Sinemada Zamanın Belleği - 2
Reklam
  • Reklam
PINAR AYDIN O'DWYER

PINAR AYDIN O'DWYER

Sahne Gözlemleri

Sinemada Zamanın Belleği - 2

31 Ocak 2021 - 13:08 - Güncelleme: 31 Ocak 2021 - 16:28

Zamanın Belleği-1 adlı yazıya şöyle başlamıştık (1): Saat kaç oldu? Gideceğiniz yere yetişebilecek misiniz? Ya da yapmanız gerekeni zamanında yapabilecek misiniz? Yoksa beklerken zamanı nasıl öldüreceğim diye telefonunuzdaki oyunlara mı sarılmaktasınız? Drasisma, Unutmanın Kitabı’nda 1859’da Dr. Wendell Holmes’un “Belleği olan bir ayna” olarak tanımladığı fotoğraf için “gündelik yaşamımızın öyle bir parçası oldu ki, bu buluşun aslında ne kadar önemli olduğunu unuttuk”, dediğini yazmış (2). Sizse ne kadar önemli (ve tehlikeli) olduğunu henüz keşfettiğimiz yeni icat-son model telefonunuza bakarken eminim onun belleğindeki eski fotoğraflarınıza da göz gezdirmişsinizdir. Onlar çekileli daha dün gibi, ama aslında ne çok zaman geçmişti, değil mi? Farkına varmasak da yaşam geriye bakamadan hızla akıp gidiyor…
Şimdi de “Bir süreliğine bileğimizdeki saati unutup sinemada bellek ve zamanda dolaşmaya ne dersiniz?” diyerek söze devam ediyoruz.  

Sinemada Zaman ve Bellek
Zamanın Belleği-1 adlı yazıda insan için zamanın ölçü biriminin anılar olduğundan söz etmiştim. Stres altındaki durumlarda, sorun bitene dek geçmesi gereken sürenin kısa bölümlere bölünerek, örneğin akşam yemeğine sadece üç saat kaldı, hafta sonuna iki gün kaldı şeklinde kompartımanlaştırarak sürecin daha hızlı akması sağlanabilir. Yine stres altındayken güzel anıların etkisini uzatabilmek için de tersine yemekten üç saat önceydi, tatilden iki gün önceydi şeklinde, uzun dönemler geçmişin tatlı anılarıyla bezenebilir. Diğer bir deyişle bellekteki zaman bilinçli olarak kurgulanabilir.
Bellekteki zamanı anlamak ve anlatmak için herhalde sinemadan daha uygun bir mecra bulunamaz. Ne bir psikanaliz seansı, ne bir anı defteri, ne de rüya yorumları zamanı bellekte kayıtlı olduğu şekliyle ifade etmeye yeterli değildir. Ancak sinema anıları, adı üstünde “film şeridi” gibi, hem de arzu edilen sırayla göz önüne getirebilir. Anıların kime ait olduğunun da pek bir önemi yoktur, ne de olsa sanat ortak anı üretim-beslenme mecrasıdır. Üstelik herkes başkasının anısına “komşunun kazı” misali daha fazla meraklıdır.
Hal böyle olmakla beraber belleği şimdiye kadar en iyi anlatan sinema filminin klasik kalıplara uygun bir film bile olmaması şaşırtıcıdır. Chris Marker’ın sinemaya inat fotoğraflardan oluşan Dalgakıran adlı filminde, ana kahraman bilimsel bir deney uğruna kareler halindeki anılarıyla buluşmak zorunda bırakılmıştır (La Jetée. Senarist: C Marker, Oyuncular: E Becker, J Négroni, H Chatelain. 1962). Bir tür zihinsel işkence olan bu deneyin sonunda, bir iskelede, gelecekteki ölümünün fotoğrafını da görür. Hatırlamak kimi zaman gerçekten bir işkence olabilir, unutmak tedavi edici, isteyerek unutabilmek ise en büyük nimet!
Zamanında ilk fotoğraf ve sinema filmleri insanları büyülemişti. Günümüzde kimsenin bunları görünce eski kuşaklar gibi şaşkınlık yaşamasına imkân yok.  Sinematografinin başlangıcından yıllar sonra üretmiş olmasına rağmen sinema tarihinde önemli bir yer edinen bu şaşırtıcı filminde, Marker hafızanın görüntü (ve duygu) karelerinden oluşan bir beyin işlevi olduğunu tanımlamıştır adeta. Fotoğraf karelerinden oluşması nedeniyle seyircinin belleğinin deyim yerindeyse “kayıt alma ilmeklerine” uygun ve tam da bu yüzden akılda kalacak bir film ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle fotoğraf kareleri filmin hatırlanmasını sağlayan unsurun ta kendisidir.
Oysa Marker’dan esinlenen Terry Gilliam’ın Oniki Maymun adlı filminde konu aynıdır ama farklı olarak fotoğraf karelerinden değil, standart film şeridi gibi akan görüntülerden oluşmaktadır (Twelve Monkeys. Senarist: C Marker, D W Peoples, Oyuncular: B Willis, M Stowe, C Plummer. 1995). Ve belki tam da bu yüzden, yani belleğin kareler halindeki görüntülerden oluşmasından dolayı seyrettikten sonra Dalgakıran kadar akılda kalan bir film değildir.

Sinemada Rüya
Rüyalar sinema sanatı ilk uyandığında (belki kendi rüyalarından esinlenerek) yönetmenlerin aklına gelivermiştir. Bir anlamda insanın en yakın dostu olan rüyaların sinemada geçmişi anlatabilmek için de yardımsever bir enstrümanı olabileceği düşünülmüştür. Bunun ilk örneklerinden olan Ferdinand Zecca’nın yönettiği Bir Cinayetin Öyküsü (Histoire d’un Crime. Senarist: F. Zecca, Oyuncular: F. Zecca, Bretteau, J. Liézar, 1901) adlı altı dakikalık filmde idamını bekleyen bir katilin rüyasında geçmişini görmesi anlatılır. Ardından da ana dönülür ve sıra idama gelir haliyle…
Rüyalar ruhun düzenlenmesi, yaşananların yeniden gözden geçirilmesi ve bellek raflarına yerleştirilme seansı ise beynin olmazsa olmaz doğal işlevlerinden biri olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla da tüm insanlar rüya görür ama aynı biçimde değil. Örneğin kör bir kişinin hafızasında görüntüler olmayacağı bellidir. Üstünde çok sayıda bilimsel araştırmalar yapılan bu konuda varılan sonuç, belleğinde hiçbir görsel kayıt olmayan doğuştan körlerin görsellik içeren rüya görmediği, onun yerine beyin kayıtlarında mevcut olan dokunma, işitme deneyimleri içeren rüyalar ürettiği şeklindedir (3). “Uzamsal imge” olarak tanımlanan bu içerik, örneğin sandalyenin rengi yerine dokunmayla öğrenilmiş halinden oluşmaktadır. Görmesini sonradan kaybedenlerin ise belleklerindeki görsellerden rüya üretmeyi sürdürmekte olduğu ve bunları adeta unutmamak için hep son derece canlı şekilde gördükleri saptanmıştır. Diğer bir deyişle rüyalar gerçek yeni deneyimlermişçesine belleğe yeniden hatırlatıcı kayıt yapmaktadır.
Öte yandan çoğunlukla olduğu üzere önce “öncü” sinema sanatı “insan gördüğü şeyi bile anımsayamazken kör bir kişinin zihni görmediğini nasıl rüyalaştırabilir ki” sorusuna yanıt aramış ve bu amaçla kör bir kişiye anı hafızası yaratmak için beyin yıkama benzeri beyin doldurma deneyi içeren bir film çekmiştir. 

Wim Wenders’ın Dünyanın Sonuna Dek adlı filminde, görsel anıları olmayan kör annesinin hafızasına sahiden görmüş gibi yerleştirmek üzere yakınlarının filmlerini çekerek kaydeden bir anı avcısının öyküsü anlatılmaktadır (Until The End of the World. Senarist: P Carey, W Wenders, Oyuncular: W Hurt, S Dommartin, P Falcone. 1991). Anı avcısı bu amaçla annesinin yakını olan yığınla insanın filmini çeker ve özel bir beyin kayıt cihazıyla bu görüntüleri annesinin beynine aktarır. Anne heyecanlanır ama belleğinde görüntülere ilişkin duygu kayıtları bulunmadığı için yüksek doz ve hızda duygu yüklenmesi ağır gelir, yorgun düşer. Bari azıcık “déjà vu” (okunuşu: dejavü, önceden görmüşlük duygusu) olsa! Hiçbir anı olmazsa olacağı budur. Daha sonra, bu hafıza kaydedici özel kamera ile ters yönde de kayıt yapılabileceği keşfedilir ve bu sefer beynin ürünü rüyalar kameraya kaydedilip izlenmeye başlanır. İş sonunda öyle bir noktaya varır ki, günlük yaşamdan deneyim ve anı edinerek doğal şekilde yaşamak yerine herkes rüyalarını cihaza kaydedip heyecanla ara vermeksizin onları seyreder olur. Yeni deneyim olmaksızın hep aynı duygu yumaklarını izlemek giderek bir düğüm halini alır, düğüm kartopu gibi büyür; yoğunlaşıp katılaşan duygu yüklü rüyalarını hazmedemez olurlar ve neredeyse delirecek hale gelirler.
Rüyalarda yaşamak insan için hasta edici ve gerçeklerden uzaklaştırarak ölümcül olabilir; derhal o ana (ya da şimdiki ana) dönülmelidir. Bir yerden bir yere at üzerinde hızla giderken ruhları bedenlerine yetişsin diye bir süre durup bekleyen o Afrikalı kabileler ne kadar da haklıdır…
Yine Draaisma H. Bradley’in sinemanın keşfinden sekiz yıl önce 1887’de yazdığı bellek hakkındaki makalesinde “Neden geriye doğru değil de ileri doğru hatırlarız?” sorusunu sorduğunu yazmış (4). Her ne kadar otobiyografik bellek en yakın dostumuz olsa da farklı yaşlarda yavaş yavaş değişen davranışların evrimini fark edemez. Bu yüzden belleğe tam olarak güvenilemez. Otobiyografik bellek olayları, ancak bir zaman eksenine oturtmaya çalışarak ve daima ileri doğru hatırlar. Örneğin bir filmde konu ileri geri giderek anlatılsa da olaylar izleyicinin belleğine düzgün ve mantıklı kronolojik sırayla düzeltilerek kaydedilir. Rüyalarda da olaylar mantıksız sırayla görülüyor olabilir, buna rağmen uyanınca her şey mantık sırasına girmiş olarak hatırlanır. Sadece, film montajındaki gibi yer yer hızlandırılmış olabilir. Gerçek yaşamda da olaylar gerçekleştikçe bilinç bunlara hızla açıklama bulmaya ve çözüm üretmeye davranır, ancak olaylar geliştikçe bellekteki beklentilere uymayabilir, tahminler tutmayabilir. O anda bilinç hızla diğer olasılıkları senaryolaştırır (3). Sinema, işi izleyicinin bilincindeki tahminlere bırakmayıp onu elinde tutabildiği ve yönlendirebildiği oranda başarılıdır. Buna bir tür gözü açık rüya gösterebilmek de denilebilir. Üstelik herkes rüya görür, o halde herkes uyanınca film yapabilir!
Bu aşamada rüyada zaman, hız ve süre açısından nasıl seyreder sorusu akla gelebilir. Uyanıkken geçen süreyi tahmin etmek için o sürede olayların bellekte bıraktığı anılar ipucudur. Ne denli derin bir izlenim bırakırsa o kadar uzun sürmüş gibi gelir insana. Rüyalarda ise anıların etkisinin gücü şeklinde bir ipucu yoktur, sadece rüya içeriği etkileyici ise uzun sürmüş gibi gelir. Diğer bir deyişle rüya mecrasının gerçekliği kendine özgüdür, gerçeklerle doğrudan ilişkili değildir. Oysa uykunun rüya görülen REM (Rapid Eye Movements: Hızlı Göz Hareketleri) bölümünün süresi az çok sabittir ve yaklaşık bir saattir. Rüyada görülen olaylarının süresi ise hızla kayan bir zincir gibi bölünemeyecek hızda ve aslında kısacıktır ama bu bile rüya gören kişi için yeterlidir (3).

Sinemada Bellek Konuları
Öğrenmek bir tür deneyim anısı kaydıdır denilebilir. Deneyim elde etmek için mutlaka o olayı yaşamak gerekmeyebilir ve sadece istemek bile bir başlangıç olabilir. J. P. Jeunet’nin Amélie’si değişik ülkelerde çekilmiş fotoğraflar içeren kartpostallar gönderterek evinden dışarı çıkmamakta ısrar eden babasını seyahat etmeye heveslendirmek isteyen bir kızın öyküsüdür (Amélie. Senarist: G Laurant, JP Jeunet, Oyuncular: A Tautou, M Kassovitz, Rufus. 2001). Bahçelerindeki cüce heykelciğinin sanki başka ülkelere gitmiş ve oralarda geziyormuşçasına turizm reklamları önünde çekilmiş fotoğraflarını babasına gönderir. Bu fotoğraflar babasında benzer anılara sahip olma arzusu uyandırır. Sonuçta baba, kendisine ait olmayan anıları benimseyip peşlerine düşer. Marker’ın filmindeki fotoğraf kareleri bu kez tersine çalışmış ve babanın belleğinde kendisine aitmiş gibi anılar oluşturmuştur. Başkalarının anıları kadar deneyimleri de bizim olabilir. Bir biyografi, bir roman okurken de hızlandırılmış kursa katılmış gibi yaptığımız bu değil midir?
Bellek hücrelerinde bir sorun olduğunda kayıt tutmanın başka bir yolu olmalıdır. En azından bunun farkında olmak bile bir şanstır, çünkü Alzheimer’lı kişiler başlangıçta belleklerinde bir sorun olduğunu fark etseler bile giderek “hatırlayamadıklarını da unuturlar”.

Christopher Nolan’ın Akıl Defteri’nde her sabah uyandığında önceki günü anımsayamadığını fark eden bir adamın kısa dönem anılarının ipuçlarını bedenine dövme olarak kaydetmesi anlatılır (Memento. Senarist: C Nolan, J Nolan, Oyuncular: G Pearce, CA Moss, J Pantoliano. 2000).  Ancak olayları kendi algıladığı şekilde kaydettiği için ertesi gün onlara inanır olur. Böylece geçmiş kendi bakış açısına göre şekillenmeye başlar. Nooteboom, Ritüeller adlı kitabında “Bellek, canı nereye isterse oraya oturan bir köpek gibidir,” diye yazmıştır (3, 5). Gerçekten de bellek istediği zaman istediği anıyı, onu da o anda ve istediği şekilde hatırlar. Bu durumda geçmiş (ya da tarih!) kayıt edilendir, her zaman gerçekten yaşanan değil…

Belli ki yakın bir gelecekte anılar unutulsa da, bir işlemci belleğe kaydedilip izlenebilir hale gelecek. Bu korkutucu gelecek “katil kim?” senaryosuyla şimdiden sinemalarda. Mike Palansky’nin Hafıza adlı filminde katil, anıların geleceğin teknolojisiyle kaydedilip bir sinema filmi gibi kronolojik olarak montajlanmasıyla bulunuyor (Rememory. Yönetmen: M Palansky, Senarist: M Vukadinovich, M Palansky, Oyuncular: P Dinlage, M Ellis, J Largy. 2017). Oysa anılar Aziz Nesin’in Mucize Aynalar adlı öyküsünde çok daha basit bir yöntemle kaydediliyordu: aynalar ile! Bu öyküde, memleketin birinde bir sabah “ertesi günden itibaren aynaların üzerlerine akseden tüm görüntüleri geri sararak göstermeye başlayacağı” duyuruluyor.  Ahali önce çok heyecanlanıyor, çocukluklarına kadar tüm anılarını görme fikri onları çok mutlu ediyor. Ancak biraz düşününce aynaların karşısında birçok ahlak ve kanun dışı davranışta bulundukları da insanların akılına düşüyor ve yaptıklarını başkalarının de göreceği endişesiyle tüm aynalarını tuzla buz ediyorlar. Oysa bu haberi yayan, “geçmişi göstermeyen garantili ayna” satan bir firmadır. Doğru ya, hangi aygıt ile olursa olsun yaşarken işaret koyup, sadece o seçme anıları, onları da istediğimiz anda anımsayamayacak olduktan sonra belleğin ne anlamı var?
Belleğin kayıt tutma yöntemlerini belki de Fransız romancı Marcel Proust kadar ayrıntıyla işleyerek betimleyen kimse olmamıştır (6, 7). Proust, Kayıp Zamanın İzinde (1906-1922) adlı yedi ciltlik roman dizisinde ana kahraman ve anlatıcı Swann’ın anılarını nakış işler gibi duyumsayarak aktarırken, geçmişin gelecekte yaşananlarla her seferinde yeniden kaydedilen aktif bir süreç olduğunu anlatmıştır (8). Geçmiş sabit değildir, her yaşananla aynı Nolan’ın Akıl Defteri’ndeki gibi her yeni deneyim ve duygu kaydıyla yeniden şekillenir, geleceğe bağımlı olarak sürekli değişir.  “Geçmiş” ve “Gelecek” birbirini ileri-geri ilmekler misali devamlı etkileyen ikiz kardeşlerdir. “Bugünkü dün”, ne “dünkü dün” ile, ne de “yarınki dün” ile aynıdır.
Gerçekten de, örneğin sinemada bir oyuncu birbirinden farklı rollerde izlendiğinde canlandırdıkları karakterlerin izleyicinin belleğinde birbirine karışması beklenebilir. Oysa bellek daima güncellenmiş kayıt tuttuğundan bir önceki rol silikleşir, düşünülerek anımsansa bile en son izlenen karakter “net görüntü” mertebesine ulaşır. “Başarılı oyuncu” önceki rolleri sonuncuya bulaştırtmamayı başarabilendir.
Nitekim yönetmen Chris Marker, dünyayı gezen bir kadının derin düşünme sırasında zaman ve bellek hakkında zihninden geçenleri kelimeler ve görüntülerle anlattığı Güneşsiz adlı filminde Proust’a katıldığını belirtmiştir: “Ömür boyunca hatırlamanın unutmanın zıttı olmadığını, onu da kapsayan hatırlamanın bir işlevi olduğunu anlamaya çalışmak gerekir.“, der (Sans Soleil. Senarist: C Marker, Oyuncular: F Delay, A Dombasle, R İkeda. 1983). Biz hatırlamayız, tıpkı tarihin yeniden yazıldığı gibi hafızamızı yeniden yazarız.“  O halde geçmişi yeniden düzenlemek elimizde; ah bir de şu başına buyruk duygular olmasa!
Söz Zamanın Belleği-1’deki gibi yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizelerine geldi (9):

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir anın,
Parçalanmaz akışında.

Tanpınar’ın sözünü ettiği zamanın “parçalanmaz akışını” sinir bilimi alanındaki yeni buluşlar ışığında, bellek açısından güncellersek: “Parçalı-kırık aynada yansımalı akışında”, diyebiliriz.  Ne de olsa zaman içinde ve bellek eşliğinde süren yaşam, ardı ardına kırık aynalara düşen anlık görüntülerde kendini tanımaktan ibarettir. Kaleydoskop (çiçek dürbünü) misali aynalara düşen bölük pörçük hayallerden bütünlüklü bir görüntü elde etmek ve salt bunlara bakarak kendini tanımak mümkün değildir. Çare galiba anı görüntüleri arası boşlukları doldurmak için interpolasyon (küme içi değerlerin tahmini) yapmayı sağlayan dostlar ve henüz deneyimlenmemiş koşulları öğrenmek için ekstrapolasyon (küme dışı değerlerin tahmini) yapmayı sağlayan sanat eserlerinde...
Sahi saat kaç oldu?...

Pınar Aydın O’Dwyer

31 Ocak 2021, Ankara

Kaynaklar
(1). Aydın O’Dwyer: Zamanın Belleği-1 https://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/pinar-aydin-o-dwyer/zamanin-bellegi-1/2444/
(2). Draaisma D: Unutmanın Kitabı (Çev: Muradoğlu D). Yapı ve Kredi Yayınları, 2018
(3). Draaisma D: Düş Dokumacısı (Çev: Yalnız T). Metis Bilim, 2016
(4). Draaisma D: Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer? (Çev: Koca G). Metis Bilim, 2018
(5). Nooteboom C: Ritüeller. (Çev: Özgören P), Can Yayınları, 2001
(6). Lehrer J: Proust bir Sinirbilimciydi (Çev: Aydar FB). Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2016
(7). Tanrıdağ O: Sosyal Nörobilim. Nobel Tıp Kitabevleri, 2015
(8). Proust M: Kayıp Zamanın İzinde (Çev: Hakmen R). Yapı ve Kredi Yayınları, 2016
(9). Tanpınar AH: Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1954). Dergâh Yayınları, 2015

Not: Damla Kırkalı, Ali Barış ve Halis Çakıcı’ya değerli önerileri için teşekkür ederim.

Reklam
Bu yazı 2258 defa okunmuştur .

Son Yazılar