Atakule Mimarıyla Anılar Arasında...
MONAD BALKAN

MONAD BALKAN

İzlenimler

Atakule Mimarıyla Anılar Arasında...

13 Haziran 2021 - 21:48 - Güncelleme: 13 Haziran 2021 - 23:12

Ankara’dan Bir Efsane geçti:

Adı Ragıp, soyadı Buluç.

Geçen 2020 ekim ayında kaybettik.

Kule gibi boyuyla Türkiye’nin çeşitli yerlerine kuleler dikti. En bildiğimiz Ankara Çankaya‘dakiydi; ATAKULE. Atakule onunla özdeşti sanki. Türkiye’nin başta gelen mimarlarından Ragıp Buluç.

Tanışmamız ve dostluğumuz 1960’lı yıllardı. Upuzun, incecik bir çocuktu.

Bazı insanlar doğuştan asildir. Hadi mavi kan diyelim; Buluç’unki aslında tabii kırmızıydı ama asaleti maviydi. Gerçi asillerin rengi mor olurmuş; olsun. Ablası, annesi tüm aile; baktınız mı, ‘bunlar başka, bizden değil, başka soy. Yani asil soy.’ derdiniz. Görünüş, oturuş, kalkış, jestler, mimikler, konuşuş, ses tonu… İşte daha nasıl anlatayım.

Kızılay, Yenişehir çocuklarıydık. Bulvarda buluşur, volta atar, oraya buraya, şuna buna takılırdık. Bir grup arkadaştık.

Ragıp anlatmıştı bir gün; benimle tanışmadan önce kalp hastası olan annesi bir doktora gitmiş, ilaçlar verilmiş amma velakin iyileşeceğine daha da kötüye gidiyormuş. Ragıp araştırmış taramış ‘en iyisi doktor Orhan Balkan’dır demişler. Yani babam. Diyor ki, ‘annemi muayene etti. Ne ilaçlar alıyorsunuz diye sordu. Reçeteyi görünce kızgınlıkla yırttı attı. Kim verdi size bu ilaçları?’ dedi. ‘Neyse sonunda annemin hayatını kurtaran adam işte baban oldu’ dedi. Bana olan sevgi havuzunda sanırım annesinin hayatının kurtuluşunun medyunluğu da biraz vardı. İşte bir hatıra.

O tarihlerde Kızılay’dan Kavaklıdere’ye kadar olan bulvarın sol yanı yan yana kafelerle sıralanmıştı. Kantin Cevat’tan başlayıp Milka vs uzayıp gidiyordu. Ta Büyük Ankara Oteli'ne kadar. Paris’in kafebulvarlarına parmak ısırttırırdı. Çok iyiydik yani.

Bazen ona tek başına Büyük Ankara Oteli'nin önünden yukarıya, Kavaklıdere, Gül Bahçesi'ne doğru yürürken rastlardım. Kim bilir ne düşünceler içinde. Acaba Cinnah caddesinin tepesinde kuracağı kule hiç aklına düşmüş müydü? Olabilir, bilinçaltında belki bir kıpırdanma olmuştur.

Sanat galerileri o yıllarda pek azdı. Ataç Sokak civarında Helikon, Zafer meydanında Devlet Resim ve Heykel Galerisi, ünlü Pikniğin hemen yanında Sanatseverler Derneği, Amerikan Kültür Derneği… Başka da hatırlamıyorum. Devlet Resim ve Heykel sergileri her yıl Mayıs ayında açılırdı; ülkenin en ciddi sergisiydi. Her yıl yılın sanatsal olayı olarak bilinirdi. Bu konuya bir yan bilgi olarak girdim. O zamanki Ankara’nın genel havasını vermek maksadım. Hemen her yazımda tarihe not düşmek bakımından bir vesileyle tarihten bir yaprak sunmayı adet edindim. Toplumsal belleğimiz silinip gitmesin.

Buluç, Atakule'nin alt tarafındaki alışveriş merkezinin baştan inşa edilmesi için yıkım işlemlerine başlanmasının kulenin ayakta durmasını tehlikeye atabileceği düşüncesiyle Çevre ve Şehircilik Balkanlığı' dava etmişti. Kule, Ankara’nın ve Ankaralının belleğinde ve yaşantısında yer etmiş bir semboldür; ne mutlu mimarına ki Ankara’nın sembol bir eserinin yaratıcısı. Sembolleşmiş, şehirle, tarihle, insanla, halkla özdeşleşmiş yapıların, ne yazık, ortadan kaldırılması benliğimizin de yarılması, yitirilmesi haline gelir. Ragıp Buluç bu davayla epey üzüntülü bir şekilde uğraştı.

Ben yine anılara döneyim. Çünkü bu yazı bir anma ve anılarla bir sohbetleşme yazısı.

Ragıp karşılaştığımızda ya da telefonlaştığımızda ya evine çağırır ya da bir yere gidecekse ille gelmemi isterdi. Mutlu olurdum. Dostluğun ve sevginin en önemli göstergesi o kişinin varlığının seni mutlu etmesi halidir. Öyle işte. Bir keresinde Bodrum’dayken ki bu gene altmışlı yılların sonu ya da yetmişlerin başlarındaydı beraberken o akşam davetli olduğu şair ve ressam merhum İlhan Berk’in evine beni de götürdü. Davetli olmadığım için pek istekli olmasam da… İlhan Berk onu çok seviyordu. Anladığım kadarıyla onun, Yenişehir deli fişek delikanlılığından bir hoşlanması vardı. ‘O ne köftehordur o!’ kabilinden bir şey. Yıllar yıllar sonra Berk, Ankara Çankaya’da bir yerde söyleşi yapıyordu. Gittim. Çıkarken kendimi hatırlattım. Ragıp’tan gene hayranlıkla bahsetti bana. Yine, ‘O ne müthiştir’ mealinde bir şeyler söyledi.

Bodrum’daki o akşama dönersek, terasta ufak bir davetli grubu yıldızların altında içkilerini yudumlarken Grek mitolojisinin çeşitli hikayelerinin en uç noktalarına varmış bir halde göklerde geziniliyordu. Bizim duruma duhul olmamızla birlikte ayaklar yere değmeğe başladı. Ragıp’ın bizim arkadaşlık grubumuzda doğal olan rahat hareketleri, esprileri başka bir frekansa soktu ambiansı. Çapkın tanrı Zeus’un Hera’yla olan kutsal evliliğinden (hieros gamos) söz edilen bu ulvi havaya bıçak gibi saplanan hafif alaylı, espriler içinde biz iki aykırı insan… İlhan Berk, Ragıp’ın havasından pek hoşnuttu. Onun varlığı Berk’e mutluluk veriyordu. O geceden anımsadığım bir başka episod, hayli cerbezeli bir hatunun nedense hem Ragıp’ı hem beni hırpalama çabaları…

Mimari sanat mıdır değil midir? Bu, sanat sanat için midir, toplum için midir, sorusuna paralel olarak bıkmadan usanmadan sorulan bir sorudur. Vitrivius bunu çoook eskiden çözmüş; Mimari = (Bilim + Teknoloji) x Sanat.

Her uğraş birer meslektir; mimarlık fakültesinden mimar, tıbbiyeden doktor, Harbiye'den asker, eczacılıktan eczacı, mühendislik fakültelerinden mühendis, güzel sanatlardan ressam, yontucu vs. İsteyen bu unvanlarla devam eder, hayatını kazanır. Okulsuz alanlardan da çıraklıkla başlayarak ustalığa kadar giden bir yolun sonunda ise zenaatkarlar çıkar. Bunlar da meslektir; mobilyacı, elektrikçi, tesisatçı, marangoz, terzi, sinemacı, artist vs. Bunlarınki de altın bileziktir. Aç kalmazlar. İyi de kazanırlar. Bir baltaya sahip olmuşlardır.

Sanatçılar ise temelinde mesleği olan lakin bu temeli meslek olarak değil kendi zevki ya da merakı için kullananlardan çıkar. Bunların ya tuzu kurudur, ya kendilerine yetecek kadar asgari bir daimi gelirleri vardır, ya da hiçbir şeyleri yoktur; yokluk içerisinde yaşarlar; kelle koltuktadır. Yani sırf kendisi için mesleki bilgilerini kullananlardan sanatçı, icatçı, gerçek devlet adamı, dahi bir komutan gibi olağanüstü kişilikler ortaya çıkar.

Ragıp Buluç gerçek bir sanatçıdır. Mesleğini satan değil ruhunu veren insandır. Felsefesi, duyguları, estetiği, insanlığı, cesareti, kültürü… Bir sinerjinin sonucudur Buluç. Zor beğenir ama tam beğenir, beğenmese de severdi.

Bana derdi ki, ‘ yav Monad, şöyle Bodrum’da falan bir büyücek arsa al; sana bütün zevkimle bir plan çizip hediye edeceğim’. Tabii olamadı; öyle bir arsa alacak imkanım da olmadı. Olsun hayalimde hep canlandırdım o binayı. Hayali cihan değer.

Ankara’nın sembollerinden en bilineni bildiğimiz gibi Ragıp’ın Atakule'sidir. Bunu sırf bunun için dünyayı arşınlayarak, kafasında canlandırdığı plana benzer binalar var mı, nasıllar acaba diyerek uzun etüdler, çalışmalar sonucunda meydana getirmiştir. Ve gördüğümüz, bildiğimiz Atakule ve alışveriş merkezi birbirinden ayrılmaz tek bir proje halinde ortaya çıkmıştır. Kulenin kalması lakin AVM’nin yıkılarak yerine iki katlı bir başka AVM yapılması kararı üzerine Ragıp kendisine ait olan telif hakkına dayanarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na karşı dava açmıştır.

Ragıp ince ruhuyla güzeli, estetiği tabii ki çok severdi. Özellikle antika eşyaya bayılırdı. İddia ederim ki Ankara’daki tüm antikacıları tanırdı. Kale mıntıkası onun adeta mekanıydı. Özellikle EMİN ANTİK, İbrahim Terzioğlu ile oğlu Emin’in pek meşhur mağazası. Üç katlı bir bina; sanırım eskiden bir konaktı. Sergi salonları, kafa restoranı, zengin antik eşya çeşitleri… Ragıp kendisini emekli ettikten, ofisini kapattıktan sonra hemen her gün o kocaman siyah arabasıyla kalkar Emin Antik’in önünde park ederdi. Oralara park edilmez aslında ama onun arabasına bakar sahip çıkarlardı. Antikalar içinde, güzellikler içinde dostlarla oturur sohbet ederdi. Özellikle fıkra anlatmayı çok sever, dostların gülmesiyle mutlu olurdu. Fıkra anlatma bir nevi hobisi gibi olmuştu.

Emin Antik’e eski bakanlar, bürokratlar, sanatçılar uğrardı. Hala da öyle. Oralara giderken ben de bir şekilde kendisiyle irtibat halindeysem gideceği yere götürmek isterdi. Giderdik. Zaten İbrahim Terzioğlu’nu onun vasıtasıyla tanıdım. Sonra da orada eşim Nükhet’le birlikte sergi de açtım. Güzel günlerdi.

İnsanın eski bir dostu hayata veda edince geride kalanlarında da sanki etinden et koparılmış gibi bir hal oluyor. İnsanın kendi kişisel tarihinden, adeta kişiliğinden de eksilme oluyor. Bir devir kapanıyor sanki. ‘Oblivion’… Unutulmuşluk denizinde dalgalara kapılıp kaybolma.

Atakule kompleksinin yıkılması kararına çok üzülmüştü; sadece Ragıp mı; tüm Ankaralılar kendilerinin bir parçası gitmiş gibi olmuşlardı. Ankara deyince akla ilk gelen sembollerden biri tabii Atakule.

Bakanlığa karşı açtığı davada konu şöyle belirtiliyordu:

Atakule alışveriş merkezinin baştan inşa edilmesi projesi kapsamında gerçekleştirilecek olan yıkım işlerine izin verilmesine yönelik davalı idarenin aldığı yıkım işlerine izin verilmesine ilişkin yıkım işleminin yürütmesinin durdurulması ve iptali hakkındadır.”

Ragıp koyu Galatasaraylıydı. Ben ise Beşiktaşlı. Garip bir şey ama ben ilkokulda Galatasaray’da okuduğum halde Galatasaray takımına bir türlü ısınamadım. Mahalle baskısı filan, hocaların beni cezaya kaldırmaları… Para etmedi. Tamamen ‘Çarşı, her şeye karşı’lıydım. Hala da öyle. Hatta bir gün okula Gündüz Kılıç, Turgay Şeren gelmişlerdi. İki efsane. Turgay o zaman on dokuz yaşındaydı ve Galatasaray lise son sınıftaydı. İlahlara bakar gibi seyretmiştik kendilerini. Bu ayin gibi seyre rağmen Çarşılı kaldım. Çarşı benim için otantikliğin ta kendisiydi. Ilkokulda jimnastik hocası bir Selami Bey vardı; Turgay’ı kendisinin keşfettiğini söylerdi. Yüksek atlama yaptırıyormuş bir tarihte öğrencilere. En yüksek atlayan Turgay’mış. ‘Sen kaleci ol’ demiş. Yüksek atlamayla kaleciliği pek bağdaştıramadım ama sonunda haklı çıkmış Selami Bey. Bu Selami bey bir gün bizi tek ayakla seke seke koşma yarışına soktu. Ben birinci geldim. Bir daha, bir daha yaptı; hep birinciydim. Minyon bir çocuktum, ufak tefek. Bir türlü yakıştıramıyordu bana birinciliği. İşte bu da bir hatıra. Demek içime öyle işlemiş ki hala unutmamışım.

Ragıp maç seyretmeye de çağırırdı evine. Bira kutularını peş peşe patlata patlata maç seyrederdik. Bir keresinde başkaları da vardı. Galatasaray- Beşiktaş maçı hem de. Bütün Galatasaraylılar orada; ben ayrık otu. Herkes heyecanla bağırıp çağırırken o bana karşı nezaketinden fazla heyecan göstermemeye dikkat etti, incinmeyeyim diye. Eski takımına karşı oynayan futbolcuların gol atmaları halinde sevinç gösterisi yapmamaları gibi… Asalet.

Bir yetkiliye mektubu vardı Atakule için. Çok zeka ve ironi şaheseri: ‘…mimarın telif hakkı bildiğiniz gibi Avrupa'da 1886 yılında Bern sözleşmesi ile yürürlüğe girdi; Türkiye de 70'li yıllarda bunu kabul etti, ancak geçen yıl bir torba yasayla bu hak bir hayli budandı. Örneğin mimarın ölümünden sonra bu hak 70 yıl süre ile mirasçılarına kalıyordu. Yeni yasa ile bu hak mimarın ölümüyle bitiyor. Para kazanma hırsıyla gözü dönmüş bir yatırımcı nasıl topluma mal olmuş bir yapıyı acımadan yok edebiliyorsa mimarını da rahatlıkla ortadan kaldırmayı düşünebilir. Bu kanun bu hükmüyle kaldığı müddetçe savcılıktan can güvenliğim olmadığı gerekçesiyle koruma talep etmeyi düşünüyorum.

Bu yapıya (Atakule) bir şey olursa planları ve fotoğrafları Buones Aires (Arjantin) mimarlık müzesinde sergilenmektedir…’

İşte hayatının tehlikede olabileceğini bile düşünmüş. Mafya bu, herşey yapar. Bana vaktiyle anlatmışlardı; Avrupa’da yetenekli bir ressam keşfediyorlar; onu parlatıp cilalayarak meşhur ediyorlar; ucuz ucuz bütün eserlerini satın alıyorlar ve… evet ve sonra öldürüyorlar.

Ragıp rikkatli bir adamdı. O koca siyah arabasında Çayyolu mahallesinden Emin Antik’e giderken yolda yayan gördüklerini ille arabaya alır ve sohbet ederdi; insanseverdi.

Evi hep ileri gelen sanatçılar, entelektüeller, akademisyenlerin konuk olduğu bir mekandı. İnsanlar birbirleriyle tanışırlar, sohbet ederlerdi.

Mimari o kadar önemlidir ki şehirleri şehir yapan mimari eserlerdir.

Roma, İstanbul, Paris, Leningrad, Prag, Viyana, Budapeşte… Yazık ama İstanbul’da sembol binalar yeni gıcır gıcır binalara dönüştürülüyor. Benim Bakırköyüm mesela; nerede o eski ahşap üç katlı evler… Novotni ne oldu acaba; duruyor mu?

Ragıp’ın resim sanatına olan ilgisi ve sevgisi de pek derindi. Merhum ressam Orhan Peker’le dostluğu çok değerliydi onun için; resimlerini de pek beğenirdi. Evinde Peker’den resimleri var.

1969 yılında Peker’le birlikte hazırladıkları afişle birinci seçilip EXPO 70 fuarı için Japonya’ya gittiler. Ragıp, Orhan Peker’le olan dostluğunu kendisiyle yapılan bir videolu röportajda şöyle anlatıyor:

İşte expoyu kazandık 1970 yılında. Japonya’daki dünya fuarında Türk Pavyonu işte güzel bir şeyler yaptık falan, beraber çalıştık. Amblem yapılacak. Benim de en sevdiğim şey şöyle yarım güneş vardır; ortasında delik. Ona bayılırım böyle. Onu götürdüm Orhan’a : Orhan da onun arkasına Osmanlı mezarında bulduğu şöyle çapraz oyulmuş bir Osmanlı güneşi. İkisini bir araya getirdik. Arkasında da ışık falan. Tabii Japonya’yı biliyorsun, güneşin imparatorluğu. Şaşırıp kaldılar. Tabii o güneş anısı oradan başladı Orhan’da tutku halinde.

Şöyle oldu yani, Orhan işte yoksulluk içinde bir adamdı; resim satma bilmemne falan o dönemlerde. Hiç de taviz vermezdi. Yani bütün ressamlar hocalık falan yaparken bu resim yapıp satardı. Ben onun en güzel zamanında, o zaman galeri de yoktu yani, Akbank’ın Kavaklıdere’deki şubesinin üstündeki katında orada bir sergi açtı. O kuru çiçekler, atlar falan. Ben de oradan bir resim aldım. Nişanlıydım o zaman; 1500 tl. Ayda 500 taksitle. Bir de ‘Milli Kütüphanenin Kadını’; herhalde Orhan’a da aşıktı; Milli Kütüphaneyi aldım. En güzel resimleri hepsi buradaydı. O zaman eşim de şey demişti bana, ’bir daha böyle pahalı bir şey falan alma, diye. Bir de ikinci taksidi götürdüğümde gözünden yaş geldi. ‘Yav sen ne biçim adamsın’ diye. ‘Ya ne biçim adamım?’ ‘Yav taksidine bağlı tek adam sensin.’

Orhan tabii ilk defa para sahibi oldu. Japonya’yı gördü falan. Yani mutluluk diye bir şey kalmadı. Ben Orhan’dan şeyi öğrendim; bunu da kaydolsun diye söylüyorum; resimde dördüncü boyut ressamın kendisidir, dedi. O ‘kafayı torbaya sokan at’ falan hepsi kendisidir. Mesela bugün de Monad’dan eksik olmasın bir resim aldım. O da Monad yani…

Japonya’da şaşırıp kaldı tabii. Çünkü orada bir balıkçıda, adam sarı bir kağıda vermillonla, herhalde bir palamut, 250 yen yazmış. Ama al onu duvara asarım yani; o kadar güzel. İnanılmaz bir şekilde, yani halka dönük. Nasıl Hindistan’dan heykelci çıkmazsa Japonya’dan da ressam çıkmaz çünkü her taraf resim dolu. Ve orada şaşırdı kaldı. Döndükten sonra da uzun bir zaman resim yapmadı zaten. Ama ona çok iyi geldi. Mesela ona, ver ulan bu benim olsun demediğim, utandığım için bir gün gece onbir, otelin kapısı tak tak vuruyor, açtım. Orhan, ‘bak’ dedi; bir elma, yarım bir elma iki tane çekirdek. O resmin benim olması lazımdı; o işte Japonya’dan, onun özüdür işte, öğrendiği şeylerden. Tabii bir ressamın oraları görmesi bambaşka bir şey yani. Pilotlar da görüyor, hostesler de görüyor…..’

 

 

Evine uğradığımda ille yemeğe kalmamı isterdi. Allah ne verdiyse eşi sevgili Oya’nın lezzet dolu yemeklerini sohbetin de iştahıyla kaşıklardık.

Bir gün anlatmıştı, ismi lazım değil bir ünlü ressamımız duvarında gördüğü bir tabloyu pek beğenmiş ve ünlü bir Fransız ressamının adını söyleyerek ‘falanca mı?’ demiş. Ragıp, ‘yok yav bizim Monad’ deyince yüzü ekşimiş.

Buna benzer bir anım da şöyle; eski bir tarihte bir galeride heykel sergisi var. İsmini unuttum, İstanbullu bir sanatçının. İçeri salonda tek başıma oturuyorum. Sokak kapısı çaldı; iki kişinin girdiğini işittim. Koridorda sergi sahibi yontucunun bir heykeli için biri ötekine , ‘Vay be, adam ne yapmış, bravo yani, harika’ gibi bir şeyler söyledi . İçeri girip de beni görünce eserleri bir kötüledi bir kötüledi. Şaşırdım kaldım. Ünlü duayen ressamlarımızdandı; o zaman henüz tanışmıyorduk. O gün tanıştık. Epey oluyor gözlerini bu dünyaya kapatalı. Toprağı bol olsun. Niçin böyle bir tavır değişikliğine ihtiyaç duydu hala anlayabilmiş değilim. Yani getirisi ne?

Dünyada iki tip insan vardır; başkalarını mutlu edip mutlu olanlar; başkalarına acı verip mutlu olanlar. Ragıp Buluç işte bu birinci sınıftandı. Diğer bir kategori de; hakiki insanlar ve robot insanlar. Robotlar hem kendi kendilerine hem de başkalarına karşı maske takmışlardan, hakikiler ise olduğu gibi olanlardan oluşur. Robotlar ‘kral çıplak’ tırlar. Ragıp hakikidir. Çıplak değil giyiniktir.

Hiçbir zaman ünlü bir mimar kimliği takınmadı; o hep Ragıp’dı. Kardeşimdi.

Monad Balkan

13 Haziran 2021, Ankara


 

Reklam
Bu yazı 1416 defa okunmuştur .

Son Yazılar