Korona Günlerinde Aşk
Reklam
  • Reklam
MONAD BALKAN

MONAD BALKAN

İzlenimler

Korona Günlerinde Aşk

18 Mayıs 2020 - 12:05 - Güncelleme: 18 Mayıs 2020 - 12:23

‘Korona Günleri’ bilerek veya bilmeyerek bir ağıza dolanmışlık oldu. Tabii bu Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk’ adlı romanına bir gönderme. Romanı okuyanın da okumayanının da ağzında geziyor bir bilgiçlik havasında. Bir ara Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’sında olduğu gibi. Entelektüel olmanın sübliminal mesajı.

Romanın bir de filmi çekildi, iki kez seyretmişliğim var. Çok etkileyiciydi. Mükemmel reji, mükemmel artistler (Yönetmen: Mike Newell; oyuncular: Javier Bardem, Unax Ugalde).

Roman, erkek kahramanın kaybedilmiş aşkının hayat boyu idefiks (Sabit fikir, saplantı, takıntı) halinde peşinde koşuşunu anlatıyor. Tabii bu hayat akışının içerisinde kolera günleri de var.

İMKANSIZ AŞK

Aşk, sevginin aksine bir takıntı, dolayısıyla bir ruh hastalığı şeklinde tezahür ediyor (ortaya çıkıyor). Bir görüşe göre yitirilen, ayrılıkla kesilen, peşinde imkansız bir şekilde koşulan, ya da kendi kendine gelin güvey olunan bir sevgilinin hayalinin kovalanması.

  Leyla ile Mecnun minyatürü

Edebiyatta ve mitlerde bunun örnekleri çok; Leyla ve Mecnun, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhad ile Şirin, Yusuf ile Züleyha… Ayrıca Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’ adlı romanı, Goethe’nin ‘Genç Werther’in Acıları’ (gerçi televizyonda romanın reklamı yapılırken Verter, Virtir olarak telaffuz ediliyor.)  adlı romanı. Bu iki romanda da erkek kahramanın sevdiği kadın başkasıyla evleniyor. O zaman bizim arabesk tınılarında ‘aşık gibi sevmesen de kardeş gibi sev beni’ teması damarlarımızda dolaşıma giriyor. Neyse.

Genç Werther’in acıları (Die Leiden des Jungen Werther) 1774 yılında yayınlanmıştır. Tam da 18. yüzyılın derin romantizme geçme çağında. Bu romanı yazdığında Goethe de zaten yirmibeş yaşındaymış; tam romans çağı. Werther’in acılarını paylaşan, onunla kendilerini özdeştirilen birçok Alman genci intihar etmiş o devirde. Bu şekildeki acılardan kurtuluş yolunu acıların esas sahibi genç Werther bile düşünememiş.

Aynı bugünkü gibi 1970’li yılların başında bir korku ama muazzam bir korku ortaya salınmıştı; kolera salgını. Korku ciğerimize işlemişti. Mikrop sanki kapı kollarında, yerde falan da olurmuş gibi her yeri her şeyi silip süpürüp duruyor; sokaklarda endişeden titreyerek yürüyorduk. Ama ortada hiçbir kolera vakası (vakaaaası; bazı TV sunucularının ve onların ekrana çıkardıkları bilgiç kişilerin söylediği şekliyle) duymamış, görmemiştik. Neyse geldi geçti.

VAKA

Bu ‘vaka’ sözcüğünün ‘vakaaa’ gibi ağızlara düşmesi kulakları zalimce yırtıyor. Duydukça odadan fırlayıp kaçıyorum. İnsan bir şeyi ağzına alırken onu iyice ölçüp biçip ıcığını cıcığını öğrenmeli. Bütün millet TV’lerde boy gösterenleri, sunucuları örnek alıyor; bunlar böyle söylediğine göre bu böyledir diyorlar haklı olarak.

Vakaaaa dedikçe aklıma ‘Vakvaka Kardeş’ (Donald Duck; tüm zamanların en iyi elli karikatür karakterinden) da gelmiyor değil. O zaman sinirim biraz hafifliyor ve bir kısım halkımızın dediği gibi ‘relaks’ oluyorum.

Bu vaka kelimesinin aslı ‘vak’a’ dır ve aslı Arapçadır. Neş’e gibi. Fakat vaka, neşe olarak okunur, söylenir. Vakanın Türkçesi, ‘hadise, olay’ dır. Fakat ortada olay olmadığı için olay ya da hadise şeklinde tercümesi yapılmıyor. Aslında en iyi terim bence ‘olgu’ dur. Bu vaka kelimesini batı dillerindeki mesela İngilizcedeki ‘case’, Fransızcadaki ‘ le cas’, İtalyancadaki ‘il caso’ vs sözcüklerinin referans alınarak doğrudan tercümesi yoluna gidildiği anlaşılıyor. Böylece ortaya ‘vakaaa’ çıkıyor. Oysaki ortada vaka yani hadise veya olay yok, olgu var. Hasta oluş var. Dolayısıyla bu Vakvaka Kardeşi kaldırıp ‘olgu’ dememiz lazım. En azından beni sinirlendirmemek için!

EVELEME GEVELEME

Bir de TV, radyo sunucu, spikerlerinden hassaten rica ediyor ve çağrıda bulunuyorum. Bir sanat eserinin, şiir olsun, resim olsun, müzik parçası, sinema, tiyatro, ne olursa olsun sanatçısı, icracısının isimlerini hele yabancı ise ağızlarında geveleyerek, mırıldanarak kendi ilginç telaffuz yorumlarına göre söyleyiverip geçmeleri sonucunda hiçbir şey anlayamıyoruz. Yazık oluyor dinlediğimiz, seyrettiğimiz, gördüğümüz eserlere. Hem eser, hem kreatörüne, hem icracısına, hem de biz seyirci, dinleyicilerine saygısızlık olmuyor mu? En azından bu saygı yükümlülüğü çerçevesinde programdan önce isimleri kaynağından söylenme şekillerini iyice öğrenmeleri ve bize öyle hem de tane tane söyleyerek sunmalılar. Yoksa tüm çabalar boşa gidiyor, isimler gökteki bulutlara kaotik bir şekilde yazılıp kalıyor. Ve biz yeni sanatçıları, icracıları tanımaktan yoksun kalıyoruz; sanatçılar da kendilerini layıkıyla tanıtamamış oluyorlar.

TECRİT

Evlerinde iki ay kadar hapis kalan yukarı yaşlılarda bu kez kapalı kalmaktan ötürü birtakım sendromlar ortaya çıkıyor. Fiziki semptomları saymıyorum. Psikolojik hasarlar oluşuyor. Bıkkınlık, isteksizlik, içkiyle arkadaşlık kurmak, eşyalarla konuşmak, onlara kızmak, uykusuzluk, geceyle gündüzün birbirine karışması, hatta günlerin bile karışması, boş vermişlik, karı koca dalaşmaları, bundan sonraki hayatlarına dahi lanetli bir bakış, depresyon vs vs. Duyuyorum ki eski alışılmış hayata dönülse bile dışarı artık çıkmama kararı da alan birçok kişi var. ‘Lanet olsun’ demişler bir kere. Olmaz olsun.

Ortaya çok çeşitli komplo teorileri atılıp duruyor ve bunlara karşı yapılacak bir şey olmaması da insanları bezdiriyor, umutsuzluğa, boş vermişliğin kucağına atıyor. Komplocuların da istediği şeylerden biri bu olsa gerek. Bu korku ortamı içerisinde endişe, yarınından emin olmama gibi felaket havaları içerisinde kalan insanın bağışıklık sistemi daha da çöküyor; evde kalsa bile korona gelip kapısını çalıyor. Çünkü depresyon, endişe hücreleri bozuyor. Hücrelerin içerisinde uyuyan virüsler ortaya salınıyor; sevinçle bedenlerin içerisinde raks ediyorlar. Ne kadar korku olursa o kadar hastalık. Dünyadaki bu aşırı korku salınımı pek normal değil. Akla başka şeyler getiriyor. Hele Bill Gates elinde bir aşı iğnesiyle ortalıkta dolaşıp dururken. Allah korusun.

AŞKIN GÜNLERİ

Marquez’in en ünlü romanı aslında ‘yüzyıllık yalnızlık’ adlı eseridir. Yazar, metafizik unsurlarla ironiyi sentezleyip edebi bir dille süsleyerek sürükleyici bir kurgu içerisinde okuyucunun başını döndürürcesine alıp başka dünyalara götürür.

Kolera günlerinde aşk var da korona günlerinde aşk nerede oluyor? İçeri tıkınılan evlerde olsa olsa hayallerde aşklar yaşanır. Kolera günlerinde karantina yokmuş; maske de yokmuş. Sonrasında kolera aniden geldiği gibi aniden çekip gidiyor. Mikrop kayboluyor mu, hayır. Ama mikrop da akıllanmış oluyor; insanları öldürünce kendisi de hayata veda ettiği için insan ve mikrop arasında zımni (örtük) bir anlaşma yapılıyor ve birlikte barış içerisinde yaşamaya başlıyorlar. Ne var ki mikrop, pusuda bekleyen düşman gibi bünyeyi zayıf buldu mu ‘günah benden gitti’ deyip saldırıyor. Bu korona da öyle olacak; başka çaresi yok. ‘Sürü bağışıklığı’ denen durum bu olsa gerek.

VEREM VAKASI

Küçüklüğümde yaygın bir verem korkusu vardı. O kadar ki, şahsen benim içime işlemişti. Her yerde veremden korunma afişleri, uyarıları’, şöyle yapma verem olursun, böyle yapma vereme yakalanırsın…’ vs. Ve bu verem atmosferi beni sanki hastalık hastası bile yaptı bir zamanlar. Bir de bizim hemen karşımızdaki evden bir cenaze çıktığını bugün gibi hatırlıyorum. Komşumuz Siranuş hanım genç yaşında veremden vefat etmişti. Mahalleye ağır kâbusi bir matem bulutu çökmüştü.

İlk okulda Galatasaray mektebinde okuyordum. Verem aşısı yapılacağımız söylendi. Önce kolumuza bir kesik çizip üstüne bir sıvı sürdüler. Neticeye göre aşı yapılacak dendi. O kesiğin sonucunun alınması birkaç gün sürdü. Artık arkadaşlar sanki at yarışlarında hangi atın kazanacağına dair ‘içeriden’ tüyo almışçasına koşup nefes nefese haberler uçuruyorlardı; ‘arkadaşlar kolundaki kesiği kabaranlar veremmiş’; tabii hep gözüm o kesikte; geceleri uykularım kaçıyor. ‘Yok öyle değil, kabarmayanlar veremmiş…’ Haydaaaa… Benimki kabarmadı. Ve verem miyim değil miyim, felaket kuşkular içerisinde aşı günü geldi çattı. Baktılar, kesik kabarmamış, ‘eyvah’ dedim ‘n’apıcaklar şimdi?’ Sırtımın omuz kısmından uzun ve kalın iğneyi hart diye daldırdılar. Bunu verem tedavisinin başlangıcı zannetmiştim. Meğer kesiği kabarmayanlarda verem mikrobu yokmuş; o nedenle kabarmayanlara aşı yapıyorlarmış. Diğer çocuklar mikropluymuş zaten. Hey Allah, onlara yaklaşmamak mı lazım acaba? Ama aşılıyım artık nasılsa.

Hiç veremli görmemişim. Merak ediyorum. Her ders yılı sonunda mayıs ayında mektebin geleneksel vapur gezileri olurdu. Öğrenciler ve veliler, hocalar, idarecilerle birlikte Ortaköy’de denizin hemen yanında olan okulumuzun iskelesine yanaşan ‘Halas’ adlı vapura biner eğlenceli gezintili bir gün geçirirdik. İşte o sanal verem günlerinde gene böyle bir geziye çıktık. Adalar modalar geziyoruz.

Vapur Heybeliada’dan geçerken o kadar kıyıya yakın geçti ki adanın ufak bir burnunun ucunda pijamalı bir zayıf adam gördüm. Bizi seyrediyordu. ‘Veremli’ dediler. İlk kez görüyordum hayatımda bir veremliyi; titrediğimi hatırlıyorum. Uzun uzun hüzün ve endişeyle izledim adamı. Malum, Heybeliada’da ünlü sanatoryum vardı.

Daha ileri yaşlara kadar sürdü bu fobi. Kendimde veremin tüm hallerini gördüğümü halüzine ettiğim bir zamanda koşarak gittiğim doktora öyle bir anlattım ki durumumu doktor da ikna oldu hasta olduğuma. ‘Bir de aynadan bakalım ciğerlerine’ dedi. ‘Ayna’ tabir edilen x ray makinesinin arkasına geçtim; adamın bakmasıyla çığlık atması bir oldu. ‘Tamam işte sonum geldi’ dedim. Bayılacaktım. Endişeyle bakıyorum suratına,’ Ben’ dedi, ‘böyle ciğer görmedim hiç’… Eyvah ki ne eyvah. Doktorum, ‘Böyle pırıl pırıl, tertemiz ciğerler, imkanı yok olamaz; hiç hayatımda görmüş değilim’, demez mi…

İşte benim hikayem de bu. Görün bakın korku imparatorluğu nelere yol açıyor. Bunu hassaten anlattım çünkü böyle psikolojinin bozulması bazen hastalığın kendisinden daha da tehlikeli olabiliyor ve kalıcı hasarlara dahi yol açabiliyor. Bir anlamda ‘şüyuu vukuundan beter’ deyişi geçerli oluyor.

KOMPLOLAR ve ÖNLEMLER

Tamam korona çok tehlikeli ama bütün dünyada bu kadar hayatın durması, maskeli insanların yerkürenin sokaklarını istila etmesi, polislerle kovalamaca oynanması, çok ama çok çeşitli komplo teorilerinin kol gezmesi, hangi birine inanacağınızın şaşkınlığı; aslında virüsün varlığından bile kuşkuya düşülmesi, başka etkenlerin düşünülmeye başlanması. Ekonomilerin çökmesi, işsizilik vs…

Dünya yanlış yaptı; böyle bir korku imparatorluğunun oluşmasına fırsat verilmeyecekti. Tabii ki korona salgını ciddiye alınacak ,ciddi önlemler alınacak ama sanki insanlığın korkuya teslim olmasını isteyen bir varlığın ekmeğine de yağlı ballı lezzetler sürülmesine de alet olunmayacaktı. Ciddi, güvenli, ikna edici telaşsız bir önlemler dizisi alınması daha iyi olurdu gibime geliyor.

AH MİNEL AŞK (ah bu aşkın elinden!)

Aşka gelince, tehlikeli zamanlarda, örneğin, savaşlarda, insanların üreme dürtülerinin kuvvetlendiği bir gerçek. Çünkü ölürsem neslim devam etsin bilinçaltı kaygusuyla bir üreme ve üretim ortamı oluşuyor. Ne var ki yirmi ila altmışbeş yaşları arasında kalan esas üreme grubu ev hapsinde tutulmadıkları için stresten ari bir hayat sürüyorlar. Nüfus da aynen kalıyor. Şükür,

MONAD BALKAN

16 Mayıs 2020, Ankara

Bu yazı 1740 defa okunmuştur .

Son Yazılar