Mazideki Alman Konuklar…
  • Reklam
SAMİ EREN

SAMİ EREN

Çağrışımlar ve Yorumlar

Mazideki Alman Konuklar…

23 Ekim 2022 - 14:12 - Güncelleme: 23 Ekim 2022 - 14:33

Tarihin kısa ya da uzun bir döneminde, herhangi bir ülkenin siyasal/toplumsal ortamı tedricen karanlığa savrulabilir ve o ülkede yaşamak birçok kişi için olanaksız hale gelebilirken; bir başka tarihsel dönemde ise orası, yaşanması en çok istenilen/arzulanan ülke, yani bir tür “El Dorado” olabilmektedir… Örneğin bugün Almanya, -kuşkusuz olası eksikliklerine karşın- ekonomi, demokrasi, özgürlük, hukuk, sanat, eğitim, üniversite, bilim ve teknolojinin önemli ve yönlendirici ülkelerinden biridir dünyanın. Öyle ki, günümüzde birçok ülkenin vatandaşı Almanya’ya yerleşmek, orada çalışmak veya orada bir gelecek yaratmak için çabalıyor. Oysa II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında, başta bilim insanları, sanatçılar ve aydınlar olmak üzere; ülkelerini terk eden, terk etmek zorunda kalan binlerce Alman vatandaşı adeta bir “barış adası/sığınağı” olan Türkiye’ye geliyordu…

Gemi güvertesinde göçmenler (Kaynak: https://images.app.goo.gl/HUmBgocx3ocpsBnP9 [https://www.history.com/this-day-in-history/ss-st-louis-jewish-refugees-turned-away-holocaust ] Erişim Tarihi: 19.10.2022)

II. Dünya Savaşı’nın öncesinde Almanya’da Nazilerin yönetime gelmesi (1933), birçok bilim insanı ve sanatçının yaşamını da alt üst etmiş, yurtlarından ayrılmalarına neden olmuştur. Bilindiği gibi, vatanlarından dışlanan ve kendilerinin ya da ailelerinin yaşamını yakın ve çok ciddi bir tehlikenin beklediğini fark eden çok sayıda akademisyen, uzman, teknisyen ve sanatçı, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı davet programı üzerine ülkemize gelmişlerdir. Bu bilim ve sanat insanlarının başta üniversitelerde olmak üzere, yaptıkları katkı ve hizmetler, genç Cumhuriyetin gelişme sürecinde çok önemli ve olumlu bir olgu olarak değerlendirilmektedir kuşkusuz.

Değişik uzmanlıklara sahip (hekim, biyolog, mimar, hukukçu, maliyeci/ekonomist, müzisyen, dil bilimci, …) Alman konukların bazıları ülkemizdeki anılarını da yazmışlardır. Mesleki ve özel yaşamlarına dair anıları ve notlarında yer alan, özellikle Ankara’nın o zamanki durumuna, görünümüne ve sosyal/kültürel yaşamına yönelik -çoğunluk kısa, elbette öznel ve belki bazen yüzeysel de olsa- kimi gözlemleri, “Ankara Tarihi” ve kent belleği bağlamında ikincil bir kazanç da sağlamıştır kanımca. Başkentin günümüzden seksen, doksan yıl önceki görünümünü fotoğraflardan, belgesel filmlerden izleyebiliyoruz, ama bir yaşanmışlığın anlatımındaki tasvirler kanımca en az o siyah-beyaz fotoğraflar/filmler kadar heyecan verici ve değerli, üstelik çok farklı bir tatla da kaplı gibi...

1935 yılında Ankara’ya gelen, politikacı, belediyeci, akademisyen, kentbilim uzmanı ve kentbilim kavramıyla ülkemizi ilk tanıştıran [1] kişi olan Ernst Reuter (1889-1953), önce bir süre Ankara Palas’ta kalmış. Daha sonra taşındıkları ilk evleri ve semtleri ile ilgili olarak gözlemleri şöyledir [2]:

Yerleştiğimiz ev Gazi Bulvarı’na yakındı. Berlin’deki Heer Caddesi’ni bilen, kaldığımız semti daha iyi gözünün önüne getirebilir. Burasının geniş sokakları ve güzel bahçeleriyle Berlin’in bazı semtlerinden hiç farkı yok. Evimiz büyük bir parkın içine kurulmuş Belçika Büyükelçiliği’ne komşu.”

Prof. Dr. Paul Pulewka (1896-1989), 1935 yılında T.C. Sağlık Bakanlığı’nın daveti ile ülkemize gelmiş ve 1954 yılında Almanya’ya geri dönmüştür. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uzman (farmakolog/toksikolog) ve akademisyen olarak uzun hizmet yıllarında çok önemli çalışma ve katkıları olmuştur.

Ankara, 1937 (Kaynak: http://www.eskiturkiye.net/3114/ankara-cumhuriyet-bulvari-1937 Erişim Tarihi: 19.10.2022)

Anılarında o yılların Ankara’sına yönelik olarak şunları yazar [3]: “Hemen hemen ağaçsız, kayalık ve kumlarla örtülü dağlar ile çevrelenmiş, 800-900 m yüksekliğinde, step görünümüne sahip bir şehirdi Ankara. .../… Yabancı Sefaretlerin bulunduğu bulvar, tepedeki Cumhurbaşkanlığı konutunda son buluyordu. …/… Restore edilen bir handa (kervansaray) Hititler Müzesi kurulmuştu. Tarihi eserler sadece müzelerde değil, şehrin içinde de vardı.

Ankara gözlemlerinin yanı sıra, anılarının mesleği ve görevlerine dair satırlarında rastladığım iki bilgi ise bana özellikle çok ilginç geldi. İlki; Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, kullandıktan sonra bulantı ve kusma yakınmaları olduğunu söylediği bir saç losyonunu incelemesi için Dr. Pulewka’ya göndermiş. Yapılan tahlil sonucunda, losyon içeriğindeki bir kimyasal maddenin (pilokarpin) bu yan etkilerden sorumlu olduğu anlaşılmış. Diğeri, II. Dünya Savaşı koşulları ve yoksunluklar nedeniyle, özellikle politikacıların ve bürokratların kullanımı için insülin üretim çalışmaları yapmasının talep edilmesidir. Uzmanlık alanı ve deneyimi olmadığı halde, üstelik laboratuvar olanaksızlıklarına karşın, az miktarda da olsa, mezbahalardan temin edilen hayvan pankreaslarından insülin üretebildiğini belirtmektedir Dr. Pulewka.

Çocukluğumda (1970’li yıllarda) Ayrancı Mahallesine de arada bir ayı oynatıcıları gelirdi. Tefin ritmi ve oynatıcının garip şarkıları eşliğinde güçlükle arka ayakları üzerinde doğrulmaya ve öyle kalmaya çabalayan hayvancığı hep acıyarak ve hele ayı iri ise biraz da ürpertiyle izlediğimi(zi) çok iyi anımsıyorum. Tutsak edilmiş hayvanlara eziyetten ibaret bu tuhaf gösteriler artık tümüyle yok oldu. Ama geçmişine yönelik bazı bilgileri P. Pulewka’nın anılarında [3] bulmak da doğrusu oldukça ilginç: “ Ankara’nın 50 km batısındaki Beynam ormanındaki ayılar konusunda uyarılmıştık. Küçük, şirin ayılar bazı kişilerce yakalanıyor, dans ayıları olarak yetiştirilmek üzere işkence görüyorlardı.”

Prof. Dr. Ernst Eduard Hirsch (1902-1985), 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne konuk öğretim üyesi olarak gelir. On yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra 1943’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne Ticaret Hukuku ve Hukuk Felsefesi profesörü olarak atanır. 1953 yılına kadar da çalışmalarını ve derslerini burada sürdürür. İstanbul’da görevliyken, 1936’da bir konferans için geldiği Ankara’daki ilk gözlemleri şöyle olmuş [4]: “... Şehrin üzerinde yükselen kale o nispette heybetli ve etkileyiciydi. …/… Sol tarafta, kalenin yer aldığı konik kaya tepesinde dev ve derin bir uçurumla ayrılan, üstü kerpiç ve teneke kulübelerle kaplı yuvarlak bir dağ tepesi daha görülmekte, tam bir çapa atılıp demirlenmiş çağrışımı uyandırıyor: ancyra (çapa)-Ankara, adı üstünde.”

Ankara’da ve hemen tüm ilçelerinde eskiden üzüm bağlarının olduğunu biliyoruz. Ama ilçeleri dışında Ankara’nın merkezinde de neredeyse hemen her semtte 1950 ve 1960’lara kadar bağların ve bağcılık kültürünün olduğunu öğrenmek [5]; hem şaşırtıcı, hem de kentin bugünkü yapılaşma manzarası karşısında, Ankara’yı üzüm bağları ve meyve (dut, kiraz, vişne, erik, …) bahçeleri içinde tasavvur etmek gerçekten oldukça güç. Özellikle Keçiören, Esat, Gaziosmanpaşa, Kavaklıdere, Ayrancı ve Dikmen civarlarındaki üzüm yetiştiriciliği ve şarapçılık geçmişinin izleri günümüzde artık sadece bazı isimlerde varlığını sürdürüyor; Seyranbağları’nda, Papazın Bağı’nda, ünlü şarap markalarında... Yine de bir yabancı konuğun, E. Hirsch’in anılarında da [4] ufak bilgilere rastlamak, “yıllanmışlık” tadı veren bir sürpriz: “... O tarihlerde pek şarap çeşidi yoktu. Ankara dolaylarındaki tepelerde yetişen üzümden yapılan ve piyasaya Ankara Kımızı adıyla sürülen beyaz şarabın dışında, Tekel İdaresinin Marmara’nın kuzey kıyısıyla Ege kıyısı üzümlerinden yapıp sattığı ağır bir kırmızı şarap vardı.” Uzak bir masal gibi; Ankara’da bağlar, bağ bozumları ve Ankara üzümünden şarap üretimi... Bugün Ankara’da, yanılmıyorsam yalnızca Akyurt ve Kalecik ilçelerinde şarap üretimine yönelik bağcılık yapılıyor.

Bu anıların birinde [2], o dönemle (1933-1945) ilgili dikkat çekici bir cümle vardır: “Almanya ve Avusturya’dan gelen bilim adamları ve sanatçılar nedeniyle Türkiye, Amerika’dan sonra seçkin aydınların sığındığı ikinci önemli ülke olmuştu”. Bu süreçte gelen Alman konuklarımızı, onların ülkemizdeki mesleki yaşamlarının ayrıntılarını, çalışmaları ile yapıtlarının çokluğunu ve niteliğini tarihin sayfalarından öğrendikçe, bunun doğru bir saptama olduğunu düşünmek mümkündür kanımca.

SAMİ EREN

23 Ekim 2022, Ankara

Kaynaklar:

1. Keleş, R. Türkiye’de Kentbilim Eğitimi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları-Ankara. No: 561, 1987.

2. Möckelmann, R. İkinci Vatan Türkiye. Ernst Reuter’in Ankara Yılları. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları - İstanbul. 2. Basım, Mart 2020.

3. Kayaalp, SO. Prof. Dr. Paul Pulewka: Yaşamı, Türkiye’de Sağlık Hizmetleri ve Üniversiteye Katkıları, Anıları. Toplantı Kitapçığı. Türk Farmakoloji Derneği Ord. Prof. Dr. Paul Pulewka Toplantısı, Uludağ-Bursa, 5-7 Mart 1996.

4. Hirsch, EE. Anılarım. Kayzer Dönemi, Weimer Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları. Nurol Matbaacılık - Ankara. 3. Basım, Eylül 1997.

5. Toygar, K., Toygar, NB. Ankara’da Bağcılık ve Bağ Kültürü. Birlik Matbaacılık Yayıncılık - Ankara. 1. Baskı, 2005.

Bu yazı 890 defa okunmuştur .

Son Yazılar