Ankara Sanat Ortamından Anılar II
HASAN PEKMEZCİ

HASAN PEKMEZCİ

Çerçeve

Ankara Sanat Ortamından Anılar II

24 Kasım 2020 - 16:00 - Güncelleme: 24 Kasım 2020 - 16:53

"Zaman su gibi akıp gidiyor". Belli yaşlara gelenlerin en çok kullandığı cümlelerden biri. Bu cümlede yaşananlar, keşkeler, anılar, hayaller, umutlar Unutulanlar, anı kırıntıları gizlidir. Yaşananların görsellerle, yazılarla, videolarla, filmlerle biraz da olsa kurtarılabilmesi kazanç hanesinde. En azından yazdıklarımız bir yerlerde mutlaka kalıcı olabiliyor, yazamadıklarımız, yazıp da paylaşamadıklarımız da içimizde "keşkeler" dolusu sıkıntı. Sevgili Lütfü Günay Hoca için 2018’de bir yazı hazırlamıştım, birkaç görsel eksikti, bekledim, paylaşamadım. Bu günlerde kaybettik, 96 yaşında bir sanat fedaisi. İçimde nadir "ah"lardan biri.

12-15 Mart 2020 ARTANKARA sanat fuarına sevgili eşi Ülkü Günay’la geldi; bizim resimleri inceledi, eşim Şükran’la sohbet etti, Ali Düzgün’ün sergisini gezdi; devamla pek çok standı onurlandırdı, yorulmadan Lütfü Günay Hoca. Bu dinamizmini görmek, daha çook sergi gezecek, sergi açacak düşüncesi doğurdu bizde. Nitekim bu salgın günlerinde, Kasım ayında hem Nural, hem de Sevgi Sanat Galerisinde iki sergisi açıldı.

96 yaşında aklı-beyni sanatla çalışan, sanat tutkunlarına güzel sözlerle manevi desteğini esirgemeyen bir sanat insanı.

Sanatın tutku ve sergilerle paylaşım üzerine kurulu olduğu yıllarda resim yapmak. Aslında sanatın bütün dalları için de geçerli olduğu gibi.

Çok duyduğumuz, çok kullandığımız sözcüklerden biri de ve özellikle sanat adına konuşanların, eğitimcilerin, öğretmenlerin dilinden; ''Yaşasın Sanat''.

Bir sözcüğün, bir cümlenin etki gücü onu kullananın niteliğiyle, birikimiyle, kimliği, eylemleri, söylemleriyle daha başka boyutta anlam kazanır. Örneğin Atatürk'ün sanata ilişkin hayatî değinmelerini kapsayan sözleri gibi. Her biri tam yerini bulan kelimesi değiştirilemeyen. Çok genç birinden yaşamla, yaşam deneyimleriyle, evlilikle ilgili konuşma, konferans dinlerken duyulan güven, inan tavrı ile yaşını başını almış, yaşam deneyimleri ile yoğrulmuş birinden dinlerken duyulan duygular birbirinden çok farklı etkiler yapar. Bizde nedense büyük laflar etme isteği böylesi çelişkileri de yaşatır genç insanlara.

Söylenen sözlerde inandırıcılık, yaşam birikimiyle sıkı sıkıya ilişkilidir bana göre. En azından afaki değildir; o sözlerin altında deneyimler, sınama ve yanılmalar, mutluluklar, mutsuzluklar, umutlar, umutsuzluklar, mücadeleler, başarılar, başarısızlıklar vardır.

 

''Sevgili dostlar,

112. sergimi gerçekleştirmiş olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Akademiden mezun olduğum 1949 yılından bu yana hiç aralıksız çalıştım ve ürettim.

Sağlığım ve özel hayatım bana bu olanağı sağladığı için gerçekten minnettarım. 94.yaşımı sürdüğüm bu günlerde hala düşünebiliyor, üretebiliyor ve sergiler açabiliyor olmayı bir ayrıcalık olarak gördüğümü sizlerle paylaşmak istedim.

Bunu sanata borçlu olduğumun da bilincindeyim.

Yaşasın sanat diyorum. Sevgilerimi sunuyorum. ''(2 Nisan. 2018 Lütfü Günay)

"Doğa ile bütünleşme" sanırım resmimin ana felsefesi bu. İster soyut, ister figüratif olsun, resimlerimin alt yapısında daima doğa var. Tüm çalışmalarımda malzeme, konu, biçim ya da biçem açısından ruhumu tam özgür bırakarak, doğanın bana verdiği esin öncülüğünde, içimden o an ne geliyorsa onu tuvale aktarıyorum" diyor 2015 yılında Karaca Eğitim Merkezi ve Sanat Galerisi’ndeki 55.Sanat Yılı sergisinde.

Lütfü Günay böyle bir sözü söylerken üç-beş günlük bir yaşam dilimciğinden değil; tüm yaşamını sarıp sarmalayan sürekliliği ve dinamizmi ile genlerine işleyen bir serüvenden güç alıyor kuşkusuz.

Kolay değil, sanatın; entelektüelinin, politikacısının, varsılının, yoksulunun yaşam alanlarına yeterince nüfuz edemediği bir ülkede; bir ayağı prangalı Ortadoğu ülkesinde yaşamını sanat üzerine inşa edebilmek. Hele hele sanatın sadece sanat için, aferin için, ''Türk sanatında ben de varım'' diyebilmek için yapıldığı; satışın, ticari düşüncenin çok çok gerilerde olduğu 40'lı, 50'li, 60'lı 70'li yıllar gibi bir tarih diliminde sanatı yaşamının vazgeçilmezi sayabilmek ayrı bir tutkunun göstergesidir. Ankara sanat ortamının çok değerli insanları Cemal Bingöl, Eşref Üren, Arif Kaptan, İsmail Altınok, İhsan Cemal Karaburçak, Naciye İzbul, Münip Özben, Osman Zeki Oral, Fethi Arda, Duran Karaca, Nuri Abaç, Sühendan Fırat, Feyha Özsoy gibi aynı ve yakın kuşak sanat insanları olarak bir sanat eğitimi kurumunda görev almadan bu serüvende yer alabilmek yoğun bir özveri gerektirir.

Lütfü Günay'ı kısaca anlatmaya çalıştığımız bu cümleler nedeniyle bugün hayatta olan ve olmayan, adını anığımız anamadığımız bütün sanatçılarımızı saygı ile anıyoruz.

Çok yalın ve özet gibi görülen bu anılar elbette uzun, soluklu, ayrıntılı biyografik çözümlemeler halinde olmalıdır. Vasari (1511-1574) "Sanat tarihinde Rönesans ustalarını-sanatçılarını ve dönemin sanat anlayışını irdelemeseydi- yazmasaydı günümüze hangi bilgiler kalırdı" soruları yazmanın gerekliliği hakkında önemli bir örnektir. "İlk kez 1550'de, daha sonra çeşitli ekler (yer yer çıkarmalar) ve gravür portreler katılarak 1568'de ikinci baskısı yapılan Le vite de' piu eccellenti pittori, scultori, ed architettori (En Yetkin Ressam, Heykeltıraş ve Mimarların Yaşamöyküleri), olumlu/olumsuz bütün yönleriyle sonraki kuşakların bakışını belirleyen bir kaynak haline gelmiştir." (Giorgio Vasari. Sanatçıların Hayat Hikayeleri.s7. Türkçesi: Elif Gökteke. SEL YAYINCILIK I SANAT KİTAPLARI.2013)

Elbette bizim amacımız böyle bir iddiadan çok, anı kırıntılarıyla anmakyad edebilmektir.
 

*

Böylesi konulara girince eski fotoğraflarla geçmişin anılarını irdelemek, kimler yaşadı, neler yaşandı sanat ortamımızda soruları sökün ediveriyor. "Ey zaman, ne zamandı, nasıl gelip geçti" gibi duygusal sorular belli yaşları yaşayanlar için kaçınılmaz oluveriyor. Sanatın duygusallıktan soyutlanması mümkün olamayacağına göre. Bir yandan da "Ne çok, ne çabuk unutuveren bir bellek zafiyetimiz var" demekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Unutmak ya da anımsananların en aza inebilmesi doğal sayılabilir, ama öyle insanlar var ki unutulması pek doğal sayılmasa gerek.

Ankara sanat ortamında galerilerin önemli bir yeri var. Ülkemizdeki hızlı yer, mekân, siyasal-sosyal bakış açısı değişimleriyle, çok yaşanan yazboz oyunlarıyla yeni savıyla, farklı anlayışlara ve koşullara teslim olarak zaman içinde kapanıp giden galerilerin unutulmasına da üzülüyorum; Ankara’da açılıp kapanan galerileri düşündükçe… Bir zamanların etkili sergilerinin açıldığı galerilerden olan Şekerbank Sanat Galerisi de bunlardan biri. Değerli galerici Yüksel Maden’in yönetiminde buradaki sergilerimize gelen eğitimci Rauf İnan, Mahmut Makal, Talip Apaydın ilk aklıma gelenler.

Yine böylece bir araya gelmiş sanat insanlarının birlikteliği; kimler var bu fotoğrafta: Şükran-Hasan Pekmezci, Osman Zeki Oral, Yüksel Maden Galeri sorumlusu, Melahat Arda, Fethi Arda, Ahmet Yeşil, Sabri Tandoğan Bey.

Atölye eğitimiyle çok sayıda öğrenci yetiştiren Lütfü Günay Hoca gibi kendini sanat eğitimine adayan bir başka kişi de Osman Zeki Oral’dı; bu resimde ortamızda yer alanlardan.


Şekerbank Sanat Galerisi.1980’li yıllar. Şükran-Hasan Pekmezci, Osman Zeki Oral, Yüksel Maden Galeri sorumlusu, Melahat Arda, Fethi Arda, Ahmet Yeşil, Sabri Tandoğan Bey.

Kocaman bir çocuk ruhu taşıyordu Osman Zeki Oral (1925-2012), Çok duygusal, bu nedenle alıngan yanı yüksek. Sanat ve galeri ortamları bir yana evlerimiz çok yakın olduğu için çok sık görüştüğümüz için çok yönlü tanıma olanağı bulduğumuz, çalışma ortamını, sofrasını paylaştığımız dost.

Bedri Rahmi’nin öğrencilerinin oluşturduğu "Onlar Grubunun üyesi". Karadeniz Ereğlisi’nin doğasının, denizinin, balıkçılarının, kayıklarının, çınar ağaçlarının tutkunu.

Uzun yıllar Bolu’da öğretmen olarak görev yaptı; Bolu Devlet Güzel Sanatlar Galerisi kurucularından. 1967 yılından itibaren Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü görevini Cemal Bingöl’den devraldı, Osman Zeki Bey. Bolu’da ve Doğduğu Karadeniz Ereğli’de çok sayıda insana resim tutkusu aşılayan bir gönüllü eğitimci.


Doğduğu ve tutkunu olduğu kentin bir vefa örneği..Karadeniz Ereğli’de Osman Zeki Oral büstü..

Osman Zeki Bey’le galeri müdürlüğündeki ilk günlere giden, uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz vardı. Şükran Pekmezci ile birlikte Arifiye Öğretmen Okulu’ndaki görevimiz sırasında Devlet Resim Heykel sergilerine seçilmemizi, Kültür Bakanlığı’nın ulusal ve uluslararası çocuk resimleri yarışmalarında gösterdiğimiz başarıları her zaman ilk kutlayanlardan biriydi. 1971 yılında düzenlediğim ilk kişisel sergimde galerinin Jüri üyeleri Osman Zeki Bey, Turan Erol Bey ve Nevzat Akoral Beyin desteklerini hiç unutamam. Daha sonraki yıllarda pek çok çocuk resimleri yarışmasında birlikte görev aldık. Büyüklerin eserleri için tek olumsuz sözcük kullanmadığı gibi çocukların yaptığı her resim onun için ayrı anlamlar taşıyordu: binlerce resim içinden bir seçim yapmak ve elemek zorunluluğumuza rağmen hiçbir resmin elenmesine dayanamazdı.

Osman Zeki Beyin birçok özelliği vardı: Bunlardan biri, Ankara Devlet Galerisini çocuklar için eğitim, sanat insanları için sohbet yeri, halk için de buluşma noktası haline getirmesidir. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri arasında eğitim odasında resim yapan çocuklar. Sanatla, sergiyle bu mekânda tanışan her yaştan, her kültürden, pek çok Ankara insanı. Bir zaman en çok gezilen sanat mekânı haline gelmişti Zafer Çarşısındaki galeri.

Yönetim mekânının dışındaki masa özellikle Eşref Üren Beyin sohbetlerine ayrılmış gibiydi. Onun etrafında da sanat meraklıları ve bizim gibi bu alanda yer alma çabasındaki genç insanlar.

Bizim en çok merak ettiğimiz ve nerede olduklarını öğrenmeye çalıştığımız bir özelliği de onun günlükleri. Galeriye gelip gidenleri özenle not eden, her gün düzenli olarak günlük tutan bir alışkanlığı vardı Osman Zeki Beyin. Hattat bir babanın oğlu olduğu için çok güzel bir yazı disiplininden asla ödün vermeden, ev ödevi yapar gibi tuttuğu notlar ve günlükler. Bir gün Bolu’dan arkadaşı Mehmet Yücetürk Bey gelmişti, onunla ilgili günlüğünü nasıl yazdığını hayranlıkla izlemiştim. Umarım bu günlükleri varisleri tarafından bir kitap haline getirilir. En azından bu günlük defterleri Karadeniz Ereğli’de onun adına kurulan galeride yer alabilir. Bu konuda memleketi Ereğli’deki öğrencileri ve yerel yöneticiler gereken sahiplenmeyi yapacaktır. Çünkü aynı ilçe yöneticilerinin ve dostlarının vefa örneği sayabileceğim bir tavırla sanatçı Vedat Can’la birlikte ikisi adına ayrı ayrı galeri düzenlediğini belirtmeliyim.

Sevgili Fethi Arda (1934-1996) ve her zaman yanında olan sevgili eşi var bu resimde. Sanatımızdaki yeri ve özellikle soyutlanmış gecekondularıyla sanatsal başarısı bir yana, sağlık sorunlarına rağmen sergilere gelip sanatçıları onurlandırmadan geri kalmazdı. Çok az ve öz konuşur, ama gözleriyle, sözleriyle gönül almasını bilirdi. Her görüşmemizde hiç atlamadan sorduğu bir konuydu bizim iki kızımız.

Benim çok hoşuma giden bir sahiplenme örneğidir, sanat insanlarının çocuklarının ana be babalarının adına, eserlerine sahip çıkması ve adlarını yaşatacak çabalarda bulunması. Kayıhan Keskinok Hocamızın oğlu Çağatay Keskinok, İsmail Altınok’un oğlu Mehmet Altınok gibi. Fethi Arda’nın sevgili oğlu Övgü, yıllardır belli bir disiplin içinde arkadaşı Ender’le birlikte babasının adını ARDA SANAT Galerisiyle yaşatan örnek bir çaba içindeler.

Bir başka sanat tutkunu Ahmet Yeşil var bu resimde; çalışmanın, azmin, mücadele gücünün, öğrenmenin, düşüncelerden yararlanmanın simgelerinden. Yurt içinde ve yurt dışında aralıksız sergi çalışmalarıyla çabasını sürdürmekte…Bir o kadar da üzüntümüz, adlarına hiçbir şey yapılmayan ve zamanın çarkı içinde yavaş yavaş unutulmaya başlayan değerlerimiz için.

Sabri Tandoğan Bey, (1934-2015) sergilerin düzenli izleyicilerindendi, asıl mesleğini bile düşünmezdik, sohbetlerinde. Üst düzey yargıda görevler alan bir hukuk insanı olduğu halde bu konulara bizlerin yanında hiç girmeyen tevazu sahibi bir insandı. "Efendim"le başlayan ve bütün sözcükleri okşarcasına kullanarak sevgi üzerine odaklanan; insan ve doğa sevgisine bağlayan, Yunus Emre aşığı; her düşünceye, her sanatçıya saygılı bir özel insan.

Onun TV’lerde "Gönül Sohbetleri" programları vardı, her konuşması hümanizma üzerine. Şiirsel bir anlatımla dinleyene, değindiği konulara saygılı. Bu günlerde moda haline gelen, getirilen duygu ve inanç sömürüsüne bulanmış TV konuşmalarına, konuşmacılarına gözüm ilişince hemen kaçıyorum.

Şimdi bilinmezlerde bu değerli sanat dostumuz.

*

"Bir fotoğraf değil mi canım" deyip geçeriz çoğu zaman; ama biraz daha dikkatle özüne, gizine indikçe orada yer alan her bireyin fiziksel değişimlerinin yanında, farklı farklı yaşam serüvenleri içinde olduğunu okumaya, duygudaş olmaya başlarız.

On, yirmi, otuz, kırk, elli yıl dilimleri sadece birer sayı olmaktan çıkar; zaman-mekân ve varoluş-yok oluş girdapları içinde çağrışımlar ve duygu fırtınaları yaratabilir. Bu nedenle her görseli başka başka boyutlarda, başka duygu ve düşünce dizgesi içinde incelemek, adeta okumak gerek… En azından ben-biz bu duygu atmosferinde zamanın çarkından bir-iki cümle kurtarabilirsek kazanç sayıyoruz.

Yaşama devam edenlere sağlık dileklerimizle…

Yaşama veda edenlere sonsuz saygılarımızla…

Prof. Hasan Pekmezci

24 Kasım2020, Ankara

Kaynakça

(Giorgio Vasari. Sanatçıların Hayat Hikâyeleri.s7. Türkçesi: Elif Gökteke. SEL YAYINCILIK I SANAT KİTAPLARI.2013)

Lütfü Günay. Sergi Kataloğu (2 Nisan 2018 Lütfü Günay)

Reklam
Bu yazı 6313 defa okunmuştur .

Son Yazılar