyesi'nde çalışırken tamamen amatör bir tutku  ile resme yöneldi. Bu ülkenin taşını toprağını betimleme çabasıyla.
1970'ten sonra Erdemir'de Güvenlik Amiri görevinde bulundu. Bu görevlerde iken resim çalışmalarını  aralıksız sürdürdü, sergilerde resimleri sergilendi. Dış İşleri ve Halkbank tarafından eserleri satın alındı.
Bu tutku 1977'de Kırıkkale yolunda geçirdiği bir trafik kazasında son bulurken geride pek çok eser bıraktı, insanı şaşırtacak sayıda.

Anadolu'nun her köşesi sanatçılar için ilham kaynağı olmuş, her sanatçı az ya da çok bu toprakları betimleme çabasına girişmiştir; yüzelli yılı aşkın sanat serüveninde bu ülkenin. Kuşkusuz bunlar adlı-adsız sanat kahramanlarımızdır. Anadolu'nun her yerini tutkuyla ve başarı ile  betimleyen, salt doğa resmine kendini veren ressamlarımızdan biridir Aydınoğlu.
Resim eğitimi almadan, kendi kendini yetiştiren, sağlam bir gözlem, ışık, renk, kurgu, ve ayıklanmış  kompozisyonlarıyla tutarlı bir peyzaj anlayışı.  Yüksek bir algı birikimi ile objektif gözlemi onun kim bilir ne derecede odaklandığının göstergesi. Özentiye, yapaylığa, afakiliğe, ukalalığa kaçmadan; her konuyu ustalıkla ifade edebilen ve  bu yönü  ile de kimlik yaratabilen bir yetenek. Halkbank koleksiyonundaki 246 resmi Anadolu'nun görsel belleği, başlı başına bir Anadolu doğasının öyküsü.
Onun betimlediği her bölgemiz, kentimiz, beldemiz, tarlalarımız, denizlerimiz, koylarımız 1960'ların, 1970'lerin doğallığının, bozulmamışlığının birer belgesi. İstanbul Boğazı resimleri  bugün ''Ey İstanbul, seni seviyorum, sana tutkunum'' diye bağrına bastıklarının ihanetinin boyutlarını göstermesi bakımından görsel  bir albüm. Bu resimler bir araya getirilerek başarılı bir İstanbul kitabı yapılabilir geçmişten günümüze nasıl gelindiğinin, getirildiğinin sorgulanması için. Pek çok resminin üzerinde imzası ile birlikte betimlenen yer adı ve tarihinin yazılması da zaman denen değirmene karşı bir duruş anlamı taşır bana göre. İzleyene bulmaca çözümü yaşatmaz.  Resimler bakanlar alttaki tarihle birlikte ''Ey İstanbul Boğazı ne güzellikler içindeymişsin, bir zamanlar, biz sana ihanet etmişiz'' demekten geri kalmaz ve o günleri yaşamışsa belleğinde ne anılar depreşiverir.  ''Ey Bafra, Ey Fatsa, Ey Samsun, Ey Ayaş'ı Ankara'nın bir zamanlarıyla''...
Bizde elitist bir değerlendirme eğilimi yaygın. ''Bunlar kasap resimleri'' ya da ''amatör işi şeyler''. Burun kıvırma ve seçkinci bir tavır.
Ben böyle düşünmeyenlerdenim. Bir doğu toplumunda, sanat geleneği topu topu 150 yıllık bir ülkede, ''sanatı baştacı sayan Cumhuriyetin getirilerinden olarak'' resim yapabilen herkese isterse kasap resimleri yapsın,  saygı duyuyorum. Ekmeğinden, aşından kesip, onunla resim malzemesi alabilmek, yan gelip yatmak varken doğaya çıkıp resim yapabilmek özveri demektir. Hele hele 1950'lerde, 60’larda, 70'lerde resmin para etmediği, resmin  satış kaygısıyla yapılmadığı, daha çok aşkla, şevkle ve  sadece birkaç ''Aferin'' için sergi açıldığı dönemlerde resim yapanlardan biri olarak daha içten, daha empati içinde bakıyorum konuya. İçtenlikle yapılan bir kasap resmi ondan, bundan çalma, çırpma bir çağdaş resimden daha doğal benim için. Naiflerin doğallığı bu içtenliklerinden değil mi?
Cezmi Aydınoğlu fotografik bir gözlem ve algılama gücüne sahip. Bunu yer yer empresyonist bir duyarlıkla ifade edebilmiş. Bana göre bu tür belgeci yaklaşımlara da çok ihtiyaç var. Keşke her ilde, her bölgede böylesi duyarlı insanlar çıkıp kentlerini, insanlarını, kent yaşamını, bölgenin her gün yok edilen doğasını ressam gözü ile betimlese. Bunlar kentsel ve bölgesel görsel bellek olarak kayıtlanmış olur.
 
Bu nedenle 1960'ların, 1970'lerin görsel belleklerini oluşturduğu için Cezmi Aydınoğlu gibi tutkunlara, geride bıraktıkları eserleri ile anılanlara daha çok saygı duyuyorum. Böylesi değerlerimizin unutulmaması, unutturulmaması gerektiğini düşünüyorum.

Prof. Hasan Pekmezci
 4 Ağustos 2018

Reklam
Bu yazı 3145 defa okunmuştur .

Son Yazılar