Yitirilenler (requiem V)
Reklam
  • Reklam
MONAD BALKAN

MONAD BALKAN

İzlenimler

Yitirilenler (requiem V)

09 Ağustos 2016 - 13:49 - Güncelleme: 09 Ağustos 2016 - 14:07

Yaprak dökümü bitmemecesine devam ediyor. Hayat da devam ediyor ; ölüm de hayatın bir parçası. Ölüm olacak ki hayat olsun.

Ne var ki şairin dediği gibi, ‘ölüm Allahın emri; ayrılık olmasaydı…’ Ölenler ayrılık acısını tadamıyorlar. Hayattakiler ise depderinden…

Ben bu yazımda bizden ayrılanlarla ilgili kendi kişisel bellek defterimden ufak kısa alıntılar yapmakla yetineceğim. Çünkü onları herkes tanıyor, biliyor.

NEVZAT AKORAL.

Türk resim tarihinde mümtaz bir yeri olan anıtsal bir kişilik. Sanatının büyüklüğünün yanı sıra bir duruş, bir kişilik. Bazı insanlar vardır; duruşundan, aurasından anında etkilenirsiniz. Huşu (spontane esrik saygı) içinde kalırsınız. ‘Yav bu bizden değil; başka bir adam bu’ dersiniz. Ve kalblerde artık anıt heykel olmuştur çoktan. Maskesiz, komplekssiz, hesapsız, kibirsiz … Hayalet yaşamlar içerisindeki hayalet robotlardan ayrı hakiki bir varlık. Yürüyen varoluş.

Kendisiyle Sanat Yapım Galerisinde (Fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel dostumuzun galerisi) ve şu anda anımsamadığım diğer bazı mekanlarda karşılaşmıştık. Kimi sergilerime toplu halde gelen talebelerden onları gönderenin Akoral olduğunu öğrenmiştim. Kendisine açtım konuyu. ‘Figürlerini görsünler diye gönderiyorum’ dedi; 'esinlensinler, öğrensinler' diye.

Kadim dostum ünlü fotoğraf sanatçısı İsa Çelik de talebelerine kimi zaman benden bahsedermiş. Kendisiyle otuz yıl kadar sonra karşılaştığımızda, ‘Monad, talebelerime seni örnek gösterdiğim çok oldu; ‘’bir Mozart olamayacaksam müzikle uğraşmanın ne anlamı var. Müziği o nedenle bıraktım; demiştin zamanında. Bunun ne kadar anlamsız bir söylem olduğunu talebelerime örnek gösteriyorum’!… Çok haklı . Sanatla uğraşmak ille de bir şey olabilmek için olmamalı. Sanat; içerisinde ilerleyip sonunda o sonsuz yolda kendini yitireceğin, başka bir frekansa geçiş yapacağın bir yol olarak görülmeli. Gençlik işte; bir an önce kısa yoldan bir kişilik edinme düşüncesine kapılıp bir hata yapmışım belli ki. Hatam hayırlara vesile olmuş! Resim alanında bir da Vinci olmam sözkonusu değil ama işte o sonsuz alemde yürüyüp duruyorum; gündüz gece.

Nevzat Akoral’ın yaman bir satranç oyuncusu olduğunu biliyoruz. Hatta ‘onu yenen yok’ diye de duymuşumdur. Ressam dostlarımız Ömer Lütfü Çetin ve son birkaç yıl önce yitirdiğimiz ressam Ercan Gülen ile birlikte hemen her gün diğer satranç severlerle uzun yıllardır Kızılay’da YKM yanındaki bir kafede toplandıklarını ve oynadıklarını biliyorum. Hatta ben de birkaç kez aralarına karışmış ama bu ustaları görünce haddimi aşarım düşüncesiyle oradan ayağımı usulca kesmiştim.

Evet işte böyle. Doksan yaşındaki çınarı 31 temmuz 2016 günü kaybettik.

FARUK SADE

Sanıyorum ayni gündü; yitirdiğimiz diğer bir değer de Faruk Sade. Ankara’nın en eski sanat galerilerinden birinin sahibi mimar Faruk Sade. Benim bildiğim daha eski galeriler; Ataç sokakta Helikon, eski efsanevi Piknik'in yanındaki 'Sanatseverler Kulübü Galerisi' ki burada tiyatro da oynanırdı; ve Zafer Çarşısı'ndaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi.

Siyah Beyaz adını verdiği galeriyle Ankara sanat yaşamına Faruk Sade'nin büyük etkisi oldu. Seçkin sergiler düzenledi.Yakaladığı düzeyden asla ödün vermedi. Genç kıymetleri de keşfederek önlerini açtı. Kalite düzeyiyle sanatın ne olması, nasıl anlaşılması konusunda öncülük etti.

Siyah Beyaz Galeri benim atölyemin pek yakınında olduğu için komşu da sayılırız. Pek çok sergisinin açılışlarına katıldığım halde Faruk Sade’yi yakından tanımak fırsatı olmamıştı. Nihayet geçtiğimiz kışın sonlarına doğru kör talihin inadı kırıldı. Galeriyi bir ziyaretim sırasında nazik daveti üzerine aşağı kattaki ünlü barda kadehleri tokuşturduk. Duvarları kaplayan siyah beyaz filmlerin kahramanlarının fotoğrafları arasında birkaç saat derin sohbet… Sonra birkaç kez daha… İki sinema tutkunu olarak eskilere yenilere daldık çıktık. Müthiş sinema bilgisi vardı. Duvarlardaki ikonlarım; aktörler, aktrisler, rejisörler, prodüktörler, kameramanlar usulca süzülerek kadehlerimizden gövdemize yayılıyor ve dipsiz kuyulardaki sükunetin hazzına vardırıyorlardı.

Ah ah içimde kalan sinemacılık!....

Genç denebilecek yaşta sırasız bir vefattı. Yüzünde dünyaya sanki bir yamaç paraşütünde göklerde gezinirken duyulan o kopmuşluk duygusunun aşağıda dünyaya bakarken verdiği yarı müstehzi ifadesini görmüştüm.

LEYLA SAYAR

Ne alaka denecek belki. Ama o da ebedi âleme göçen sanatçılardan. Bir zamanların en ünlü simalarındandı. Vefatı duyulmadı bile. 22 temmuzda ayrılmış aramızdan; yeni yeni duyuluyor. Türkiye ikinci güzeli, tiyatrocu, Yeşilçam sinema starı (170 film çevirmiş), dansöz….

Ve bir düşünür.

Kendisini seksenli yılların sonlarında Ankara’ya gelip gidişleri sırasında şimdi anımsamadığım bir rastlantı sonucu tanımıştım. Sohbetlerimiz olmuştu. ‘Leyla Sayar tövbekar oldu’ deniyordu; 'show ' aleminden âni bir virajla ayrılmış ve kapanmıştı.

Bir çelebi derviş havası vardı. Kıyafeti sanki o eski Romalılar devirlerini gösteren filmlerdeki halk kadınlarının kıyafetine benziyordu. Yâni dünya nimetlerinden vazgeçmiş başka frekanslara yol almış. Gösterişten alabildiğine uzak. Tabii onun vamp kadın rollerinden, dansözlüğünden sonra birden kapanması çok ilgi çekmişti. Reklam falan dendi ama hayır vefatına kadar otuz yılı buluyor herhalde, hep öyle yaşamış. Yaşamış diyorum çünkü seksenli yılların sonundan sonra kendisini bir daha görmedim.

O sıralarda harıl harıl ilk kitabını yazmakla meşguldü. Yobazlığı sevmiyordu. Mütevazılığın felsefesini yapıyordu. Altmışlı yılların en güzel kadını… Özgür ruhu herhangi bir mensubiyete izin verecek yapıdan çok uzaklarda geziniyordu. Kendi kendine kurduğu bir düşünce sistemine uygun yaşıyordu. Belki de, ‘bir lokma bir hırka’…

Bütün medya o vakitler onun haberleriyle dolup taşarken şimdi vefatını kimse görmedi.

Kendisini farklı hisseden birinin kılık kıyafetinin de öyle olması gerektiğini düşünüyor izlenimini elde etmiştim. Sürekli düşünen, ifade eden… Manifest dünyaya kendisini kapatmış diyelim.

Oturduğumuz kafelerde falan gelip soranlar olmuştu;‘siz Leyla Sayar mısınız?’ diye… 'Evet' derdi. O kadar.

monad balkan 9 ağustos 2016 bodrum

 

 

 

 

Bu yazı 3126 defa okunmuştur .

Son Yazılar