Afganistan'da Bir Konservatuar
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

Afganistan'da Bir Konservatuar

31 Ağustos 2021 - 23:23 - Güncelleme: 31 Ağustos 2021 - 23:32

Kültür üretmek, insanı insanlaştıran yegâne etkinliktir; zira kültür, doğanın akışında anısız bir varoluşa direnmeyi mümkün kılar. Anı biriktirmek, akıp giden yaşam sürecini salt organik bir oluştan, kendi varlığının farkında olan ve böylece doğanın şeylerine anlam katan bir bilincin oluşmasına bağlıdır. Tek bir insan için anı biriktirmek, organik yaşamın doğal akışını zaman olarak kavramsallaştırmak anlamına gelir. Böylece anı, yaşanmışlığın bellek tortusu olarak zamanı inşa eder; zaman kavrayışı ise geçmişe ve geleceğe atıfta bulanabilen, şimdiki zamanı bir bilinç ürünü hâline getiren temel varoluş ölçütlerinin başlıcası konumuna yerleşir. Kant’a göre insanın evrensel olarak adlandırılabilecek birkaç temel kategorisinden biri zamandır. İnsan, doğal ‘oluş’u, yapay bir ‘varoluş’a dönüştürür. Varoluşun kurucu yapıtaşı ise yaşama sürecini bir anılar ve anlatılar bütünü (geçmiş), bir deneyim (şimdiki zaman) ve bir tasarımlar toplamı (gelecek) olarak tasavvur etmeye yardımcı olan, kendini zamanın içinde ve onun bir eyleyeni hâlinde düşünebilme yetisidir. İnsan böylece tarih öznesi hâline gelir. Kültür, insanın tarih öznesi olmasının hem nedeni hem sonucudur. İnsanı diğer canlılardan (eski Yunanlar’a göre diğer hayvanlardan, -zira insan da bir hayvandır (ζοών)-) ayıran yegâne özellik, kendini zamanın içinde tasavvur edebilmesidir. İnsan, zamanın içinde kendi varoluşunu sorgular ve bu çabasını kodlar. Kültür, bu çabanın her biçiminin bütün etkinliklerinin toplamıdır. Bununla birlikte kültür soyut bir kavram değildir. Çoğu zaman sanıldığı gibi yüksek, erişilmez, yüce, hatta kutsal yaratımların alanı olarak nitelenen sanatla özdeş tutulması doğru değildir. Kültür, insanın doğanın dışında, onu dönüştürerek ortaya koyduğu her şeydir. Ancak kültür soyut kavramlarla değil, somut üretimle biçimlenir. Özetle insan, bir kültür öznesi olarak emeğinin cinsinden var olur. Varoluş, üretim ve emektir.

Kültür, incelikle, sabırla, deneyimleri biriktirerek, hepsinden önemlisi sorgulayıp dönüştürerek çalışmanın, emeğin birikiminin bir sonucudur. Kültür, ince bir oya işi gibi zamanın gergefinde dokunur. Onu oluşturmak kadar zor olan bir başka etkinlik onu korumaktır; zira kültür, dirençli karakterine karşın, kolay tahrip edilebilir bir nitelik de arz eder. O nedenle kültürü oluşturmak zor; onu yıkmak kolaydır. Nitekim tarih, kültür geliştirenlerle (üretim güçleri) mevcut kültür ürünlerini yok etmeye çalışanlar (tüketim güçleri) arasındaki büyük çatışmanın sahnesi olarak yorumlanabilir. Bu bir anlamda uygarlık ile barbarlık arasındaki kavgadır. Burada kültür kavramına tekil bir anlam atfetmenin ne denli indirgeyici olabileceği konusunda kendimize bir uyarı yapmamız gerekiyor. Eğer uygarlık kavramını tarihin belli bir döneminde belli bir varlık gösterip egemen güç hâline gelmiş olan bir toplum, bir üretim biçimi, bir siyasi güç ve onun hegemonya stratejileriyle mutlak anlamda özdeşleştirirsek, uygarlık ve barbarlık tanımlarını da tarih-coğrafya ekseninde sabitleriz. Batı Avrupa’da on beşinci yüzyıldan itibaren gelişen ticaret-sanayi toplumunun, kendini yegâne uygarlık odağı, üretimini de kültürün ta kendisi olarak nitelemesi, böyle bir mutlaklaştırmanın en yakın örneğidir. Tarihteki bütün istilacılar, kendilerini diğerlerinden uygarlık olarak daha üstün gördükleri için, insan aklının en karanlık dehlizlerinden çıkan kötülükleri, kendilerinden olmayanlara reva görebilmişlerdir. Ancak hiçbiri, kendini, sahip olduğu sanayi gücüyle mutlak efendi konumuna yerleştirecek siyasi, iktisadi ve askeri güce sahip olamamıştır. İşte bu üstünlük iddiası, uygar olanın ilkel olanı sömürmesini sağlamış, bunun ideolojik meşrulaştırması ise kültürel özcülükle taçlanarak, uygarı ‘Batı’, ilkeli (ya da barbarı) ‘Doğu’ olarak kırmızı çizgilerle ayrıştırmıştır. Bu adlandırmanın kendisi, herhangi başka bir ideolojik anlatı kurmasa bile, Batı’nın özünde ileri ve üstün, Doğu’nun doğasında geri ve aşağı olduğunu iddia eder. Bu söylem, sayısız bilim, sanat, edebiyat, siyaset kanalından akarak, sürekli olarak varlığını perçinler. Oysa bu ayrıştırma son derece yapaydır; ideolojik olarak inşa edilmiştir. Sömürgeciliğin tarihine kısa bir bakış bile, en vahşi katliamlardan en incelikli doktrinlemelere kadar, bu uygar-ilkel ayrımının nasıl Batı ve Doğu imgeleriyle örüldüğünü göstermeye yeter. O nedenle, insanlık tarihinin uygarlık ve barbarlık arasında sürekli bir çatışma sahnesi olduğu bir gerçektir; ancak uygar olanla barbar olanın tanımlanması ne sanıldığı kadar kolaydır ne mutlak tarihsel konumlarda sabitlenebilir. Sömürgeciliğin üstünlük iddiası iktisadi bir itki içerir; ancak kültürle taşınır; hedefi dünyaya yayılmaktır. Adına emperyalizm denir.

Sömürgeciliğe karşı savaş, sömürülen ve ilkel olarak nitelendirilen toplumların yalnızca askeri-siyasi değil, ondan öte bir kültür mücadelesidir. Birincisi, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren ivme kazanmış, çoğunlukla başarıya ulaşmıştır. Ancak ikincisi en zor savaştır; çünkü emperyalizmin ideolojik meşruiyeti, askeri üstünlükten ziyade kültür üretimi üzerinden yürütülür. O nedenle, sömürgecilik tarihinde, siyasi bağımsızlığına kavuşup iktisadi ve kültürel anlamda emperyalizme göbekten bağlı nice ulus vardır. Bu ikili savaşın yalnızca bir galibi olabilmiştir: Anti-emperyalist mücadelenin simgesi ve modeli hâline gelen Anadolu’nun Millî Mücadele’si. Emperyalist güçlerin iki yüzyıl boyunca parçalayıp el koymaya çalıştığı bir imparatorluğun enkazından bir mucize yaratan bu eşsiz deneyim, anti-emperyalist mücadelenin başlıca, hattâ yegâne esinleyicisi olmuştur. İstiklâl Savaşı’nın galibi, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa, özgün bir uygarlık simgesi olarak Atatürk imgesinde ‘mazlum milletler’ cephesinin mücadele kaynağı olmuştur. Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim ve kültür seferberliğiyle kendini inşa etme süreci, tam bağımsızlığına kavuşmak isteyen diğer uluslara çarpıcı bir örnek oluşturmuştur. Nitekim, Cumhuriyet Türkiye’si de bu kişiliğini yapılandırmaya çalışan uluslarla dayanışmayı hedef edinmiştir. Bu kapsamda birçok siyasi bağlaşma, antlaşma yapılmış ve kültürel işbirliği ilişkileri kurulmuştur. İşte bu kültür bağlarından en önemlilerinden biri Afganistan’la kurulmuştur. Kültür boyutunda dayanışmanın en temel aracı, çoğu zaman olduğu gibi müzik olmuştur.

Halit Recep Arman

Özellikle Afganistan Kralı Amanullah Han’ın (1892-1960) Türkiye’yi örnek alan modernleşme hamlelerinde müzik kurumlarının düzenlenmesi ayrıcalıklı bir yer tutmaktaydı. Bu kapsamda, bir askeri bando şefi olan Halit Recep Arman (1902-1981) Afganistan’da müzik eğitim sistemini kurmak için görevlendirildi.

Genç yaşta yetim kalan ve zorluklarla mücadele ederek ailesine yardım etmek zorunda kalan Halit Necip Arman, 1917 yılında Bahriye Mızıka Okulu’na girmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın özel koşullarında, Osmanlı Donanması’nın, Abdülhamit tahribatından kurtulup ayakta kalabilen nâdir gemilerinden Tir-i Müjgân’da sürdürülen Bahriye Mızıka Okulu, çağdaş anlamda bir bando oluşturmak amacını güdüyordu. Arman, burada yedi arkadaşıyla birlikte kısa zamanda tekrar sınava girip sınıf atlama başarısını göstermiştir. Okul, kısa süre sonra Heybeliada’daki Çarkçı Mekteb-i Bahriyesi binasına taşınmıştır. Burada, Başöğretmen Eyüplü Kâmil Efendi’nin kişisel gayretleriyle Edgar Manas gibi önemli müzik insanlarını okul eğitim kadrosuna dâhil edilmiştir. Bu sayede bu yetenekli gençler iyi bir eğitim alabilmişlerdir. Siyasi çöküşün en dip noktasında kültürel canlılığın beklenmedik kıvılcımları çakmaktaydı. Halit Recep Arman, Bahriye Mızıka Okulu’nda önce flüt eğitimi almış daha sonra bestecilik ve şeflik alanına yönelmiştir. Arman’ın özel yeteneğinin yanı sıra, titizliği, çalışkanlığı ve disiplini, onu ayrı bir konuma yerleştirmiştir. Hızlı öğrenen, çok üreten, kendini geliştirmeye açık bir kişiliğe sahip olan Arman, yılsonu müsamereleri için operetler yazmaya ve orkestra yönetmeye başlar. Bahriye Mızıka Mektebi’ni birincilikle bitiren Arman, Türkiye’nin en zor günlerinde nitelikli bir müzik eğitimi almış, kendini iyi bir kuram bilgisiyle donatmıştır. Mezuniyetinden sonra, 1 Temmuz 1926 tarihinde ilk görev yeri olan ünlü Yavuz zırhlısına atanmıştır. Daha sonra, 13 Nisan 1927’de Kasımpaşa’daki Ertuğrul Bandosu’na, 1 Haziran 1928’de ise Deniz Mızıkası’na atanmıştır. Müzikteki özel yeteneği ve ürettiği eserler, onun öğretmen olarak kariyerine devam etmesini sağlamıştır. Deniz Gedikli Küçük Zabit Hazırlama Okulu’nda ve ardından bando öğretmenliği konumunda mesleğinde yükselmiştir. Ancak Deniz Kuvvetleri bünyesinde o tarihte açık bando şefliği kadrosu bulunmadığı için Kara Kuvvetleri’ne geçmek için başvuruda bulunur. Tekrar sınava girerek başarılı olur. Bunun üzerine Konya’da konuşlu 5. Kolordu Mızıkası’na şef olarak atanan Arman orada iki yıl boyunca görev yapmıştır.1 Bu sırada Cumhuriyet yönetimi, anti-emperyalist mücadele kapsamında bölgesel işbirliği antlaşmaları yapmaktaydı. Afganistan, 1880’de bağımsızlığına kavuşmuş, ancak sanayileşme ve modernleşme yolunda henüz ciddi bir mesafe alamamış bir devletti. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda aldığı ivmeyle, Afganistan gibi toplumlara örnek olmaktaydı. Bu kapsamda Afganistan devletiyle çeşitli işbirliği programları uygulamaya konulmuştur. Bunlardan biri de askeri müzik alanındadır. İşte bu kapsamda Halit Recep Arman, Afganistan’da askeri müzik okulu ve eğitim sistemini kurmak üzere 30 Eylül 1933 tarihinde “Afgan Ordu Muzikaları ve Saray Muzikası Şefi” unvanıyla görevlendirilmiştir. Arman, Afganistan’a gittiğinde, okuma-yazma bilmeyen, çok basit ezgileri çalabilen, epeyce bilgi eksiği olan bir toplulukla karşılaşmıştır.

Sekiz ay içinde bu geri kalmış topluluktan dikkate değer düzeyde beceriye sahip bir bando çıkarma başarısını gösteren Arman, kısa sürede çok sevilen bir öğretmen ve yönetici olmuştur. Afganistan’da bulunduğu süre zarfında, bir yandan düzenleyici idari belgeler hazırlamış, diğer yandan eğitim ve kurumsallaşma yönünde önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Nihayet Afganistan Harbiye Vezareti bünyesinde oluşturulan bir müzik okulunun kuruluş çalışmalarını yapmıştır.2 Böylece Afganistan’ın ilk konservatuarı Halit Recep Arman’ın yönetiminde kurulmuş, modern eğitimle yetişen bir müzisyen kuşağının gelişmesi sağlanmıştır. Bütün bu girişimlerde, Afgan yönetiminin başlıca atıf noktası Cumhuriyet Türkiyesi’dir. Siyasi bağımsızlık ve kültürel dönüşümler, çevreye güçlü ışınlar yaymaktadır.

Afganistan’da çok sevilen Halit Recep Arman, 1937’de görevi sona ererek Türkiye’ye dönmüştür. Ancak kısa süre sonra, Afgan hükümeti Arman’ı tekrar talep eder. Arman da bu isteğe uyarak bir diğer dört yıl geçirmek üzere Afganistan’da görev yapmayı kabul eder. Arman, 1942’ye kadar süren Afganistan görevinde, birçok öğrenci yetiştirmiştir. Ancak ondan öte, müzik eğitiminin kurumsallaşmasını, çağdaş müzik okulları kurulmasını sağlamıştır. Bütün çalışmalarının içinde en önemlisi ise Afganistan Milli Marşı’nın bestelenmesidir. Arman, Afganistan’ın müzik hayatını modern ilke ve esaslar içinde yeniden inşa etmiş, üstelik ulusal bilincin önemli bir simgesi olan milli marşı armağan etmiştir.

1960'larda Afgan Bandosu

Kültür hayatı, bir toplumda bir kez edinilip sürekli olarak kendiliğinden yeniden üreyen bir olgu değildir; o kültür dünyasının aktörleri tarafından sürekli beslenmek ister. Bu beceriyi gösteremeyen toplumlar, bir zamanlar yüzeyinde bulunan su ve havayı tutamamış, zamanla çölleşmiş gezegenlere benzerler. Afganistan böyle bir kaderi yaşamıştır. Kültür atılımları, iktisadi temellerle desteklenmediği zaman kalıcı olamazlar. Üretim biçimi değişmeden büyük toplumsal dönüşümler gerçekleşemez. Sanayi gücü olamayan toplumların azgelişmişlik döngüsünün temel nedeni, böyle bir tarımla-sanayi arasında kalmışlığın, küresel kapitalizmle eklemlenmesi sonucu ortaya çıkan çarpık ve sömürüyü derinleştiren yapısıdır. Afganistan, bu kültürel modernleşme atılımlarını, gelişkin bir tarım düzeni ve sanayileşme hamleleriyle tamamlayamadığı için, büyük çalkantılar yaşamış, özündeki aşiretlere bölünmüş parçalı yapı feodal ilişkiler ve onların din-yönelimli zihniyet dünyasını güçlendirmiştir. Afganistan’ın bu yapısal özelliklerini Friedrich Engels daha 1858’de saptamıştı.3 Dalgalı bir siyaset hayatı çizgisi izlese de Afganistan, temel üretim düzenini dönüştüremediği için git gide emperyalist güçlerin jeostratejik, iktisadi ve siyasi oyun alanı hâline gelmiştir. Buna dünya uyuşturucu piyasasını besleyen başlıca kaynak hâline gelmesini de eklemek gerekir. Somut üretim yerine spekülatif hareketleri önceleyen yeni iktisadın karanlık yüzü, dünyayı aşamalı olarak bir narko-siyaset cinsinden yeniden düzenlemesinde teşhis edilebilir. Bugün Afganistan adı altında bir enkaz üzerinde sinsi oyunlar oynanmasının ardında bu sömürü düzeni (nadir madenlerin yağmalanması başta olmak üzere) ve narko-iktisat başlıca yer tutmaktadır. Emperyalizmin en tahammül edemediği eğilim, ulusların bağımsız ve kendi karakterlerini inşa etmeye yönelik özgün kültür üretimleri olmasıdır. Buna karşı, her türlü gerici, vahşi ve barbar oluşumu destekler; zira bu karşı-devrimci güçlerde kendi barbarlığının izdüşümünü görür. İşgaller, savaşlar, cehalet ve yoksulluk sarmalı içinde, Cumhuriyet Türkiyesi’ni model alan Afganistan yok olmuş, kültür kurumları hoyratça kapatılmıştır. Halit Recep Arman’ın yetiştirdiği öğrenciler Taliban yönetiminde katledilmiş, hepsinden öte müzik yasaklanmıştır.4 Müziği olmayan bir toplum aslında fiilen ölüdür.

Türkiye’ye gelince; Afganistan ölçeğinde olmasa da büyük bir kültür tahribatıyla karşı karşıyayız. Cumhuriyet’in atılımcı ruhu yok olalı uzun yıllar oldu. Kültür dünyamızda her geçen gün daha fazla kurum, kavram ve kazanım dinamitlendikçe, aklımıza ister istemez, Taliban’ın 2001’de yok ettiği Bamyan Vadisi dev Buda heykellerinin imgesi düşüyor. Halit Recep Arman’ın ruhu inciniyor.

Kültür geliştirmek emek, üretim, direngenlik, azim ve kişilik sahibi olmayı arzulamakla yakında ilgilidir. Türkiye’nin “Taliban inancıyla alakalı ters bir yanı yok” ise, üretimsiz ve ağırlığını uygarlıktan değil barbarlıktan yana koyan bir ufka bakıyor demektir. Ancak Türkiye’nin mayasında çoğulcu bir uygarlık katmanlaşması vardır; kimi zaman görünmez hâle gelir, ama çekirdekte hep mevcuttur. Türkiye nice barbar istilasının üstesinden gelmiştir.

Şimdi etrafta çok fazla gürültü var; ama dikkatli bir kulakla dinlersek uzakta bir yerde Halit Recep Arman’ın orkestrasının güzel armoniler, coşkulu fanfarlarla çalmaya devam ettiğini duyabiliriz. Kararlı bir mücadele…

ALİ ERGUR

1 Eylül 2021, Denizli

1 Fatih Akman (2021). “Halit Recep Arman’ın yaşamı ve Türk askerî müziğine katkıları”, Rast Müzikoloji Dergisi, 9(1), 2595-2632.

2 Erhan Tekin (2020). “Bando Yarbay Halit Recep Arman’ın Afganistan’da askerî müzik alanında bando çalışmaları ve besteleri”, Rast Müzikoloji Dergisi, 8(2), 2444-2470.

3 Friedrich Engels (2005 [1858]). “Afghanistan”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1857/afghanistan/index.htm

4 Ersin Antep (2014). “Önce heykeller yıkılır sonra sanatçılar…”, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ersin-antep/once-heykeller-yikilir-sonra-sanatcilar-1198701/

Reklam
Bu yazı 930 defa okunmuştur .

Son Yazılar